HÜVE
İsmin Ötesindeki O
Kur'an'ın en kısa surelerinden biri, bir zamirle başlar:
De ki: O Allah bir tektir.
— İhlâs 112:1
Arapçası "Kul hüvallâhu ehad." İlk kelime bir emir: "De ki." İkinci kelime bir isim değil, bir zamir: hüve, yani "O." Allah ismi ancak üçüncü kelimede gelir. Sure, tevhidin en yoğun ifadesi sayılır; ama tevhidi anlatmaya bir adla değil, bir işaretle başlar. Önce "O" denir. Sonra "O"nun kim olduğu söylenir.
Bu sıralamada bir incelik var. Bir insanı tanıtırken önce adını söyleriz, sonra "o şöyle biridir" deriz. Burada tersi olur. Önce "O" gelir, ad sonra. Sanki ad, zamiri açıklamak için oradadır; zamir, adı açıklamak için değil. İnsanın aklına bir soru düşer: Bu "O" kimdir ki önce zamirle anılıyor, isim ona sonradan ekleniyor?
Önce O dedi
Sonra ad verdi
Ad, O'nu tarif etti
O, addan önceydi
Tarif, sonra
Önceki bölümde isim ile isimlendirilen arasındaki mesafeyi konuştuk. Bu bölümde o mesafenin en uç noktasına bakacağız: Bütün isimlerin işaret ettiği, ama hiçbir isme sığmayan hakikat. Tasavvuf dili ona Hüve der. Hüseyin Vedad'ın kitabında Hüve, bütün kavramların arkasında duran kavramdır. Ona göre isimler sıfattır, varlıklar isimlerdir, ama Hüve isimden münezzehtir. Bu bölümde bu düşüncenin ne demek olduğunu, Kur'an'daki dayanaklarını ve insanın idrakinde nereye düştüğünü soracağız.
2.1. Hüve ne demektir?
Dilbilgisi açısından hüve, Arapçada üçüncü tekil şahıs zamiridir. Türkçede "o" diye karşılanır. Arap dilcileri zamirleri üçe ayırır: konuşanın zamiri (ben, biz), karşıdakinin zamiri (sen, siz) ve orada olmayanın zamiri (o, onlar). Bu üçüncü zamire zamîr-i gâib, yani "gâibin zamiri" derler. Gâib, orada bulunmayan, gözden ırak olan demektir.1
Kelimenin bu ilk anlamı bile bir kapı açar. Hüve, konuşmanın içinde olmayan, ama hakkında konuşulandır. Ben konuşurum, sen dinlersin; O, ikimizin de dışındadır. Ama ikimiz de O'ndan söz ederiz. Bir zamir için garip bir konumdur bu: Konuşmanın ne öznesi ne muhatabıdır, ama konuşmanın konusudur.
Tasavvuf, bu zamirden bir kavram türetmiştir: hüviyet. Türkçede de kullandığımız bu kelime, "o oluş", bir şeyin kendisi olması demektir. Bir insanın hüviyeti, onu o yapan şeydir. Kimlik kartlarına bir zamanlar "hüviyet cüzdanı" denmesi bundandır. Ama kâğıttaki hüviyet, bir isim, bir doğum tarihi, bir yerdir. Asıl hüviyet, kâğıda yazılamayandır.
Zikir geleneğinde "Hû" diye anılan da bu zamirdir. Dervişlerin halkalarında yükselen o ses, aslında bir zamirin kısaltılmış hâlidir. Bir isim söylenmez, bir işaret söylenir. Bu bile başlı başına düşündürücü: İnsanların Rablerini en yoğun andıkları anlardan bazılarında bir isim değil, bir zamir yankılanır.
Hüseyin Vedad, Hüve'yi şöyle tanımlar:
Hüve; zâtîyet-i ilâhiyedir. O'nu ifade etmek için isimler zikredilmektedir; ancak, Hüve isimden münezzehtir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 27
Bu tanımda üç adım var. Birincisi: Hüve, zâttır, yani Allah'ın kendisidir; bir sıfatı ya da bir yönü değil. İkincisi: Onu ifade etmek için isimler anılır; isimler O'na yönelir. Üçüncüsü: Ama O isimden münezzehtir, yani isimlerin sınırlarından uzaktır. İsimler O'na işaret eder, O isimlere sığmaz.
Türkçede "zamir" kelimesinin ikinci bir anlamı da vardır: insanın içi, iç yüzü, gönlünde sakladığı. "Zamirini bilmek", birinin içinden geçeni bilmek demektir. Dilbilgisinde "adın yerini tutan söz", gündelik dilde "içyüz." Bu ikili anlam bir rastlantı olabilir; ama Hüve'yi düşünürken bize bir şey fısıldar. Zamir, görünenin ardındaki içtir. Hüve, isimlerin ardındaki zâttır.
Bir şey daha var. Zamir, ismi olmayan bir şeyi de gösterebilir. Karanlıkta bir ses duyarız ve "o ne?" deriz. Adını bilmediğimiz şeyi zamirle işaret ederiz. Zamir, bilgimizin bittiği yerde de çalışır. İsim, bildiğimiz şeyin adıdır; zamir ise bilmediğimiz şeyi de kucaklayabilir. Hüseyin Vedad'ın bir cümlesi buna dokunur: "Allah'ımızın bilmediğimiz isimlerini de zikredebilmek için velâyet Hüve buyurmuştur."2 Bu, onun yorumudur; ama içinde bir incelik var. "O" dediğimizde, bildiğimiz isimlerin yanında bilmediğimiz isimleri de anmış oluruz. Zamir, eksik bilgimizin dürüst bir itirafıdır.
