Esmâ · İSMİN HAKİKATİ
02/ 15

İSİM NEDİR?

25 dakikalık okuma

Bir Kelimenin Taşıdığı Hakikat

Bir kelime düşünün. Herhangi biri. "Ekmek" olsun. Dört harf, iki hece. Söylediğinizde dudaklarınız bir kez kapanır, bir kez açılır. Ses havada bir an durur, sonra kaybolur. Ama o kısa sesin içinde bir tarla vardır, bir değirmen, bir fırın, bir sabah, bir sofra, bir annenin eli. Ses gider; tarla, fırın ve sofra kalır.

İsim, bu taşıma işinin adıdır. Küçük bir ses, kendinden büyük bir şeyi omzunda taşır. Bunu her gün yaparız ve hiç şaşırmayız. Oysa şaşılacak bir şey var burada: Bir avuç hava, nasıl oluyor da bir dünyayı bir başkasının zihnine götürebiliyor?

Kur'an, insanın hikâyesini anlatırken ilk büyük olayı bir isim öğretimi olarak verir. Âdem'e eşyanın adları öğretilir, melekler o adları bilemez, Âdem söyler. Bu hikâyeye altıncı bölümde ayrıca döneceğiz. Burada yalnızca şunu not edelim: İnsanın meleklerden farkı, ilk anlatıldığı yerde, bir isim bilgisiyle gösterilir. Demek ki ismi anlamak, insanı anlamanın da başıdır.

Bir başka sure de insanın yaratılışını bir öğretimle birlikte anar: "Rahman olan Allah Kuran'ı öğretti; insanı yarattı, ona konuşmayı öğretti."1 Konuşmak, isimlerle olur. İnsanın varlığı ile dili, Kur'an'ın anlatımında yan yana durur. İnsan, söyleyebilen varlıktır. Ve söylemek, bir şeye ad koymakla başlar.

Ses bir an sürdü

Taşıdığı bir ömür

Kelime hafif

Yükü ağır

Bu bölüm, isimlerin ilâhî olanına geçmeden önce ismin kendisini sormak istiyor. Bir isim nedir? Varlığı mı bildirir, varlık mı onu doğurur? Adını bilmek ile bilmek aynı şey midir? İsimlerin bir dışı ve bir içi var mıdır? Sorular basit görünüyor. Ama basit sorular, cevabı en geç gelen sorulardır.

1.1. İsimden önce ne vardı?

İnsanın dünyaya ilk bakışı adsızdır. Bir bebek tavana bakar; tavan diye bir şey bilmez. Bir ışık görür, bir gölge, bir yüz. Hepsi aynı akışın içindedir. Henüz "bu" ile "şu" ayrılmamıştır. Annenin yüzü ile pencereden giren ışık arasında bir sınır yoktur. Sonra bir gün o yüz bir sesle birlikte gelmeye başlar: "Anne." Ses tekrarlanır, yüz tekrarlanır ve bir gün ikisi birbirine bağlanır. O gün çocuğun dünyasında ilk sınır çizilir. Bir şey, öbür şeylerden ayrılmıştır.

İsimden önce ne vardı sorusunun ilk cevabı budur: İsimden önce bütünlük vardı, ama bu bütünlük bir karmaşa gibi yaşanıyordu. İsim, karmaşanın içine bir çizgi çeker. Çizgi ayırır, ayırdığını tanınır kılar.

Bu ilk çizginin bir bedeli de vardır. Ad konmadan önce çocuk, annesinin yüzünü ışıktan ayırmıyordu; ikisi bir bütünün parçasıydı. Ad konduktan sonra yüz, ışıktan ayrı bir şey oldu. Kazanılan bir tanışıklıktır; kaybedilen bir bütünlük. İnsan büyüdükçe adlar çoğalır, çizgiler sıklaşır. Dünya, sınırları belli parçalardan oluşan bir harita gibi görünmeye başlar. Haritada her şeyin bir yeri vardır, ama haritanın kendisi artık bir yer değildir. Bir gün insan, haritasına baktığı kadar toprağa bakmadığını fark eder.

Tasavvuf ehlinin sözlerinde, bir şeye adını hatırlamadan, onu sınıflandırmadan, sadece var olduğu için bakmaya dair bir arayış sezilir. Bu bakış çocukluğa dönmek değildir. Çocuk adları bilmediği için öyle bakar; ârif ise adları bildiği hâlde onlara takılmadan bakabilmeyi öğrenmiştir. Biri adların öncesindedir, öbürü adların içinden geçmiştir. Aradaki fark, bütün bir yolculuğun farkıdır.

Kur'an'da insanın kendisi için sorulan bir soru vardır:

İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz, uzun bir zaman geçmemiş midir?

— İnsan 76:1

Mealde "bahse değer" diye karşılanan kelime, Arapçada mezkûr, yani "anılmış" demektir.2 Ayet, insanın anılmadığı, adı geçmediği bir zamandan söz ediyor. Varlık vardı belki, ama anılmak yoktu. İnsan, adı anılmaya başladığında insan oldu. Bu ayeti okurken insan durup düşünür: Var olmak ile anılmak arasında bir mesafe varsa, ben o mesafenin neresindeyim?

Hüseyin Vedad, kitabına bu sorunun ilâhî yanından başlar. Ona göre Rabbimiz âlemleri meydana getirme işini "isimler ile tatbikata koymuş ve isimlerini de isimlerine tâbi kılmıştır."3 Bu cümlede isim, varlıktan önce gelir. Önce bir isim belirlenir, sonra o ismin taşıdığı mânâ bir varlıkta görünür. Kur'an'ın yaratılışı anlattığı yerlerden biri de bu yöne bakar:

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye "Ol" demektir, hemen olur.

