04/ 15

ESMÂÜ'L-HÜSNÂ

26 dakikalık okuma

Sonsuz Mânâların İsimlerle Bildirilmesi

Bir isim kötü olabilir mi? İnsanlar arasında olabilir. Bir çocuğa yakışmayan bir ad konur, bir şehre yanlış bir ad verilir, bir topluluk kendine hak etmediği bir unvan seçer. İsmin kötülüğü, sahibine uymamasıdır. Ad bir yerde, sahibi başka bir yerde durur; aradaki boşluğu da çoğu zaman ad taşıyan değil, adı veren kapatmaya çalışır.

Kur'an ilâhî isimlerden söz ederken bu boşluğu baştan kapatan bir sıfat kullanır: hüsnâ. En güzel. Yani yerinde, sahibine tam uyan, eksiği olmayan. Önceki bölümde Hüve'den, isimlerin işaret ettiği fakat kuşatamadığı O'ndan söz ettik. Bu bölümde isimlerin kendisine döneceğiz: Bir zamir olarak gizlenen O, kendini hangi isimlerle bildirmiştir ve bu isimler neden "en güzel" diye anılır?

Soru basit görünür. Ama ardından başka sorular gelir. Güzel isimler kaç tanedir? Sayılabilir mi? Bir isim bir anlam mı taşır, yoksa her bakana başka bir kapı mı açar? İsmi bilen, sahibini ne kadar bilir? Bu bölüm bu soruların etrafında dolaşacak. Cevaplardan çok, soruların doğru sorulmasını önemseyerek.

İlâhî isimler konusunda yazılmış eserlerin sayısı bir kütüphaneyi doldurur. Her biri isimlere başka bir pencereden bakar: kimi dilin, kimi kelâmın, kimi ahlâkın, kimi gönül tecrübesinin penceresinden. Bu bölüm o pencerelerin hepsini açmaya çalışmayacak. Yalnızca bir soruyu diri tutmak istiyor: Bir isim bize O'nu gösterirken, aynı anda neyi gösteremediğini de söylüyor mu?

Güzel isim

Sahibine uyan isimdir

Burada isimler sahibine uymaz

Sahibi isimlere sığmaz

Güzellik buradan başlar

3.1. Esmâü'l-Hüsnâ nedir?

"Esmâ" isim kelimesinin çoğuludur; "hüsnâ" ise ahsen, yani "en güzel" kelimesinin dişil biçimi. Esmâü'l-Hüsnâ, "en güzel isimler" demektir. Tamlama Kur'an'da dört yerde geçer.1 Birini önsözde andık: "En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin." Öbür üçü de aynı gerçeği başka bir bağlamda tekrarlar:

Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur.

— Tâhâ 20:8

De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur."

— İsrâ 17:110

O, vareden, güzel yaratan, yarattıklarına şekil veren, en güzel adlar kendisinin olan Allah'tır.

— Haşr 59:24

Dört ayetin hiçbirinde isimler bir liste olarak sayılmaz. İsimler bir mülk gibi anılır: "O'nundur." İsimlerin sahibi bellidir, sayısı söylenmez. Kur'an isimleri bize verirken önce kime ait olduklarını hatırlatır. Sonra ne yapmamız gerektiğini söyler: O isimlerle O'na yönelmek, O'nu çağırmak.

Tanımın bu ilk hâli bile bir şey öğretir. Esmâü'l-Hüsnâ bir bilgi listesi olmaktan önce bir yöneliş yoludur. Kişi bir ismi öğrenir, ama o isim ona "bunu bil" demekten çok "bununla çağır" der. Kelimenin asıl yeri ansiklopedinin sayfası değil, insanın dudağı ve gönlüdür.

Hüseyin Vedad bu tanıma bir katman ekler. Ona göre en güzel isimler, Allah'ın zâtına dönük olan, zâtına "râci" olan isimlerdir. Allah'ın âlemdeki fiillerinde görünen sayısız "icraat ismi" vardır; Esmâü'l-Hüsnâ, bu icraat isimlerinin bağlandığı ana isimlerdir.2 Bu ayrım onun yorumudur ve kitabın ilerleyen bölümlerinde sık sık karşımıza çıkacak. Onu şimdilik bir ağacın gövdesi ile dalları arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. Dal çoktur, gövde azdır; dalların hepsi gövdeden beslenir.

Bir isim listesi, bir haritaya benzer. Harita olmadan yol bulunmaz. Ama harita da yürümez. Esmâü'l-Hüsnâ'yı bilmek, Allah'ı tanımaya giden yolun haritasını elde tutmaktır. O haritanın üstünde gezinmek de bir iştir; ama ayakları yolda olmayan biri için harita, duvarda asılı bir resim olarak kalır.