Ben dedim, kendimi andım
Sen dedim, seni andım
O dedim
Kimi andığımı bilmedim
Ama en çok O'nu andım
2.2. Neden O?
Bir zamiri kullanmanın en basit sebebi, ismi tekrar etmemektir. "Ahmet geldi, Ahmet oturdu, Ahmet çay içti" demeyiz; "Ahmet geldi, oturdu, çay içti" deriz, ya da "o" deriz. Zamir, adın yükünü hafifletir. Ama Kur'an'da Allah için kullanılan "O", sadece bir tekrar kaçınması değildir. Kimi zaman bir isimden önce gelir, kimi zaman isimlerin yerini tutar, kimi zaman isimlerin hepsini içine alır.
Haşr suresinin son üç ayeti, isimlerin art arda sıralandığı yerlerden biridir. Her ayet bir zamirle başlar:
O, görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O, acıyıcı olandır, acıyandır.
— Haşr 59:22
O, vareden, güzel yaratan, yarattıklarına şekil veren, en güzel adlar kendisinin olan Allah'tır.
— Haşr 59:24
Arapçada ilk ayet "Hüvallâhü'llezî", yani "O, o Allah'tır ki..." diye başlar; son ayet de "Hüvallâh", "O, Allah'tır" diye. Aradaki ayet de aynı zamirle açılır. İsimler, bir zamirin ardından sıralanır. Sanki önce "O"na bakılır, sonra O'na bakarken görülen yönler bir bir söylenir: Bilen, acıyan, yaratan, şekil veren.
Neden O? Çünkü "O", hem uzağı hem yakını içine alabilen tek zamirdir. "Ben" konuşanın kendisidir; "sen" karşıdakidir. İkisi de bir yüz yüzeliği gerektirir. "O" ise gâibdir. Ama Kur'an, bu gâibin aynı zamanda en yakın olduğunu söyler:
And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.
— Kâf 50:16
Gâibin zamiri ile en yakının sözü aynı Kitap'ta yan yana durur. Bu bir çelişki gibi görünür, ama değildir. "O"nun gâib oluşu bizim gözümüze göredir; O'nun yakınlığı ise hakikate göre. O, gözden ırak, ama gönülden ırak değildir. Gözle görülmediği için "O" denir. Görülmemesi uzaklığından değil, yakınlığından olabilir. Gözün dibindeki şeyi göz göremez.
Hüseyin Vedad, Allah'ın kendini zamirlerle gizlediğini söyler:
Rabbimiz kendisini zamirlerle gizlemiştir. "O - Hüve", "Biz - Nahnu", "Ben - Ene" gibi...
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 47
Kur'an'da Allah kendisinden bazen "Ben" diye, bazen "Biz" diye, bazen "O" diye söz eder. Müfessirler bu geçişlere iltifat der ve her birinin bir inceliği olduğunu söyler.3 Hüseyin Vedad bu zamirlerin bir gizleme olduğunu düşünür. Zamir, ismin yerini tutar; ama aynı zamanda ismi örter. Bir zamirle anılan, adı söylenmeden anılmış olur. Bu, bir edep de olabilir, bir sır da.
İnsan dilinde de böyle bir edep vardır. Çok sevdiğimiz ya da çok saydığımız birinden bazen adıyla değil, "o" diye söz ederiz. "O gelince her şey değişti." Kimden söz edildiğini dinleyen bilir. Ad söylenmez, çünkü adı söylemek onu sıradanlaştıracakmış gibi gelir. "O" demek, adın taşıyamayacağı bir yükü bir işarete bırakmaktır.
Hüseyin Vedad, Kur'an'da Hüve'nin bir isimle birlikte geldiği ayetlere de dikkat çeker. Örnek olarak üç ayet anar:4
Halbuki Mevlanız Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir.
— Âl-i İmrân 3:150
...ki O, hükmedenlerin en iyisidir...
— Yûsuf 12:80
Rızık verenlerin en hayırlısı yalnız Allah'tır.
— Hac 22:58
Üç ayette de Arapçada "hüve hayru" ifadesi geçer: "O, ...ların hayırlısıdır." Yardım edenler, hükmedenler, rızık verenler çoktur; insanlar da yardım eder, hüküm verir, birbirini doyurur. Ayetler bu fiillerin sahiplerini saymaz; hepsinin en hayırlısını "O" diye anar. Bir isimle değil, bir zamirle. Sanki şunu söyler: Yardımın, hükmün, rızkın en iyisi, adını sayabileceğin birinde değil; adlardan önce olandadır. İnsan yardım beklediği her kapıda bir ad okur. Ayet, adların ardındaki "O"yu gösterir.
Gözden ırak dedik
O dedik
Şah damarından yakındı
Göz, kendi dibini görmedi
Uzak sandığımız, bizdik
2.3. Allah ismi ve Hüve hakikati
Allah ismi, Kur'an'da en çok geçen isimdir. İslâm âlimlerinin çoğuna göre bu isim diğer isimlerden farklıdır: Bir sıfattan türemiş bir vasıf değil, zâtın özel adıdır. Âlimler buna ism-i zât ya da ism-i alem der. Diğer isimler, Rahmân, Rahîm, Alîm, bir yönü bildirir; Allah ismi ise bütün bu yönlerin sahibini.5
Peki Hüve ile Allah ismi arasındaki ilişki nedir? Eğer Allah zâtın adı ise, Hüve neyi işaret eder?