— Yâsîn 36:82

"Ol" bir kelimedir. Varlık, bir kelimenin ardından gelir. Bu ayeti isim nazariyesine çevirmek bizim yorumumuzdur, ama yorumun dayandığı bir sezgi var: Var olan her şey, bir söylenişin karşılığıdır.

Böylece "isimden önce ne vardı" sorusu iki yöne açılıyor. İnsan tarafında isimden önce adsız bir akış vardı; isim onu böldü ve tanınır kıldı. İlâhî tarafta ise isimden önce yalnızca isim verenin kendisi vardı; isim, onun dilediğinin ilk işaretiydi. Birinde isim, var olanı anlamanın yolu; öbüründe var olanın kaynağı. Bu kitabın bütün bölümleri, bu iki yön arasında gidip gelecek.

İki yön arasında bir köprü de var. İnsan isim verirken, farkında olmadan ilâhî bir işin gölgesini taşır. Bir şeye ad koyduğunda, onu karmaşanın içinden çıkarır, ona bir yer, bir anlam verir. Küçük ölçüde, kendi dünyasında, bir düzen kurar. Bu kudret insana kendinden gelmemiştir. Âdem'e isimlerin öğretilmesi, bu kudretin bir emanet olduğunu gösterir. İnsan ad verebilir, çünkü ona ad vermek öğretilmiştir. Bu yüzden her isim verişin içinde bir hatırlama saklıdır: Ad koyan, bir zamanlar kendisine de ad konduğunu hatırlamalıdır. Kendisine ad konan, adını kendisi kazanmamıştır. Bu hatırlayış, isim vermenin kibirle değil, şükürle yapılmasının yoludur.

Anılmadan önce de vardın

Var olduğunu bilmeden

Bir ses adını söyledi

Sen o sese döndün

Dönüş, ilk bilgindi

1.2. İsim, varlığı mı bildirir; varlık mı ismi?

Bir bahçede yeni bir çiçek açtığını düşünün. Kimse onu daha önce görmemiş. Çiçek orada, renkleriyle, kokusuyla duruyor. Bir botanikçi gelir, inceler, bir ad koyar. Çiçeğin adı, çiçekten sonra gelmiştir. Bu durumda varlık ismi doğurmuştur. İsim, zaten olan bir şeyi bildirir.

Şimdi başka bir sahne düşünün. Bir aile, henüz doğmamış çocuğuna ad seçiyor. Çocuk yok; ad var. Ad, odada dolaşıyor, konuşmalarda anılıyor, belki bir kâğıda yazılıyor. Çocuk doğduğunda o ad onu bekliyordur. Bu durumda isim varlıktan önce gelmiştir. Varlık, bekleyen bir ada gelip yerleşir.

İnsanın dünyasında ikisi de olur. Ama dikkat edilirse ikinci sahne birincisinden daha ince bir şey söyler. Doğmamış çocuğa ad koyan aile, o çocuktan bir şey bekler. Adın içine bir dua, bir umut, bir hatıra koyar. Çocuk büyür ve çoğu zaman bu adın taşıdığı beklentiyle yüzleşir. Ad ona bir yön vermiştir. İnsan bazen adına benzer, bazen ona hiç benzemez; ama ad, hep oradadır, bir ölçü gibi.

Hüseyin Vedad bu ilişkiyi bir devlet teşkilatı benzetmesiyle anlatır. Benzetmeye başlamadan önce "lâ teşbih" der, yani "benzetmek gibi olmasın." Sonra şöyle devam eder: Bir padişah birini defterdar olarak anarsa, o kişi artık defterdarlık isminin çerçevesinde mali işlerle uğraşmaya başlar; kazasker olarak anılan da hukuk işleriyle. Ve ekler:

Eğer bunlara isim verilmeseydi bu teşkilatların varlığı hususunda söz söylemek mümkün olmazdı.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 11

Bu benzetmede isim yalnızca bir etiket değildir; bir görev, bir yön, bir hususiyettir. Bir kişi defterdar adını aldığında, o ad onun ne yapacağını belirler. Hüseyin Vedad'a göre varlıklar da böyledir: Her varlık, ilâhî bir arzunun bir isim olarak belirlenmesi ve o ismin bir varlıkta görünmesidir. Bu, onun yorumudur ve kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle "Arzû-yı İlâhî" ve "Tecelli" bahislerinde ayrıca ele alacağız.

Peki bizim için, isimleri sonradan öğrenen insanlar için durum nedir? Biz isimleri varlıklardan sonra öğreniriz. Ama öğrendiğimiz andan itibaren varlıkları isimlerin içinden görmeye başlarız. Bir ağacın türünü öğrenen insan, ormana artık eskisi gibi bakmaz. Gözü, adını bildiği ağaçları seçer; adını bilmediklerini yeşil bir kalabalık olarak geçer. Demek ki isim, sonradan gelse bile, gelir gelmez bakışın önüne geçer.

Bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Belki en doğrusu şunu söylemektir: Varlık, ismi çağırır; isim de varlığı görünür kılar. Aralarında bir yarış yoktur. Bir el ile eldiven gibi birbirine geçerler. Eldiven, elin şeklini alır; ama eldiveni giyen el de artık çıplak değildir.

Bu sorunun insanın iç dünyasında da bir karşılığı var. Bir duyguya ad koyduğumuzda, o duygu değişir. Uzun süre içimizde dolaşan bir ağırlığa bir gün "kıskançlık" deriz. Ad konduğu an, o ağırlık başka bir şeye dönüşür. Artık ona bakabiliriz, onunla konuşabiliriz, onu bir başkasına anlatabiliriz. Ad, duyguyu bildirmiştir; ama bildirirken onu biraz da şekillendirmiştir. Yanlış bir ad koyarsak, duyguyu yanlış bir yöne götürürüz. Özlemi öfke sanarız, korkuyu gurur. İnsanın kendini tanıması, biraz da iç dünyasındaki varlıklara doğru adlar verebilmesidir. Doğru ad, bir iyileşmenin başıdır; çünkü insan, adını doğru koyduğu şeyle doğru bir ilişki kurabilir.

