Bir İsmin Söyleyemedikleri
Bir çocuk, annesinin elinden tutmuş, yolun kenarındaki bir ağacı gösterir: "Bunun adı ne?" Annesi "Çınar" der. Çocuk bir süre ağaca bakar, sonra ikinci soruyu sorar: "Ona çınar olduğunu kim söyledi?"
Anne güler, cevap vermez. Çoğumuz veremezdik. Bu kitap, o ikinci sorunun peşinden yürüyor. Ağaç, çınar olduğunu bilmez. Biz biliriz. Peki bildiğimiz şey ağacın kendisi miydi, yoksa ona taktığımız ad mı?
Ağaca çınar dedik
Ağaç gölgesini esirgemedi
Adını bilmeden de
Gölgesi serindi
Bu kitap, isimler hakkında bir kitap. Ama bir sözlük değil. İlâhî isimleri sırayla sayıp her birinin karşısına bir anlam yazan kitaplar çoktur ve değerlidir. Bu kitap başka bir yoldan yürümek istiyor: İsmin kendisinden mânâsına, mânâsından işaret ettiği hakikate. Yol uzun değil; bir ismin içinden geçiyor. Ama içinden geçmek, üstünden okumaktan zordur.
İnsan neden isim verir?
İnsan, dünyaya adı konarak gelir. Henüz gözlerini açmadan bir ad bekler onu. Kendisi seçmez, sorulmaz da. Bir gün o ada döner, o adla çağrıldığında başını çevirir ve ömrünün sonuna kadar o sesi kendisi sanır.
Sonra o da ad vermeye başlar. Önce eşyaya: Bu su, bu ekmek, bu anne. Sonra duygulara: Bu korku, bu özlem. Sonra görmediği şeylere: Bu ruh, bu zaman, bu ölüm. İnsanın dünyası, verdiği adların genişliği kadardır. Adını bilmediğimiz bir duyguyu yaşarız, ama onu kimseye anlatamayız. Adını koyduğumuz an o duygu bizden biraz ayrılır, dışarıda durur, bakılabilir hâle gelir.
Demek ki isim vermek bir ihtiyaçtır. İnsan karmaşanın içinde bir tutamak arar. Her ad, akan bir şeyi bir an için durdurur. Suya "su" deriz ve akış bir kelimede dinlenir. Bu, düşünmenin ilk adımıdır. Kelime olmadan düşünce dağılır; adlar, dağılan şeyleri bir arada tutan iplerdir.
Ama ipin bir sorunu var. Tuttuğu şeyi biraz da sıkar. Suya "su" dediğimizde, o anda önümüzde akan bu suyu, bu serinliği, bu ışığı kaybederiz. Kelime, bütün suların ortak adıdır. Bu suyun adı değildir. Bu yüzden şairler kelimelerle kavga eder; bildikleri bir şeyi, herkesin kullandığı bir sözle söylemek zorunda kalırlar.
Ad, akanı durdurur
Durdurduğunu tutar
Tuttuğunu biraz eksiltir
Su, adında ıslanmaz
Bir şeyi isimlendirmek onu bilmek midir?
Bir yıldızın adını biliriz. Gökte nerede durduğunu da biliriz. Ama o yıldıza hiç gitmedik, ışığına dokunmadık; bize ulaşan ışık yola çıktığında biz yoktuk. Adını bilmek, onu bilmek midir?
Gündelik dilde geliyor. "Onu tanırım" deriz, adını bildiğimiz biri için. Oysa bir insanı tanımak, adını öğrendiğimiz günden çok sonra, onun sustuğu yerleri görmeye başladığımızda olur. Bazılarını hiç tanımadan, adlarıyla yıllarca yaşarız. Bir gün bir sözü, bir bakışı bizi şaşırtır ve anlarız ki bildiğimiz, onun adıymış.
Ad, bilginin kapısıdır, odası değil. Kapının önünde durup "içeriyi biliyorum" diyebiliriz. Kapıyı tanırız, tokmağını, rengini. İçeri girmeyiz. Bu kitabın bütün bölümleri, bir bakıma bu kapının önünde duran insana bir soru sormak istiyor: İçeri girmeyi gerçekten istiyor musun?
İsim ile isimlendirilen arasındaki mesafe
Eski düşünürler bu mesafeye iki ad vermiş: isim ve müsemmâ. İsim, söylediğimiz kelime; müsemmâ, o kelimenin gösterdiği şey. Aralarındaki ilişki, kelâm ve felsefe kitaplarında uzun uzun tartışılmış: İsim, müsemmânın aynı mıdır, başkası mıdır?