Hüseyin Vedad'ın yorumunda bu iki kavram ayrı katmanlarda durur. Allah ismi, bütün isimlerin toplandığı isimdir, ism-i câmidir. Hüve ise isimlerin de ötesinde, isimden münezzeh olan zâttır. Ona göre Allah ismi "bu dünyada tatbikata giren bir isim"dir; Hüve'yi ise tam olarak ifade edecek bir kelime yoktur:
Hüve Allah'ın zâtiyet-i ilâhiyesini işaret eder. Hüve yalnızca kelime ve isimlerden münezzeh bir nokta olarak değerlendirilmemelidir. Allah ismi bu dünyada tatbikata giren bir isimdir. Hüve'yi tam olarak ifade edecek bir kelime olamaz.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 57
Bu ayrım, Hüseyin Vedad'ın kendi tasavvuf anlayışına aittir. Kelâm geleneğinin büyük kısmı Allah ismini zâtın adı olarak kabul eder ve Hüve'yi bu ismin yerini tutan zamir olarak görür. Tasavvufun bazı kollarında ise, özellikle İbn Arabî'nin etkisiyle gelişen düşüncede, Hüve'ye ayrı bir yer verilir; zâtın, isimlerin ve sıfatların bile önünde olan "hüviyet" mertebesinin işareti sayılır. Hüseyin Vedad da kitabında İbn Arabî'nin Hüve üzerine yazdığı bir esere değinir.6
Bu iki yaklaşımı birbirine düşman saymak gerekmez. Biri dilin kuralından, öbürü idrakin tecrübesinden konuşur. Dil açısından Hüve, Allah isminin yerini tutan zamirdir. İdrak açısından ise Hüve, Allah ismini andığımızda bile ulaşamadığımız bir hakikatin işaretidir. İsmi söyleriz; isim bize zâtı hatırlatır; ama zâtın kendisi, hatırladığımızdan büyüktür. Hüve, o "büyüklüğün" adı değil, işaretidir.
Tâhâ suresinde bu ikisi tek bir ayette birleşir:
Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur.
— Tâhâ 20:8
Arapçasında "Allâhu lâ ilâhe illâ hüve, lehü'l-esmâü'l-hüsnâ" geçer. Ayet Allah ismiyle başlar, tevhid cümlesi Hüve ile, yani "illâ hüve", "O'ndan başka" diye biter, sonra isimler O'na bağlanır: "En güzel isimler O'nundur." İsim, zamir, isimler. Bir halka gibi. Hüseyin Vedad da bu ayeti Hüve bahsinde anar.7
Gündelik dilde Allah ismini çok anarız: şaşırınca, korkunca, sevinince. Bu anışların çoğunda isim, bir nida gibi ağzımızdan çıkar; düşünmeden, bir refleksle. Bunda bir kötülük yoktur; dilin Rabbini hatırlaması, gönlün unuttuğu anlarda bile bir emanettir. Ama Hüve'yi düşünmek, bu refleksin bir adım ötesine geçmeyi ister. Allah dediğimizde kimi andığımızı sormak. İsmi söylerken, ismin ardındaki "O"ya bir an da olsa yönelmek. Bu yöneliş, ismi küçültmez; ismi kendi yerine, işaretçi olduğu yere koyar. İsim, söylendiği her yerde O'nu gösterir. Göstereni görmek kolaydır; gösterilene bakmak, bir dikkat ister.
Allah dedim
İsimlerin hepsi geldi
O dedim
İsimler sustu
Susan isimler de O'nundu
2.4. Zât, isim ve sıfat ilişkisi
İslâm düşüncesi, ilâhî hakikati anlatırken üç kavramı birbirinden ayırır: zât, sıfat ve isim. Zât, Allah'ın kendisidir. Sıfat, zâtın nitelikleridir: ilim, kudret, irade, hayat, işitme, görme, kelâm. İsim ise bu sıfatlardan türeyen adlardır: İlimden Alîm, kudretten Kadîr, hayattan Hayy.
Kelâmcılar sıfatların zât ile ilişkisini tartışırken meşhur bir formül kullanmıştır: Sıfatlar ne zâtın aynıdır ne de ondan başkadır. Arapça ifadesiyle "lâ hüve ve lâ gayruhû."8 Formülün içinde de Hüve geçer: "Ne O'dur, ne O'ndan başkası." Bu cümle aklı zorlar. Bir şey nasıl hem aynı hem başka olmaz? Ama bu zorlanma tam da meselenin kendisidir. Sıfatlar zâtın aynısı olsaydı, ilim ile kudret aynı şey olurdu; zâttan başka olsaydı, Allah'ın yanında ezelî başka şeyler olurdu. İki uç da tevhide ters düşer. Formül, aklın iki ucu arasında bir yol açar: Akıl bu ilişkiyi tam kavrayamaz, ama hangi yanlışlardan uzak durması gerektiğini bilir.
Hüseyin Vedad bu üçlüyü kendi yorumuyla bir adım daha ileri götürür:
Her isim bir sıfattır. Onun için kudret-i ilâhiye isim ile tahdit edilemez. Tahdit edilemediği için de Hüve işaret edilmiştir. Kur'an'da Hüve'den bahsedilmesi bundan kaynaklanmaktadır.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 46
Ve hemen ardından: "İsim alıp görünen bütün varlıklar sıfattır." Bu cümleler, Hüseyin Vedad'ın bütün kitabına yayılan bir düşünceyi özetler: Varlıklar isimlerdir, isimler sıfatlardır, sıfatlar zâta işaret eder; ama zât, Hüve, bu zincirin hiçbir halkasıyla sınırlanamaz. Bu yorumda varlık âlemi bir sıfatlar âlemidir. Görünen her şey bir niteliğin görünüşüdür. Niteliğin sahibi görünmez.
Bu düşünceyi gündelik bir örnekle yaklaştırmak mümkün, ama yalnızca bir yaklaştırma olarak. Bir sanatçıyı düşünün. Tablolarına bakarsınız; birinde hüzün vardır, birinde neşe, birinde bir dinginlik. Her tablo sanatçının bir hâlini gösterir. Bütün tablolarını bir salona dizseniz, sanatçıyı daha iyi tanırsınız. Ama sanatçının kendisi o salonda değildir. Tablolar onun sıfatları gibidir; o ise tabloların hepsinden önce ve hepsinin ardında durur. Bu benzetme eksiktir, çünkü sanatçı tablolarından ayrı bir yerde yaşar; ilâhî zât ise sıfatlarından ayrı bir yerde değildir. Hüseyin Vedad'ın sık kullandığı ihtiyat sözünü tekrar etmek gerek: Lâ teşbih, benzetmek gibi olmasın.