Çiçek önce açtı

Ad sonra geldi

Çocuk sonra doğdu

Ad önce bekledi

Biri bildirdi

Biri bekletti

1.3. Bir şeyi bilmek ile adını bilmek arasındaki fark

Kuşları seven iki insan düşünelim. Birincisi bütün kuş türlerinin adlarını bilir. Latince isimlerini, hangi kıtada yaşadıklarını, kaç yumurta bıraktıklarını. Bir kuş görür, adını söyler ve devam eder. İkincisi adları pek bilmez. Ama her sabah penceresinin önüne konan küçük kuşu tanır. Hangi saatte geldiğini, nereye konmayı sevdiğini, bir gün gelmediğinde nasıl bir boşluk bıraktığını bilir.

İkisinden hangisi kuşu bilir?

Birincisi bir bilgiye sahiptir. İkincisi bir tanışıklığa. Türkçede bu iki şeyi ayırmak için iki fiilimiz var: bilmek ve tanımak. Arapçada da benzer bir ayrım yapılır: ilim ve marifet. İlim, bir şey hakkındaki bilgidir; marifet, o şeyi yaşayarak, içinden tanımaktır. Tasavvuf dilinde Allah'ı bilen için "âlim", tanıyan için "ârif" denir. Bu ayrım bu kitabın da omurgasındadır. Bir ismin anlamını bilmek bir şeydir; o ismin işaret ettiği hakikati tanımak başka bir şey.

Hekimlikten bir örnek verelim. Bir insan aylardır bir ağrı çekiyor. Doktorlara gidiyor, tahliller yaptırıyor, kimse ne olduğunu söyleyemiyor. Bir gün bir hekim ağrıya bir ad koyuyor. Hasta o gün garip bir rahatlama yaşar. Ağrı geçmemiştir; ama artık bir adı vardır. Ad, belirsizliği bitirmiştir. Bu rahatlama gerçektir, ama sınırlıdır. Ağrının adını bilmek, ağrıyı iyileştirmez. Hatta bazen insan adı öğrendikten sonra derdin kendisiyle uğraşmayı bırakır, adıyla yetinir.

İlâhî isimler için de aynı tehlike vardır. "Rezzâk, rızık verendir" deriz. Doğru bir bilgidir. Ama rızkı için gece uyuyamayan bir insan bu bilgiyi bildiği hâlde uyuyamaz. Çünkü bildiği şey, kelimenin anlamıdır. Rızkın gerçekten bir Rezzâk'tan geldiğini tanımak, o insanın uykusuna dokunacak bir idraktir. Bu idrak, kelimenin anlamından değil, kelimenin işaret ettiği hakikatle bir karşılaşmadan doğar.

Hüseyin Vedad'ın sık kullandığı bir kelime var: hususiyet. Her ismin bir hususiyeti vardır, yani kendine özgü bir mânâsı, bir yönü. Adını bilmek, o hususiyetin bir tarifini bilmektir. Bilmek ise o hususiyetin kendinde ya da âlemde nasıl göründüğünü fark etmektir.

Adını bildim

Sabah pencereme konmadı

Adını bilmeden

Her sabah bekledim

Hangisi bilmekti

Kur'an'da bilgi ile isim arasındaki ilişkiye dair dikkat çekici bir ayrıntı vardır. Melekler Âdem'in karşısında isimleri söyleyemediklerinde şöyle cevap verirler:

Cevap verdiler: "Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim'sin".

— Bakara 2:32

Meleklerin cevabı bir eksiklik itirafı gibi görünür. Ama aynı zamanda bilginin kaynağını da gösterir: Bilgi, öğretilendir. İsimleri bilmek, bir öğretimden geçmektir. Ve öğreten, bilinenden önce gelir. Meleklerin cümlesi "Sen münezzehsin" diye başlar. Bilmediklerini söylemeden önce, kendilerine öğretenin her eksiklikten uzak olduğunu söylerler. Bilmemenin edebi budur: Eksikliği kendine, kemâli öğretene vermek.

İnsan adını bildiği bir şeyi bildiğini sandığında, bu edebi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. "Biliyorum" der ve öğrenmeyi bırakır. Oysa adını bilmek, öğrenmenin bittiği yer değil, başladığı yerdir. Ad, bize sadece neyi aramamız gerektiğini söyler.

Bu fark bize bir uyarıda bulunur. Bilgi biriktirmek kolaydır. İsimler, tarifler, listeler. Bunlar kitaplara yazılır, ezberlenir, aktarılır. Ama tanımak aktarılamaz. Bir insan size bir kuşun adını öğretebilir; o kuşu sizin için tanıyamaz.

Bilmek ile tanımak arasındaki farkı belki en iyi bir ayrılık anlatır. Bir insanı yıllarca tanıdığımızı sanırız. Sonra o insan gider ve biz onu düşünmeye başlarız. Neyi severdi, neye üzülürdü, hangi sözü söylemeden geçerdi? Bazen onu yokluğunda, varlığında tanıdığımızdan daha iyi tanırız. Çünkü yokluk, adın ötesine bakmaya zorlar. Ad hâlâ dilimizdedir; ama artık o adı söylediğimizde bir yüz, bir ses, bir hâl aramaya başlarız. Bu arayış, tanımanın kendisidir.