Bu tartışmanın ayrıntısına birinci bölümde gireceğiz. Şimdilik basit bir şey söyleyeyim: Aradaki mesafeyi görmeyen insan, ya adı tapınılacak bir şeye çevirir ya da adı küçümser. Birincisi ismi müsemmâ sanır; harflere takılır, sesin kendisinde bir güç arar. İkincisi ismi boş bir etiket sanır; "adın ne önemi var" der ve kapıyı bulamaz. İkisi de mesafeyi kaybetmiştir. Biri mesafeyi sıfıra indirmiş, öbürü sonsuza uzatmıştır.
Oysa bir isim, ne müsemmânın kendisidir ne de ondan kopuk bir sestir. İsim bir işarettir. Parmak aya dönüktür. Parmağa bakan ayı görmez; parmağı kesen de ayın nerede olduğunu kaybeder.
Parmak aya döndü
Biri parmağa baktı
Biri parmağı kırdı
Ay, ikisinin de üstündeydi
Söylenen ile idrak edilen
Her gün yüzlerce kez söylediğimiz kelimeler var. "Allah" kelimesi bunların başında gelir. Selamlaşırken, şaşırırken, korkarken, sevinirken. Dil bu kelimeye o kadar alışmıştır ki çoğu zaman söylediğimizi duymayız bile.
Kur'an, ilâhî isimlerden söz ederken bir ayrımı hep diri tutar: İsmi söylemek başka, ismin sahibini anmak başka.
En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın.
— A'râf 7:180
Ayet isimleri bize verir, ama bir de uyarı ekler: İsimler konusunda eğrilik mümkündür.1 Yani isimler, insanın elinde doğru da tutulabilir, eğri de. Aynı kelimeyi iki insan söyler; biri onunla kapıyı açar, öbürü kapıyı daha da kapatır. Söylenen aynıdır. İdrak edilen aynı değildir.
Bu kitabın asıl meselesi bu iki şey arasındaki farktır: Söylenen ile idrak edilen. Dil, söyleneni taşır. İdrak edileni taşıyan, gönüldür. Bu yüzden kitap isimle başlıyor, ama gönülde ve sonunda isimsizlikte bitiyor.
İsimlerin başladığı, kelimelerin sustuğu yer
İnsanın en çok konuştuğu anlar, en az anladığı anlardır. Bir yakınını kaybettiğinde kimse uzun konuşmaz. Büyük bir güzellik karşısında da öyle. İnsan bir dağın ardından doğan güneşe bakarken "ne güzel" der ve susar. Söyleyecek başka bir şey bulamadığı için değil; söylenecek her şeyin oradaki şeyi küçülteceğini bildiği için.
İlâhî isimler de böyle bir yerde başlar. Allah kendini bize isimleriyle bildirir: Rahmân, Rahîm, Vedûd, Alîm, Hakîm. Her isim bir pencere açar. Ama pencereden bakan bilir ki manzara pencereden büyüktür. Rahmet, "Rahmân" kelimesine sığmaz. Sevgi, "Vedûd" kelimesinin üç hecesinde bitmez.
İsimlerin başladığı yer, kelimelerin sustuğu yerdir. Bu çelişki gibi görünür. Ama değil. İsimler bize, susmamız gereken yeri gösterir. Bir isim ne kadar doğru anlaşılırsa, ardından gelen sessizlik o kadar dolar. Kur'an'da isimler çoğu zaman bir tesbih emriyle birlikte gelir:
Yüce Rabbinin adını tesbih et.
— A'lâ 87:1
Tesbih, eksiklikten uzak tutmaktır. Adı anarken bile, adın sahibini addan yüce tutmak. Bu kitabın son bölümüne "İsimsizlik" adını vermemin sebebi budur. İsimler bizi isimsiz olana götürür; ama oraya varmak için isimlerin hepsinden geçmek gerekir.
İsmi andım
İsmin sahibini andım sandım
Tesbih dedi ki
İkisi bir değil
Ayrı da değil
Bu kitabın kaynağı ve yolu
Bu kitabı yazarken bir eserin yanında oturdum: Ell Hacc Hüseyin Vedad'ın Esmâ-i Celîle-i İlâhiye / İsm-i Azam-ı Hususi adlı kitabı (İstanbul, 2008). Hüseyin Vedad isim, Hüve, tecelli, insan, gönül, aşk, zikir, risâlet ve velâyet kavramlarını kendine özgü bir tasavvufî dille ele alır. Onun sorduğu sorular bu kitabın omurgasını kurdu. Yerinde onun sözlerini aktaracağım, yerinde ondan ayrılacağım.