İnsan için bu ilişkinin bir aynası var. İnsanın da bir zâtı, sıfatları ve isimleri vardır. Biri ona "cömert" der, biri "sabırlı", biri "öfkeli." Her biri onun bir sıfatını adlandırır. Ama insan bu sıfatların toplamından ibaret değildir. Bazen cömert biri cimrilik eder, sabırlı biri öfkelenir. Sıfatlar değişir; değişenin ardında değişmeyen bir "ben" kalır. O "ben"e kimse tam bir ad veremez. İnsanın kendi içindeki bu adsız merkez, belki Hüve'yi düşünmek için bir başlangıç noktasıdır; ama yalnızca bir başlangıç. Çünkü insanın içindeki merkez bile, sonunda kendisine ait değildir.
Cömert dediler
Sabırlı dediler
Öfkeli de dediler
Hepsi bendim
Hiçbiri ben değildim
Bu noktada bir yanlış anlamaya karşı dikkatli olmak gerekiyor. Zât, sıfat ve isim ayrımı, ilâhî hakikatin parçalara bölündüğü anlamına gelmez. Ayrım bizim idrakimiz içindir. Biz aynı anda her şeyi göremediğimiz için önce zâtı, sonra sıfatı, sonra ismi düşünürüz. Hakikatte ise bir sıra, bir bölünme yoktur. Bir ırmağın kaynağını, yatağını ve denize döküldüğü yeri ayrı ayrı adlandırırız; ama ırmak birdir. Kelâmcıların "ne aynı ne başka" formülü de, bu ayrımın idrak için gerekli, ama hakikat için bir bölünme olmadığını hatırlatır.
2.5. İsimlerin işaret ettiği fakat kuşatamadığı hakikat
Bir dağı tarif etmek isteyen biri onun yüksekliğini söyler, rengini, eteklerindeki ormanı, zirvesindeki karı. Her söylediği doğrudur. Ama dağı hiç görmemiş biri bu tariflerin hepsini dinlese bile dağı görmüş olmaz. Tarifler dağa işaret eder; dağı kuşatmaz.
İlâhî isimler için bu durum daha da keskindir. Hüseyin Vedad, bütün isimlerin bir araya gelmesinin bile yetmeyeceğini söyler:
...söylenmiş ve ifade edilmiş bilinen bütün isimleri de zikretsek, O'nu gene de hakkıyla vasfedip anlatamayız.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 51
Kur'an bu sınırı insanın bilgisi üzerinden anlatır. Âyetü'l-Kürsî'de şöyle bir cümle vardır:
...dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.
— Bakara 2:255
Tâhâ suresinde ise daha kesin bir ifade geçer:
Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.
— Tâhâ 20:110
Her iki ayette de aynı fiil kullanılır: ihâta, yani kuşatmak, çevresini sarmak.9 İnsan bir şeyi bildiğinde onu bir bakıma kuşatır; çevresini çizer, sınırlarını belirler, "işte bu" der. Bilgi, sınır çizmektir. Ama sınırı olmayan bir şeyin çevresi çizilemez. İnsanın bilgisi Allah'ı kuşatamaz, çünkü kuşatmak sınırlamaktır ve Allah sınırlanamaz.
İsimler bu yüzden işaret eder, kuşatmaz. "Alîm" ismi, Allah'ın bilgisine işaret eder. Ama bu isim, o bilginin ne kadar olduğunu, nasıl olduğunu söylemez. Söyleyemez de. Çünkü "Alîm" kelimesinin anlamını biz kendi bilgimizden yola çıkarak anlarız. Bilmeyi bildiğimiz için "bilen" kelimesini anlarız. Ama bizim bilgimiz parçalıdır, sonradan öğrenilmiştir, unutulur. İlâhî bilgi böyle değildir. Kelime aynı, işaret ettiği ise bizim bildiğimiz her şeyden başka.
Tasavvuf geleneğinde dilden dile dolaşan bir söz bu duruma başka bir açıdan bakar: "Beni yer ve gök sığdıramadı, mümin kulumun kalbi sığdırdı." Hüseyin Vedad da bu sözü kitabında anar.10 Söz, sahih hadis kaynaklarında bulunmaz; ama tasavvufun bu konudaki sezgisini yansıtır. Yer ve gök, yani âlemin bütün genişliği, O'nu kuşatamaz. Bir yerde ise O'na yer açılır: Gönülde. Bu da bir kuşatma değildir. Gönül O'nu içine almaz; O'na açılır. Bir pencere göğü içine almaz; göğe açılır. Gönül bahsine yedinci bölümde döneceğiz.
İşaret etmek ile kuşatmak arasındaki farkı bir pusula ile düşünebiliriz. Pusulanın iğnesi kuzeyi gösterir. Kuzeyi göstermek için kuzeyin bütününü bilmesi gerekmez; kuzeyin kendisi bir yer bile değildir, bir yöndür. İğne yön gösterir; yolcu o yöne yürür. Yürüdükçe kuzey uzaklaşmaz, ama yolcu da hiçbir zaman "işte kuzey" diyerek bir noktaya varmaz. Her adımda kuzeye biraz daha yönelmiş olur. İlâhî isimler de böyle birer pusula iğnesidir. Rahmân bir yöne, Kahhâr bir başka yöne değil; hepsi aynı yöne, Hüve'ye döner. Ama hiçbiri insanı "işte O" diyebileceği bir noktaya getirmez. İsimler yön verir, varış vermez. Varış, yönelişin kendisinde saklıdır.