İlâhî isimler için de arayış böyle başlar. İnsan bir ismi yıllarca söyler, sonra bir gün bir eksiklik, bir kayıp, bir darlık içinde o ismi aramaya başlar. O gün ismin anlamını değil, ismin sahibini arar. Bilgi, yerinde durmaktadır. Ama artık bilgi yetmez. Tanımak isteyen gönül, bilginin yetmediği yerde uyanır. Bu kitap da ancak isimleri anlatabilir. Tanımak, okurun kendi yoludur.

1.4. İsmin zahiri ve bâtını

Her kelimenin bir dışı var: sesi, harfleri, yazılışı. Bir de içi: taşıdığı mânâ. Tasavvuf dili bunlara zahir ve bâtın der. Zahir, görünen; bâtın, görünenin ardındaki.

Bir ismin zahiri herkes için aynıdır. "Anne" kelimesini bütün Türkçe konuşanlar aynı sesle söyler, aynı harflerle yazar. Ama bâtını herkeste başkadır. Annesini erken kaybetmiş biri için bu kelime bir boşluktur. Annesiyle hâlâ her gün konuşan biri için bir ses, bir telefon, bir sofradır. Anne olmuş biri için başka, anne olamamış biri için bambaşka bir şeydir. Kelime aynı, yük farklı.

Bir kelimenin bâtını, onu taşıyan hayatla dolar. Aynı insanda bile zamanla değişir. Çocukken "ölüm" kelimesi uzak bir masaldır; bir yakınını kaybeden yetişkin için bir sabah, bir telefon sesi, boş kalan bir sandalyedir. Kelime değişmemiştir. Onu taşıyan değişmiştir. Bu yüzden bir ismin bâtınından söz ederken, aslında o ismi taşıyan gönülden de söz ederiz. İsim bir kap ise, doldurulan şey insanın kendi tecrübesidir.

İlâhî isimlerde bir fark vardır. Sıradan bir kelimenin bâtını, çoğu zaman insanın tecrübesinden ibarettir. İlâhî bir ismin bâtını ise insanın tecrübesinden önce vardır. "Rahîm" ismi, insan merhameti hiç tatmamış olsa bile bir hakikate işaret eder. İnsanın tecrübesi o hakikati doldurmaz; ona doğru açılır. Küçük bir pencere geniş bir göğe açıldığında, gök pencereye sığmaz; ama pencereden bakan göğü görür.

Arap dilcileri "isim" kelimesinin kökü üzerinde eskiden beri tartışmıştır. Basra dilcileri onu s-m-v kökünden, yani yücelik ve yükseklik bildiren kökten türetmiştir: İsim, adlandırdığı şeyi gizlilikten çıkarıp yükseltir, görünür kılar. Kûfe dilcileri ise v-s-m kökünden, yani iz, nişan, alamet bildiren kökten türetmiştir: İsim, bir şeyin üzerine vurulan bir damgadır.4 İki görüş de ismin bir yönünü yakalar. Birincisi ismin zahirini öne çıkarır: İsim bir şeyi ortaya koyar. İkincisi bâtına işaret eder: İsim bir izdir, izin sahibi başka yerdedir.

Türkçede bu iki kökün akrabalığını taşıyan kelimeler de var. "Vesm" kökünden gelen sima, yüz demektir. İnsanın yüzü, onun içinin dışarıya vurduğu yerdir. Bir yüze bakarız ve o insan hakkında bir şey biliriz, ama yüz o insanın kendisi değildir. İsim de bir simadır. İşaret ettiğinin yüzü.

İlâhî isimlerde zahir ile bâtın arasındaki mesafe daha da büyür. "Rahmân" kelimesinin zahiri, Arapça bir sıfat kalıbıdır; dilbilgisi kitapları ona bir yer ayırır. Bâtını ise, varlığın her zerresine yayılmış bir merhametin adıdır. Zahirinde bir kelime; bâtınında bir âlem. Kelimeyi bilen, zahiri bilir. Âlemi gören, bâtına bir pencere açmıştır.

Ama şunu da söylemek gerekir: Bâtına ulaşmak için zahirden geçmek gerekir. Kelimeyi küçümseyerek mânâya varılmaz. Harfler, mânânın kapısıdır. Kapıyı kıran, içeri girmiş olmaz; sadece kapısız kalmış olur. Tasavvuf geleneği bu yüzden harflere, seslere, kelimelere büyük bir edeple yaklaşmıştır. Zahir korunur, çünkü bâtına giden yol oradan geçer.

Yüze baktım

Bir insan gördüm

İnsan, yüzünde değildi

Yüzü olmasa

Onu nerede arardım

1.5. Her isim bir mânânın kapısı mıdır?

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin birinci cildinde yol gösteren ile yolun ilişkisinden söz ederken bir soru sorar:

Hiç gösterileni olmayan bir gösterici gördün mü?

Yol olmasa, yolkesen de olmaz.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

Beyitte "dellâl" ve "medlûl" kelimeleri geçer.5 Dellâl, delâlet eden, gösteren; medlûl, gösterilen. Bir işaret varsa, işaret ettiği bir şey de vardır. Bir yol tabelası varsa, bir yol vardır. İsim de böyledir: Bir isim varsa, bir mânâ vardır. Bu, ismin yapısında var. İsim, başka bir şeyi göstermek için vardır; kendisi için var olan bir isim düşünülemez.

Ama Kur'an bize başka bir şey daha söyler. Her ismin gerçekten bir şeye açılmadığını, bazı isimlerin bir duvara asılı resim kapılar gibi olduğunu:

Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar.

— Necm 53:23

Ayetin bağlamı, Arapların taptığı putlara verilen adlardır.6 Ama bu ayetin bize gösterdiği şey yalnızca o putlarla sınırlı değil. Ayet, isim ile hakikat arasındaki bağın kopabileceğini söylüyor. İnsan bir ad koyar ve o adın ardında bir şey olduğunu sanır. Ad vardır; ardında bir kudret, bir hakikat yoktur. Kapı vardır; kapının ardında duvar.