Bir şeyi baştan söylemem gerekiyor. Hüseyin Vedad'ın yorumları, bir tasavvuf yolunun yorumlarıdır. Bunları bütün İslâm düşüncesinin ortak görüşü gibi sunmayacağım. Onun dediği yerde "Hüseyin Vedad'a göre" diyeceğim. Kur'an ayetlerini Diyanet mealinden aktaracağım; hadisleri yalnız sahih kaynaklarda bulunuyorsa hadis diye anacağım. Tasavvuf geleneğinde dilden dile dolaşan, ama hadis kitaplarında sağlam bir senedi bulunmayan sözler de var; bunları geleneğin sözü olarak anacak, notlarda durumlarını belirteceğim. Bir düşünceyi güzel bulduğum için ona olmayan bir kaynak bulmayacağım.
Kitap dört kısımdan oluşuyor. Birinci kısım ismin kendisini soruyor: Bir isim neyi anlatır, neyi gizler? İsim nedir, ismin ötesindeki "O" kimdir, güzel isimler neyi bildirir? İkinci kısım isimden varlığa iniyor: Varlık nasıl meydana geldi, isimler âlemde nasıl görünüyor, Âdem'e öğretilen isimler ne demek? Üçüncü kısım isimden gönüle dönüyor: Mânâ nerede idrak edilir, Vedûd ismi hangi kapıyı açar, zikir neyi hatırlatır? Dördüncü kısım isimlerin ötesine uzanıyor: İsm-i Azam, Hakikat-i Muhammediye ve sonunda isimsizlik.
Yol şöyle çizilebilir: isimden sıfata, sıfattan tecelliye, tecelliden insana, insandan gönle, gönülden hakikate. Bu bir merdiven değil. Daha çok bir halkanın içinden geçmek gibi. Başladığımız yere döneceğiz, ama aynı göz ile değil.
Bu kitabın amacı: İsmi ezberlemek değil, mânâyı düşünmek
Çoğumuz doksan dokuz ismi bir kâğıttan, bir levhadan ezberlemeye çalışmışızdır. Hepsini bir solukta okuyabildiğimiz gün büyük bir iş başardığımızı sanırız. Oysa o gün bildiğimiz, isimlerin sesidir.
Sonra bir gün, bir hastane koridorunda, gece yarısı, bir insan "Yâ Şâfî" der ve o ismi ilk defa söylediğini fark eder. Harfler aynıdır. Söyleyen aynı değildir. İsim, o gece bir ses olmaktan çıkıp bir sığınak olur.
Ezber kötü değildir. Ezber, kapının yerini bilmektir. Ama kapının yerini bilen, kapıdan geçmiş sayılmaz. Bu kitap ezberin karşısında değil; ezberin yanında durmak istiyor. Bildiğimiz isimlerin her birine bir kez daha, ilk defa görüyormuş gibi bakmak istiyor.
Her bölümün sonunda birkaç soru bulacaksınız. Bunlar sınav sorusu değil. Cevabı bende olan sorular da değil. Bölümü kapatıp kendi idrakinizle baş başa kaldığınızda size eşlik etsin diye yazıldılar. Bazılarının cevabı bir cümle olmayacak; bir ömür olacak.
Doksan dokuz ismi ezberledim
Ezber bitti
İsimler bitmedi
Bir gece bir ismi söyledim
İlk defa duydum
Bütün bu yolculuğun sonunda bir cümle bekliyor beni, sizi de belki: İnsan, isimler aracılığıyla varlığı anlamaya çalışırken kendi varlığının mânâsıyla da karşılaşır. Bir isme bakarken, aslında o ismin aynasında kendimize bakarız. Ayna bize bir yüz gösterir. Yüzün kime ait olduğunu sormak, bu kitabın işi değil; okurun işi.
Çınarın adını kimin koyduğunu bilmiyoruz. Ama o çocuğun sorusuna bugün şöyle bir cevap verilebilir: Ağaca kimse çınar olduğunu söylemedi. Ağaç zaten oydu. Ad, bizim ona bakabilmemiz içindi.
mim
Notlar
1. "Eğriliğe sapmak" Diyanet mealinde Arapça ilhâd kökünden gelen fiilin karşılığıdır (yülhidûne). Kelime, ortadan bir yana sapmak, mezarın yan oyuğu (lahd) ile aynı köktendir. Müfessirler bu sapmayı, Allah'a yakışmayan adlar vermek, isimleri başka varlıklara vermek ya da isimlerin anlamını çarpıtmak olarak açıklamıştır.
BİRİNCİ KISIM