Bütün isimleri saydım
Bir çember çizdim
Çemberin içine baktım
İsimler oradaydı
O, çemberi çizen eldeydi
2.6. Bilinmek ile ihata edilmek arasındaki fark
Denizin kenarında duran birini düşünün. Denizi görür, kokusunu duyar, ayaklarını suya sokar. Ona "denizi biliyor musun?" diye sorsanız "evet" der. Haklıdır. Ama denizin derinliğini, uzandığı kıyıları, dibindeki hayatı bilmez. Bildiği deniz, ayağının değdiği yerdir. Yine de bildiği şey sahte değildir. Ayağına değen su, denizin ta kendisidir.
Bilmek ile kuşatmak arasındaki fark budur. Bir şeyi kuşatmadan bilebiliriz. Hatta en önemli bildiklerimizin çoğu böyledir. Sevdiğimiz insanları kuşatmayız; ama onları biliriz. Kendimizi kuşatmayız; ama kendimizi biliriz. Kuşatma, bilginin tam olması demektir; bilmek ise bilginin gerçek olması. Bir bilgi eksik olup yine de gerçek olabilir.
Kur'an'da bu ayrımı gösteren bir ayet vardır:
Gözler O'nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif'tir, haberdardır.
— En'âm 6:103
Mealde "görmez" diye karşılanan fiil Arapçada idrâktir: "Lâ tüdrikühü'l-ebsâr." İdrak kelimesi Arapçada bir şeye yetişmek, ona ulaşıp kavramak anlamına gelir. Müfessirlerin bir kısmı bu ayeti, gözlerin Allah'ı kuşatıcı bir görüşle göremeyeceği şeklinde açıklamıştır.11 Yani mesele görmenin imkânsızlığı değil, kuşatıcı görmenin imkânsızlığıdır. Göz bakabilir, ama bakışı O'na yetişmez.
Ayetin ikinci yarısı dengeyi kurar: "O bütün gözleri görür." Biz O'nu kuşatamayız; O bizi kuşatır. Bilgi tek yönlü değildir. İnsan Rabbini kuşatamaz, ama Rabbi tarafından kuşatılmıştır. Ve bu kuşatılmışlık bir hapis değil, bir korunmadır. Ayetin son kelimeleri bunu söyler: Latîf ve Habîr. Latîf, ince olan, en gizli yerlere nüfuz eden, lütfeden; Habîr, her şeyden haberdar olan. Bizi kuşatan, bize karşı lütufkâr ve bizden haberdar olandır.
Bu ayrım insana bir rahatlık verir. Allah'ı bilmek için O'nu kuşatmak gerekmez. Denizin kenarında durmak, denizi bilmenin bir yoludur. İnsan kendi küçüklüğünü bilerek, O'nun büyüklüğünü kuşatmaya çalışmadan, O'nu tanıyabilir. Tanımanın yolu buradan geçer: Kuşatma iddiasını bırakmak. Kuşatmaya çalışan elinde bir şey tutmak ister; tanımak isteyen ise elini açar.
Bu fark, insanın kendisiyle ilişkisinde de görülür. İnsan kendini kuşatmaya çalıştığında, kendine bir tarif bulmaya, bir kalıba sığmaya uğraşır. "Ben şöyle biriyim" der ve o tarifin dışına düşen her hâlini reddeder. Oysa kendini tanıyan insan, kendisinin bir tarife sığmadığını bilir. Bugün sabırlı, yarın sabırsız olabileceğini; bugün bildiği şeyi yarın unutabileceğini kabul eder. Kendini kuşatmadan tanır. Kendisine karşı bu kabulü öğrenen insan, Rabbine karşı da kuşatma iddiasını bırakmayı öğrenir. Kendi sınırsızlığının küçük bir örneğini kendi içinde gören, ilâhî sınırsızlık karşısında daha az şaşırır.
Ayağım suya değdi
Deniz dedim
Deniz, ayağımdan büyüktü
Yine de ıslanan
Denizdi
2.7. Tenzih ve teşbih
İlâhî hakikati düşünürken iki tehlike vardır. Birincisi, Allah'ı yaratılmışlara benzetmektir. Ona bir yüz, bir el, bir yer vermek ve bunları insanınki gibi düşünmek. Buna teşbih denir, benzetme. İkincisi, Allah'ı her nitelikten öylesine uzaklaştırmaktır ki, O'ndan söz etmenin bir yolu kalmaz. Buna da aşırı tenzih ya da ta'tîl denir, yani nitelikleri boşa çıkarma.
Kur'an bu iki ucu tek bir ayette dengeler:
O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
— Şûrâ 42:11
Ayetin ilk cümlesi tenzihtir: Hiçbir şey O'na benzemez. İkinci cümle ise bize O'nu anlatmanın bir yolunu açar: O işitir, O görür. İşitmek ve görmek insanın da yaptığı şeylerdir. Ayet bu kelimeleri kullanır, ama ilk cümleyle onları sınırlar. O işitir, ama bizim işittiğimiz gibi değil. O görür, ama bizim gördüğümüz gibi değil. Kelime ortaktır; mânânın derecesi ortak değildir.
Tasavvuf düşüncesinde bu dengeyi en çok işleyenlerden biri İbn Arabî'dir. Fusûsü'l-hikem'de, yalnızca tenzih edenin Allah'ı sınırladığını, yalnızca teşbih edenin de O'nu sınırladığını; doğru olanın ikisini bir arada tutmak olduğunu söyler.12 Yalnızca tenzih eden, Allah'ı âlemden kopuk bir uzaklığa hapseder; yalnızca teşbih eden, O'nu âlemin içine hapseder. İkisi de bir hapistir. İbn Arabî bu dengeyi kendine özgü bir varlık anlayışıyla kurar ve bu anlayış İslâm düşüncesinde tartışmalıdır; ama tenzih ile teşbihin birbirini tamamladığı sezgisi, Kur'an'ın kendi ifadesinde zaten vardır.