Ayetin son cümlesi dikkat çekicidir: "Sanıya ve canlarının istediğine uyuyorlar." Delilsiz ad, sanıdan doğar. Türkçede "san" kelimesi eskiden ün, şöhret, unvan demekti; "sanmak" ise gerçek olmayanı gerçek kabul etmek. İkisinin aynı sesi taşıması rastlantı olsa bile düşündürücüdür. Kimi zaman san dediğimiz şey, sandığımız şeydir.

Demek ki her isim bir kapıdır, ama her kapı bir mânâya açılmaz. Bazı kapılar boşluğa açılır, bazıları kendi gölgemize. Bir ismin gerçekten bir mânâya açılıp açılmadığını anlamanın yolu, Kur'an'ın kelimesiyle "delil"dir. Yani ismin ardında, o ismi destekleyen bir hakikat var mıdır? İlâhî isimler için Kur'an bu delili kendisi gösterir: Göklerde, yerde, insanın kendi içinde.

Bir de günlük hayatımızda koyduğumuz isimler var. "Başarı", "mutluluk", "güvence". Bunlar da kapılardır. Ama bazen bir ömür boyu bir kapının önünde bekleriz ve sonunda kapının bir resim olduğunu fark ederiz. İsimlerin mânâya açılıp açılmadığını sorgulamak, bu yüzden sadece bir dil meselesi değildir. İnsanın kendi ömrünü neye harcadığını sorgulamasıdır.

Peki ilâhî isimler için bu tehlike yok mudur? İlâhî isimler, delili Kur'an tarafından gösterilmiş isimlerdir. Ama insan, bu isimleri de kendi sanısıyla doldurabilir. Rahmân ismini kendi istediği bir merhametin adı yapar; Adl ismini kendi intikam isteğinin. İsim doğrudur, delili vardır; ama insanın onu taşıdığı yer eğri olabilir. Önsözde andığımız A'râf suresindeki uyarı, "isimler konusunda eğriliğe sapmak", bu ihtimali de içine alır. Kapı gerçek bir kapıdır; ama insan kapının önüne kendi resmini asabilir. O zaman kapıya her baktığında kendini görür ve bunu kapının ardındaki hakikat sanır.

Kapıya bir ad yazdım

Önünde yıllarca bekledim

Bir gün dokundum

Duvarmış

Ad, benim elimdi

1.6. İsim ile müsemma arasındaki ilişki

İslâm düşüncesinde uzun süre tartışılmış bir soru vardır: İsim, müsemmânın aynısı mıdır, yoksa başkası mı? Müsemmâ, isimlendirilen şey demektir. Soru ilk bakışta tuhaf görünür. Elbette "ateş" kelimesi ateşin kendisi değildir; kelimeyi söyleyen kişinin ağzı yanmaz. Ama mesele ilâhî isimlere gelince karmaşıklaşır. "Allah" ismi, Allah'tan başka bir şey midir? Eğer başkasıysa, Allah'ın yanında ezelî bir şey daha mı vardır? Eğer aynısıysa, bir kelime nasıl ilâhî olabilir?

Kelâmcılar bu soruya farklı cevaplar vermiştir. Bir kısmı ismin müsemmânın aynı olduğunu söylemiş, bir kısmı ondan başka olduğunu.7 Gazzâlî, ilâhî isimleri şerh ettiği el-Maksadü'l-esnâ adlı eserine bu meseleyle başlar ve üç şeyi birbirinden ayırır: isim, müsemmâ ve tesmiye. Tesmiye, isim verme işidir. Ona göre tartışmanın büyük kısmı bu üçünün birbirine karıştırılmasından doğar. İsim bir kelimedir; müsemmâ, o kelimenin gösterdiği şeydir; tesmiye de birinin diğerine bağlanması.

Bu ayrım bize, felsefî inceliğinin ötesinde, sade bir şey öğretir: İsim ile isimlendirilen arasında bir bağ vardır, ama bu bağ bir eşitlik değildir. Aralarında bir mesafe vardır, ama bu mesafe bir kopukluk değildir. İsim müsemmâya bağlıdır; ama müsemmâ isme bağlı değildir. Ateş "ateş" denmese de yakar. Ama "ateş" kelimesi, ateş olmasa anlamsız kalırdı.

Bir başka örnek: Uzaktaki birinden gelen bir mektup düşünün. Mektup o insan değildir; kâğıttır, mürekkeptir. Ama mektubu okuyan, yazanın sesini duyar. Kelimelerin arasında onun düşüncesi, kaygısı, sevgisi vardır. Mektubu öpen birine "o sadece kâğıt" demek doğru değildir; mektubu yazanın kendisi sanmak da doğru değildir. Mektup, yazanın bir izidir. İz, sahibinden ayrı durur, ama sahibini taşır. İsim ile müsemmâ arasındaki ilişki de belki en iyi böyle anlatılabilir: İsim, müsemmâdan bize ulaşan bir mektuptur.

Hüseyin Vedad'ın yorumu bu ilişkiyi başka bir yere taşır. Ona göre bütün varlıklar birer isimdir; ama isim aldıkları için sıfat olurlar:

Allah'ımızın nâmütenâhi isimleri vardır; ancak o isimler de Allah'ı bildirmeye kâfi gelmez. Onun için isimden münezzeh olan, Allah'ın zâtıdır.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 34

Bu cümlede isim ile müsemmâ arasındaki mesafe hem kabul edilir hem de bir edebe dönüştürülür. İsimler sayısızdır; yine de yetmez. Çünkü isimlendirilen, isimlerin hepsinden büyüktür. Hüseyin Vedad'ın bu yorumunda varlıklar ile isimler aynı şeyin iki yüzü gibidir: Bir varlık, bir ismin görünüşüdür. Bu düşünce tasavvufun bir kolunda yaygındır, ama bütün kelâmcılar bu şekilde düşünmez; burada bir yorum olarak kalmalıdır.