Hüve kavramı, bu dengenin tenzih tarafına ağırlık verir. Hüseyin Vedad'ın ısrarla tekrar ettiği söz, "Hüve isimden münezzehtir" sözüdür. Ama aynı Hüseyin Vedad, her benzetmeye başlarken "lâ teşbih" demeyi de ihmal etmez. Bu küçük ifade, bir yazarın kendi diline karşı aldığı bir önlemdir. Benzetme yapmak zorundadır, çünkü insan ancak benzetmelerle düşünür. Ama benzetmeyi yaparken onun bir benzetme olduğunu hatırlatır. Böylece hem konuşur hem de konuşmasının sınırını gösterir.
Kur'an'da tesbih ayetleri de bu edebi taşır:
Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
— Sâffât 37:180
İnsanlar Allah'ı vasfeder. Vasıflandırmak kaçınılmazdır; dua ederken, şükrederken, korkarken. Ama her vasıflandırmanın ardından bir tesbih gelir: "O, vasfettiklerinden yücedir." Vasıf ile tesbih, nefes alıp vermek gibidir. Biri olmadan öbürü olmaz. Sadece vasfeden boğulur; sadece tesbih eden susar.
Bu dengenin en güzel örneklerinden biri, Kur'an'ın Allah için kullandığı "yüz" ve "el" gibi kelimelerdir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır" der Bakara suresi; Arapçasında "yön" diye çevrilen kelime vech, yani yüzdür.13 Bir yandan bu kelimeyi insan yüzü gibi düşünmek teşbihe götürür; öbür yandan onu hiçbir anlam taşımayan bir söz saymak da ayetin bize açtığı kapıyı kapatır. Müfessirler bu tür ifadeleri ya mânâsını Allah'a bırakarak, ya da yerine uygun bir anlamla açıklayarak okumuştur. Her iki yol da bir edebin yoludur: Kelimeyi inkâr etmemek, kelimeyle O'nu sınırlamamak. Nereye dönersek dönelim karşılaştığımız o "yüz", bizim yüzümüze benzemez; ama ona dönmemiz istenir. Teşbihten kaçınırken yönelişten vazgeçmemek, tenzih ile teşbih arasındaki yolun özüdür.
İnsanın gündelik dininde bu dengenin kaybolduğu çok olur. Kimi Allah'ı bir hükümdar gibi, bir baba gibi, bir hâkim gibi düşünür ve benzetmesinin içinde kalır. Kimi de O'nu öylesine uzak bir soyutlamaya çevirir ki, dua edecek bir muhatap bulamaz. Birinin Rabbi fazla insana benzer; öbürünün Rabbi hiçbir şeye. Tenzih ile teşbihi bir arada tutmak, bir düşünce dengesi olduğu kadar bir kalp dengesidir de. Hem "O'nun benzeri yoktur" diyebilmek hem de "O beni işitiyor" diye ağlayabilmek.
Benzetmedim, uzak kaldı
Benzettim, küçüldü
İkisini bir tuttum
O'nun benzeri yok dedim
Beni işit dedim
2.8. O'nu bilmek mümkün müdür?
Bu bölümün buraya kadar söyledikleri bir soruyu kaçınılmaz kılıyor: Eğer Hüve isimden münezzehse, eğer isimler O'nu kuşatamıyorsa, eğer hiçbir bilgi O'na yetişemiyorsa, O'nu bilmek mümkün müdür?
Bu soruya "hayır" demek kolaydır. Ama Kur'an "hayır" demez. Aksine insanı her yerde bilmeye, düşünmeye, bakmaya çağırır:
Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?
— Fussilet 41:53
Belgeler gösterilir: dışarıda ve içeride. Tasavvuf dilinde bunlara âfâk ve enfüs denir, ufuklar ve nefisler.14 Allah kendini bildirir; hem âlemde hem insanın kendi içinde. Demek ki bilmek mümkündür. Ama bu bilgi, belgeler üzerinden olan bir bilgidir. İnsan Allah'ı, O'nun gösterdikleriyle bilir.
Peygamber Efendimizin bir duası, bu bilginin sınırını en güzel ifade eden sözlerden biridir. Hz. Âişe anlatır: Bir gece Resûlullah'ı yatağında bulamamış, aramış, elini secdede olan ayaklarına değdirmiş; o şöyle diyormuş:
Allah'ım, gazabından rızana, cezalandırmandan affına sığınırım; Senden yine Sana sığınırım. Sana olan övgüyü sayıp bitiremem. Sen, kendini övdüğün gibisin.
— Müslim, Salât 222
"Sana olan övgüyü sayıp bitiremem."15 Bu söz, Allah'ı en iyi tanıyan insanın ağzından çıkmıştır. Bilginin zirvesinde bir itiraf vardır: Bitiremem. Ve itirafın ardından bir teslim: "Sen, kendini övdüğün gibisin." Yani Seni ancak Sen anlatabilirsin. Benim övgüm Seni anlatmaz; Senin kendini anlatışın, Senin kendini övüşün, hakikattir.
Bu dua bize bilmenin nasıl bir şey olduğunu gösterir. O'nu bilmek, O'nun hakkındaki her şeyi bilmek değildir. O'nu bilmek, O'nun kendisini bildirdiği gibi kabul etmektir. Allah kendini isimlerle bildirmiştir; biz de O'nu isimleriyle biliriz. Ama isimlerle bilirken, isimlerin O'nu tükettiğini sanmayız. "Sen kendini övdüğün gibisin" demek, isimleri bize O'nun verdiğini, isimlerin bizim icadımız olmadığını, O'nun hakkındaki bilgimizin bir lütuf olduğunu kabul etmektir.
Ve duanın başındaki cümle de unutulmamalı: "Senden yine Sana sığınırım." İnsan Allah'ın bir isminden öbürüne sığınır: gazaptan rızaya, cezadan affa. Sonunda bütün isimlerin ötesinde, O'ndan O'na sığınır. Bu cümle bu bölümün konusunu özetler gibidir. İsimler arasında bir yolculuk yapılır; yolculuğun sonunda isimlerden zâta, Hüve'ye varılır. Sığınılan son yer, bir isim değil, O'nun kendisidir.
Bilmenin mümkün olup olmadığı sorusuna bir başka yerden de bakılabilir. Bilmek, iki taraf arasında olur: bilen ve bilinen. Eğer bilinen kendini hiç bildirmeseydi, bilen ne kadar çabalarsa çabalasın ona ulaşamazdı. Ama bilinen kendini bildirirse, bilmek bir çaba olmaktan çıkıp bir kabule dönüşür. Kur'an'ın baştan sona yaptığı şey budur: Allah kendini bildirir. "Ben," der, "O," der, "Biz," der; isimlerini sayar, işlerini anlatır, belgelerini gösterir. İnsanın bilgisi bu bildirişe bir cevaptır. Bu yüzden Allah'ı bilmek, ilk önce O'nun kendini bildirmesine kulak vermektir. Bilmek, dinlemekle başlar.
Gazabından rızana kaçtım
Cezandan affına
Kaçacak yer bitti
Senden
Sana kaldı
2.9. Bilginin sınırında başlayan idrak
İnsan bir şeyi bilmediğini fark ettiğinde iki şey yapabilir. Ya bilmediği şeyi yok sayar, ya da bilmediğinin farkında olarak ona doğru eğilir. Birincisi bilginin sınırında durur ve geri döner. İkincisi sınırda durur ve bakmaya devam eder. Bu bakış, bilgi değildir; ama bilgisizlik de değildir. Tasavvuf buna idrak der, bazen marifet, bazen hayret.
Hadîd suresinin başında Allah'ın dört ismi art arda gelir:
O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.
— Hadîd 57:3
Arapçasında bu dört isim dört kelimedir: el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın. Ayet de "Hüve'l-evvelü" diye, bir zamirle başlar. Diyanet meali isimleri açıklayarak çevirmiştir: Varlığı aşikârdır, gerçek mahiyeti gizlidir. Zâhir ile Bâtın aynı ayette, aynı zâta ait iki isim olarak durur. O hem en açık olandır hem en gizli. Bu bir çelişki değil, bilginin sınırının tarifidir. O'nun varlığı her şeyde görünür; O'nun mahiyeti hiçbir şeyde kavranmaz.
Peygamber Efendimizin uyumadan önce okuduğu bir duada bu dört isim şöyle açılır:
Allah'ım, Sen Evvel'sin, Senden önce hiçbir şey yoktur; Sen Âhir'sin, Senden sonra hiçbir şey yoktur; Sen Zâhir'sin, Senin üstünde hiçbir şey yoktur; Sen Bâtın'sın, Senden öte hiçbir şey yoktur.
— Müslim, Zikir 61
Bu duada her isim bir sınırla tanımlanır: Önce yok, sonra yok, üstte yok, öte yok.16 İnsan dört yöne bakar ve her yönde O'nunla karşılaşır. Zaman bakımından öncesi ve sonrası yoktur; görünüş bakımından üstü ve ötesi. İnsanın düşünebileceği bütün sınırlar O'nda biter. Bilginin sınırı denen yer, aslında O'nun başladığı yer değil, O'nun her yerde olduğunun fark edildiği yerdir.
Meleklerin Âdem karşısındaki cümlesi bu idrakin bir başka ifadesidir: "Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur."17 Melekler bilmediklerini söylerken bir şey kaybetmezler; aksine bir şey kazanırlar. Bilgilerinin kaynağını tanırlar. Bilginin sınırına gelen ve orada "bilmiyorum" diyebilen, sınırın ötesindekine karşı bir edep kazanır. Bu edep, idrakin kapısıdır.
Bilginin sınırında başlayan idrak, bir tür hayrettir. Hayret, şaşkınlık değildir; şaşkınlık insanı dağıtır, hayret ise toplar. Hayret eden insan, karşısındakinin büyüklüğü önünde kendi küçüklüğünü unutmadan durur. Bilgiden vazgeçmez, ama bilginin yetmediği yeri inkâr da etmez. Hüve'yi düşünmek, bu hayretin içinde durmaktır.
Hayret, bilginin sonu değildir. Hayret eden insan öğrenmeye devam eder; ama öğrendikçe hayreti azalmaz, artar. Bir yıldızı inceleyen insan, ne kadar çok şey öğrenirse göğe o kadar uzun bakar. Bilgi hayreti yok etmez; yerini değiştirir. Önce yıldızın varlığına şaşılır, sonra yapısına, sonra onu var eden düzene, sonra o düzenin sahibine. Her bilgi, bir sonraki hayretin kapısını açar. İlâhî isimleri öğrenmek de böyledir. Her isim, bir önceki sorunun cevabı ve bir sonraki sorunun başlangıcıdır.
Bu bölümün başında "O" kelimesinin bir zamir olduğunu, bir ismin yerini tuttuğunu söyledik. Şimdi şunu da söyleyebiliriz: Hüve, isimlerin yerini tutmaz; isimler Hüve'nin yerini tutmaya çalışır. Her isim O'nun bir yönünü söyler; ama O'nun yerini hiçbir isim tutamaz. İsimler çoğaldıkça yönler çoğalır. Yönlerin hepsi bir araya geldiğinde bile, ortada bir "O" kalır. Sonraki bölüm, bu isimlerin kendisine, Esmâü'l-Hüsnâ'ya bakıyor: Sonsuz mânâlar, nasıl oluyor da sayılı isimlerle bildiriliyor?