İnsan için bu ilişkinin bir de iç yüzü var. Bizim de bir adımız var ve bir de kendimiz. Ad, bizi başkalarına gösterir. Ama kendimiz, adımızın kapsayamadığı bir genişliktir. Biri bize adımızla seslendiğinde döneriz; ama dönen, adımızdan fazlasıdır. Birini kaybettiğimizde mezar taşına adını yazarız. Taşta ad kalır. Müsemmâ, başka bir yerdedir.

İlâhî isimlerde bu ilişki bambaşka bir edep ister. Kul, Rabbinin ismini anarken o ismi bir kelime olarak hafife alamaz; çünkü ismin işaret ettiği, her şeyin sahibidir. Ama o ismi Rabbin kendisi sanıp kelimeye tapamaz da; çünkü Rab, kelimelerden münezzehtir. Bu iki uç arasındaki yolu Kur'an bir emirle gösterir: "Yüce Rabbinin adını tesbih et."8 Ad tesbih edilir, yani eksiklikten uzak tutulur. Adın kendisi bir eksiklik taşımasın diye değil, ad anılırken akla gelebilecek her eksik düşünce adın sahibinden uzaklaştırılsın diye. İsim, müsemmâya giden yolda yürünür; yolun kendisine secde edilmez, ama yol da çiğnenmez.

Taşa adını yazdık

Taş kaldı, ad kaldı

Sahibini sorduk

Taş bilmedi

Ad, sustu

1.7. İsimlerin çokluğu, hakikatin birliği

Aynı suya Türkçede su, Arapçada mâ, Farsçada âb, başka dillerde başka sesler denir. Su tektir; adları çok. Bir çocuk bu durumu ilk öğrendiğinde şaşırır: "Peki gerçek adı hangisi?" Hiçbiri, diyebiliriz. Ya da hepsi.

Kur'an dillerin çokluğunu bir ayet, bir işaret olarak anar:

Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.

— Rûm 30:22

Dillerin çokluğu bir dağınıklık değil, bir belgedir. Aynı hakikat farklı seslerle anıldığında eksilmez; aksine farklı yönleri görünür olur. Bir dil suyun serinliğini öne çıkarır, bir başkası akışını, bir başkası berraklığını. Her dil, suya kendi penceresinden bakar.

İlâhî isimlerde de bu böyledir. Kur'an, Allah'ın isimleri arasında bir çekişme olmadığını açıkça söyler:

De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur."

— İsrâ 17:110

Bu ayet isimlerin çokluğunu hakikatin birliğine bağlar. Kimi "Rahmân" der, kimi "Allah". Anılan aynıdır. İsimler, tek bir hakikatin farklı yönlerden aydınlatılmasıdır. Rahmân, merhametin yönünden; Kahhâr, kudretin yönünden; Vedûd, sevginin yönünden. Ama aydınlatılan, bölünmez.

Meryem suresinde bu birliği bir soruyla hatırlatan bir ayet vardır:

O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Öyleyse Ona ibadette sabırlı ol. Hiç O'na benzeyen bir şey bilir misin?

— Meryem 19:65

Mealde "O'na benzeyen" diye karşılanan kelime Arapçada semiyydir; aynı kökten, ismden gelir. Kelime hem "benzer, denk" hem de "adaş, aynı adı taşıyan" anlamına gelir.9 Ayetin sorusu iki türlü okunabilir: O'na denk biri var mı? O'nun adını taşıyan biri var mı? İkinci okuyuş bizim konumuza doğrudan dokunur. İnsanlar birbirine ad verir ve adlar çoğu zaman paylaşılır; aynı adı taşıyan binlerce insan vardır. Ama ilâhî ad paylaşılmaz. Bir insana "rahîm" denebilir, "âlim" denebilir; ama bu adlar insanda bir gölge gibi, ödünç bir giysi gibi durur. Adın asıl sahibi tektir. İsimler çoktur; her ismin asıl sahibi birdir.

Bu birliği bir prizmayla düşünmek mümkündür. Beyaz ışık bir prizmadan geçtiğinde renklere ayrılır. Renklerin her biri gerçektir; her biri ışığın bir hâlidir. Ama hiçbiri tek başına beyaz ışık değildir. İlâhî isimler de birer renk gibidir. Her biri hakikatin bir yönünü gösterir. Toplamları bile hakikatin kendisi değildir. Bu benzetmenin de bir sınırı var elbette; Hüseyin Vedad'ın deyişiyle "lâ teşbih." Işığın renklere ayrılması prizmaya bağlıdır; ilâhî hakikat ise isimlere muhtaç değildir. İsimlere muhtaç olan biziz. Prizma bizim idrakimizdir.

Hüseyin Vedad'a göre bütün isimler Allah isminde toplanır, Allah ismi "ism-i câmi"dir, yani isimleri bir araya getiren isimdir.10 Bu görüş, İslâm düşüncesinde genel kabul gören bir görüştür: Allah lafzı, diğer isimlerin hepsini içine alan özel addır. Hüseyin Vedad bu ismin "zamanın risâlet noktasına" bağlandığını da söyler; bu ise onun kendi tasavvufî yorumudur ve onuncu ve on birinci bölümlerde ele alınacaktır.

Çokluk ile birlik arasındaki bu ilişkiyi kavramak, insanın kendisini kavraması için de önemlidir. Bir insan aynı anda evlat, ana ya da baba, kardeş, arkadaş, komşudur. Her biri onun bir adıdır. Bazı insanlar bu adlar arasında parçalanır; evde başka, işte başka, yalnızken başka biri olur. Bir de bütün bu adları tek bir merkezden taşıyan insanlar vardır. Onlarda adlar çoğaldıkça insan dağılmaz, zenginleşir. Çokluk, birliğe ters düşmez. Ama birliği kaybetmiş bir çokluk, insanı dağıtır.