Önce O
Sonra O
Görünen O
Gizlenen O
Arada bir ben
Sorup duran
Tefekkür
Temel soru: Bütün isimler O'nu anlatıyorsa, O neden hiçbir isimle sınırlandırılamaz?
• Birinden adıyla değil, sadece "o" diye söz ettiğin oldu mu? O zaman adı söylemekten neden kaçındın?
• Gözünün dibinde olduğu için göremediğin şeyler neler olabilir?
• Kendini anlatan sıfatların hepsini bir kâğıda yazsan, kâğıtta olmayan "sen" neresi?
• Allah'ı düşünürken daha çok benzetmenin mi, uzaklaştırmanın mı içinde kalıyorsun?
• "Senden yine Sana sığınırım" cümlesini kendi hayatında hangi anda söyleyebilirdin?
• Bilmediğini fark ettiğin bir yerde geri döndüğün mü olur, yoksa bakmaya devam ettiğin mi?
• Kuşatmadan bildiğin, tam bilmeden sevdiğin şeyler neler?
Notlar
1. Arap gramerinde zamirler mütekellim (konuşan), muhâtab (karşıdaki) ve gâib (orada olmayan) diye üçe ayrılır. Hüve, gâib için kullanılan üçüncü tekil şahıs zamiridir.
2. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 46.
3. İltifat, Arap belâgatında konuşmanın birinci, ikinci ve üçüncü şahıs arasında geçiş yapmasıdır. Kur'an'da Allah kendisinden "Ben", "Biz" ve "O" diye söz eder; belâgat kitapları bu geçişlerin her birine bir inceliğin eşlik ettiğini söyler.
4. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 46. Hüseyin Vedad bu ayetleri "velâyet Hüve buyurmuştur" düşüncesine örnek olarak anar; bu, onun yorumudur. Hac 22:58'in Diyanet mealinde "hüve" zamiri ayrıca çevrilmemiş, "yalnız Allah" diye karşılanmıştır; Arapçası "ve innallâhe lehüve hayru'r-râzikîn"dir. Yûsuf 12:80 ayetin bir parçasıdır.
5. Allah isminin bir kökten türemiş sıfat mı, yoksa zâtın özel adı (alem) mı olduğu dilciler ve kelâmcılar arasında tartışılmıştır. Çoğunluğun görüşü, Allah isminin zâta mahsus özel ad olduğu ve diğer isimlerin O'na nispet edildiğidir. Bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "Allah" ve "Esmâ-i Hüsnâ" maddeleri.
6. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 47. Hüseyin Vedad eseri "Kitab el-Hüve" diye anar; eserin künyesi bu kitap için ayrıca doğrulanmamıştır. Hüseyin Vedad'ın Allah ismi ile Hüve arasında yaptığı katman ayrımı, onun kendi yorumudur; kelâm geleneğinin genel görüşü değildir.
7. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 59. Ayeti "Allah'tır… Hüve'den başka ilâh yoktur. O'nundur Esmâ-ü'l Hüsnâ…" diye çevirir.
8. Bu formül, özellikle Eş'arî kelâmında, Allah'ın zâtı ile sıfatları arasındaki ilişkiyi ifade etmek için kullanılmıştır. Bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "Sıfat" maddesi.
9. Bakara 2:255'te "ve lâ yuhîtûne bi-şey'in min ilmihî", Tâhâ 20:110'da "ve lâ yuhîtûne bihî ilmâ" ifadeleri geçer. Her ikisinde de ihâta (kuşatma) kökünden fiil kullanılır.
10. Hüseyin Vedad, a.g.e., s. 28. Hüseyin Vedad sözü "Hadis-i Kudsî" olarak aktarır. Ancak hadis âlimleri bu sözün hadis kaynaklarında sahih bir senedinin bulunmadığını belirtmiştir; bk. Aclûnî, Keşfü'l-hafâ; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa. Söz, tasavvuf geleneğinde yaygındır. Bu kitapta hadis olarak değil, tasavvuf geleneğinde aktarılan bir söz olarak anılmıştır.
11. İdrâk, Arapçada bir şeye yetişmek, ulaşmak demektir. En'âm 6:103'ün tefsirinde, ayetteki olumsuzluğun görmenin kendisine değil, kuşatıcı bir görüşe yönelik olduğu yorumu müfessirler arasında yaygındır. Ahirette ru'yetullah (Allah'ın görülmesi) meselesi kelâmda ayrıca tartışılmıştır; burada o tartışmaya girilmemiştir.
12. İbn Arabî, Fusûsü'l-hikem, Nûh fassı. İbn Arabî'nin tenzih ve teşbih hakkındaki görüşü ve buna yöneltilen eleştiriler için bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "Fusûsü'l-hikem" ve "Teşbih" maddeleri.
13. Bakara 2:115: "Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir." Arapçası "fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh". Allah'a nispet edilen bu tür kelimelerin (haberî sıfatlar) yorumu için bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, "Sıfat" ve "Teşbih" maddeleri.
14. Fussilet 41:53'te "fi'l-âfâkı ve fî enfüsihim" ifadesi geçer. Âfâk, ufuklar, yani dış âlem; enfüs, nefisler, yani insanın iç âlemi demektir.
15. Hadisin Arapçasının son kısmı: "Lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsike." Müslim, Sahîh, Salât 222 (hadis no. 486). Türkçesi bu kitap için yapılmıştır.
16. Müslim, Sahîh, Zikir 61 (hadis no. 2713). Hadiste Peygamber Efendimizin yatarken okunmasını tavsiye ettiği duanın bir bölümüdür. Türkçesi bu kitap için yapılmıştır; duanın başındaki ve sonundaki cümleler kısaltılmıştır.
17. Bakara 2:32. Ayetin tamamı ve bağlamı için birinci ve altıncı bölümlere bakınız.
BÖLÜM 3