Hüseyin Vedad, insanın ilâhî isimlerin bir toplamı olduğunu, isimlerin insanda açıldığını söyler. Bu düşünceyi altıncı bölümde genişçe ele alacağız. Burada şu kadarını söyleyebiliriz: Eğer insanda birçok ismin izi varsa, insanın içindeki çokluk da bir dağınıklık olmak zorunda değildir. Merhamet ile adalet, sabır ile gayret, sevgi ile vakar aynı gönülde yan yana durabilir. Onları bir arada tutan, gönlün bir merkeze bağlı olmasıdır. Merkezini kaybeden gönülde isimler birbirine düşman kesilir: Merhamet adaleti, gayret sabrı yıkar. Merkezini bulan gönülde ise her isim yerini bilir.

Su dedim, âb dedi biri

Mâ dedi bir başkası

Dudağımız ayrı ayrı ıslandı

Susuzluğumuz birdi

Suyu bir bilen kandı

1.8. İsme takılmak, mânâdan uzaklaşmak

Cenâb-ı Mevlevî, isimlerle hakikat arasındaki ilişkiyi Mesnevî'nin aynı bahsinde bir gül benzetmesiyle anlatır:

Hiç hakikati olmayan bir ad gördün mü?

Ya da gülün harflerinden gül derdin mi?

Adı okudun; git, adın sahibini ara.

Ay yukarıdadır, ırmağın suyunda değil.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

Beyitlerde "gül" kelimesinin Farsçadaki iki harfi, gâf ile lâm, anılır.11 Gül, o iki harften derilmez. Bir kâğıda "gül" yazarsınız; kâğıt kokmaz. Ad okunur, ama aranacak olan, adın sahibidir. Suda görülen ay da gerçektir, ama ayın kendisi değildir; aksi suyu karıştırdığınızda dağılır. Asıl ay yukarıda, yerinde durur.

İsme takılmak, suyun içindeki aya uzanmaya benzer. İnsan, hakikati değil yansımasını tutmaya çalışır. Tuttuğu her şey avucundan akar. Sonra hayal kırıklığına uğrar ve ya suyu suçlar ya ayı inkâr eder. Oysa yapılacak şey başını kaldırmaktır.

Bu takılmanın günlük hayatta birçok biçimi var. Bir insanın unvanına takılırız ve kendisini görmeyiz. "Doktor", "müdür", "hoca". Unvan bir isimdir; insanı ondan ibaret sanırız. Bir gün o insan unvanını kaybettiğinde ona nasıl davranacağımızı bilemeyiz, çünkü tanıdığımız onun kendisi değil, adıydı. Bir de kendi adımıza takılırız. Adımızın büyümesini, tanınmasını, anılmasını isteriz. Ad büyüdükçe ağırlaşır ve bir gün sahibi adının altında kalır.

Dinî hayatta bu takılmanın daha ince bir hâli vardır. İnsan ilâhî isimlerin harflerine, seslerine, sayılarına bir güç yükler. Hangi ismin kaç kez okunacağını, hangi harfin hangi sırrı taşıdığını öğrenmeye çalışır ve ismin mânâsını düşünmeyi unutur. İsmi bir araç, bir anahtar gibi kullanmak ister. Oysa isim, kendi başına bir anahtar değil; kapının kendisini gösteren bir işarettir. Anahtar, ismin mânâsını idrak eden gönüldür. Zikirdeki sayı meselesine dokuzuncu bölümde ayrıca döneceğiz.

Cenâb-ı Mevlevî aynı bahiste bir adım daha atar ve isimlerden, harflerden geçmek isteyene bir yol gösterir:

Eğer addan ve harften geçmek istersen,

Kendini kendinden bütünüyle arıt.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

Bu beyit bize isme takılmanın asıl kaynağını gösteriyor. İnsan isme kendi yüzünden takılır. Adı tutar, çünkü adın ötesine bakmaktan korkar. Ad, sınırları belli, ele gelen bir şeydir. Hakikat ise insanı kendi sınırlarıyla yüzleştirir. Addan geçmek, biraz da kendinden geçmektir. Cenâb-ı Mevlevî bunu bir arınma olarak anlatır. Ad bir perde değildir; ama addan başka bir şey görmek istemeyen göz, adı perdeye çevirir.

İsme takılmanın bir başka yüzü de, ismi bir sahiplik gibi kullanmaktır. İnsan bildiği isimlerle başkalarına üstünlük kurar. "Ben bu ismin sırrını biliyorum" der; bilmeyene yukarıdan bakar. Oysa bir ismin mânâsına yaklaşan insan, kendisini küçülmüş bulur. Rahmân'ı anlayan, kendi merhametinin ne kadar dar olduğunu görür. Alîm'i anlayan, kendi bilgisinin ne kadar az olduğunu. İsimlerin mânâsına yaklaşmak insanı alçaltmaz, ama tevazua götürür. İsimlerle büyüklenen biri ise ismin harflerinde kalmış, mânâsına ulaşmamış demektir. Kibir, isme takılmanın en açık işaretidir.

Adı okudum

Ezberledim, yazdım, tekrarladım

Bir gün baktım

Adın sahibini hiç aramamışım

Ad, beni bekliyordu

Ben, adı bekliyordum

Bu bölümü bir soru ile açmıştık: Bir isim nedir? Şimdi şunu söyleyebiliriz: İsim, bir şeyi gösteren, ama o şeyin kendisi olmayan, yine de ondan kopuk da olmayan bir işarettir. Varlığı görünür kılar; varlığı ortaya koyan da olabilir. Bilginin kapısıdır, ama tanımanın kendisi değildir. Bir dışı, bir içi vardır. Kimi zaman bir mânâya açılır, kimi zaman bir sanıya. Çoktur, ama işaret ettiği tek olabilir. Ve insan, ona takıldığı ölçüde ondan uzaklaşır.

Bütün bunlar, sıradan isimler için de geçerlidir. Ama bir isim var ki bütün bu ilişkileri sınırına götürür: Bütün isimlerin işaret ettiği, ama hiçbir isme sığmayan. Bir sonraki bölüm, o "O"nu konu alıyor.

Ama oraya geçmeden önce bir şeyi akılda tutmak gerekiyor. İsimlerden söz ederken, bir yandan da kendimizden söz ediyoruz. İsimlerin dili, insanın dilidir. İnsan isim verir, isimle düşünür, isimle dua eder. İsimlerin sınırı, bir bakıma insanın sınırıdır. Bu sınırı bilmek, sınırın ötesindekini inkâr etmek değildir. Aksine, sınırın nerede olduğunu bilen, ötesine bakmayı da öğrenir. Kıyıda duran, denizin bittiği yeri değil, karanın bittiği yeri bilir.

Tefekkür

Temel soru: Bir ismi söylediğimizde gerçekten neyi biliyoruz?

• Hayatında adını bildiğin, ama tanıdığını söyleyemeyeceğin kimler var? Adını bilmediğin, ama tanıdığın?

• Adın sana kim tarafından, hangi beklentiyle verildi? Bu adın taşıdığı beklentiye ne kadar benziyorsun?

• Hangi kelimeler senin için başkalarında taşıdığından çok daha ağır bir yük taşıyor?

• Önünde yıllarca beklediğin, ama ardında ne olduğunu hiç sormadığın bir "kapı" var mı?

• İlâhî isimlerden hangisinin yalnızca anlamını biliyorsun; hangisiyle hayatında gerçekten karşılaştın?

• Bir unvanın, bir rolün altında kendini kaybettiğin oldu mu? O unvan elinden alınsa geriye ne kalır?

• Suyun içindeki aya uzandığın yerler neresi? Başını kaldırsan ne görürsün?

Notlar

1. Rahmân 55:1-4. Diyanet meali ilk dört ayeti iki cümle hâlinde birleştirir. Mealde "konuşmak" diye karşılanan kelime beyândır; açıklamak, ortaya koymak demektir.

2. Ayetin Arapçasında "lem yekün şey'en mezkûrâ" ifadesi geçer. Mezkûr, zikr kökünden "anılmış, söz edilmiş" demektir. Diyanet meali bunu "bahse değer bir şey" diye karşılamıştır. Zikr kelimesine dokuzuncu bölümde döneceğiz.

3. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye / İsm-i Azam-ı Hususi, İstanbul 2008, s. 1 (Önsöz). Kitaptaki sayfa numaraları, kitabın basılı sayfa numaralarıdır.

4. İsim kelimesinin kökü üzerindeki Basra ve Kûfe dilcileri tartışması için bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "İsim" ve "Esmâ-i Hüsnâ" maddeleri. Basralılar kelimeyi sümüvv (yücelik), Kûfeliler vesm (alamet, nişan) kökünden açıklar. Sima kelimesi ise vesm kökünden gelen sîmâdan Türkçeye geçmiştir.

5. Farsça aslı: "Dîde'î dellâl bî-medlûl hîç / Tâ nebâşed câde nebvad gûl hîç." Mesnevî I, "Hâlini ve sarhoşluğunu cahillerden gizlemek gerektiği" bahsi. Farsça metin Ganjoor'daki Mesnevî metninden alınmıştır; çeviri bu kitap için yapılmıştır. Beyit numarası baskılara göre değiştiği için yalnız cilt ve bahis verilmiştir. "Gûl", çölde yolcuyu yoldan çıkardığına inanılan varlıktır; burada "yolkesen" diye karşılandı.

6. Ayetin bir önceki bölümünde Lât, Uzzâ ve Menât adları anılır (Necm 53:19-20). Ayeti makam, unvan, şöhret gibi adlara uygulamak bir yorumdur. Aynı ifade Yûsuf 12:40 ve A'râf 7:71'de de geçer.

7. Kabaca söylenirse Mu'tezile ismin müsemmâdan başka olduğunu, Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğu ise ismin müsemmânın aynı olduğunu söylemiş; ancak bu "aynılık" farklı şekillerde açıklanmıştır. Ayrıntı için bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "İsim" maddesi; Gazzâlî, el-Maksadü'l-esnâ fî şerhi esmâillâhi'l-hüsnâ, birinci kısım.

8. A'lâ 87:1. Benzer ifade Vâkıa 56:74 ve 96'da "çok büyük Rabbinin adını tesbih et" şeklinde geçer.

9. Ayetin sonu: "hel ta'lemu lehû semiyyâ." Semiyy kelimesinin "adaş" anlamı Meryem 19:7'de Yahyâ için de kullanılır: "Bu adı daha önce kimseye vermemiştik" (lem nec'al lehû min kablü semiyyâ). Müfessirler 19:65'teki kelimeyi hem "benzer" hem "O'nun adıyla anılan" diye açıklamıştır.

10. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 27 ve 45.

11. Farsça aslı: "Hîç nâmî bî-hakîkat dîde'î / Yâ zi gâf u lâm-ı gül gül çîde'î // İsm hândî rov müsemmâ râ becû / Meh be-bâlâ dân ne ender âb-ı cû." Sonraki beyit: "Ger zi nâm u harf hâhî begzerî / Pâk kon hod râ zi hod hîn yekserî." Mesnevî I, aynı bahis. Kaynak ve çeviri için bk. 4. not.

BÖLÜM 2