Bir de şu var: Kur'an isimleri bize bir tanım cümlesiyle değil, bir hitap içinde verir. "De ki", "O'na dua edin", "O'nundur". İsimler bir ders kitabında tarif edilen kavramlar gibi gelmez; bir konuşmanın içinden gelir. Bu yüzden Esmâü'l-Hüsnâ'yı anlamanın yolu da bir konuşmaya katılmaktan geçer. Konuşmaya katılmayan, konuşulanı not eder. Katılan ise bir gün kendisine de seslenildiğini fark eder. Esmâ bir sözlüğün maddeleri olarak okunduğunda bilgi verir; bir çağrının kelimeleri olarak duyulduğunda insanı yerinden kımıldatır.

İsimler O'nun

Sayısı söylenmedi

Sahibi söylendi

Önce kime ait olduğunu bil

Sonra kaç tane olduğunu sor

3.2. Güzel isimler neyi ifade eder?

Türkçede "güzel" çoğu zaman göze hoş gelen şey için kullanılır. Arapçadaki hüsn kelimesinin alanı daha geniştir; güzel olanı da iyi olanı da kapsar. Güzel bir yüz de hasendir, güzel bir davranış da, yerinde verilmiş bir karar da. Güzellik burada süsten çok yerindeliktir. Bir şey olması gerektiği yerde, olması gerektiği ölçüde durduğunda güzeldir.

Kur'an yaratılış için de bu kelimeyi kullanır:

Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan...

— Secde 32:7

Her şey güzel yaratılmışsa, çirkin dediğimiz şeyler ne olacak? Ayet, bakanın gözündeki çirkinliği inkâr etmez; ama yaratılanın kendi yerinde, kendi ölçüsünde eksiksiz olduğunu söyler. Dikenin dikenliği de güzeldir, gülü korur. Güzelliği süs sanan, dikeni çirkin bulur. Güzelliği yerindelik bilen, dikende gülün bekçisini görür.

İlâhî isimlerin "en güzel" oluşu da buradan anlaşılabilir. Rahmân ve Rahîm isimleri kolayca güzel bulunur. Peki ya Kahhâr, Müntakim, Darr? Kahreden, intikam alan, zarar veren isimlerin güzelliği nerededir? İnsan bu isimleri duyduğunda irkilir. Ama irkilmek de bir bilgidir. Bir dünya düşünelim ki orada zalim hiç durdurulmaz, haksızlığın hiçbir karşılığı yoktur. O dünyada merhamet de anlamını kaybeder. Kahhâr ismi, Rahîm isminin bekçisidir. Biri olmadan öbürü korunamaz.

Peygamber Efendimizin sahih bir sözü bu meseleye ilginç bir yerden dokunur. Kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceğini söylediğinde, biri giyiminin ve ayakkabısının güzel olmasını seven kişiyi sorar. Cevap şudur: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir."3 Güzellik ile kibir burada yan yana konmuştur. Güzeli sevmek kusur değildir; güzelliği kendine mal edip başkasını küçümsemek kusurdur. Güzel isimler de böyledir: Sahibine aittir. İnsan o isimlerin bir izini taşıyabilir, ama izi kendi malı sandığı anda güzellik kibre döner.

Hüseyin Vedad bir uyarıda bulunur: İlâhî isimler kula göre değil, Allah'a göre tefsir edilmelidir; kula göre yapılan tarif yalnızca kelimenin sözlük anlamını verir.4 Bu uyarı, güzelliği kendi ölçümüzle tartma alışkanlığımıza bir sınır koyar. Bizim hoşumuza gidene güzel, gitmeyene çirkin dersek, isimlerin yarısını kabul eder, yarısından kaçarız. Oysa isimler bir bütündür. Güzellikleri de bütünlüklerindedir.

Güzelliği yerindelik olarak düşünmek, insanın kendi hayatına bakışını da değiştirebilir. Başımıza gelen bir zorluk, o anda çirkin görünür. Yıllar sonra geriye bakıldığında, o zorluğun bir yolu açtığı, bir yanlışı durdurduğu, bir dostluğu sınadığı görülür. Olayın kendisi değişmemiştir; bakışın genişliği değişmiştir. Dar bir pencereden bakan, manzaranın bir parçasını görür ve o parçayı bütün sanır. Pencere genişledikçe, çirkin sanılan parçanın bütün içindeki yeri anlaşılır. İlâhî isimlerin güzelliği de çoğu zaman bu genişlemeyle birlikte görünür.

Gülü güzel bulduk

Dikeni çirkin

Gül bir şey demedi

Diken bir şey demedi

Ölçü bizdeydi

Eksik de

3.3. İsimler yalnızca sıfat mıdır?

İslâm düşüncesinde, özellikle kelâm ilminde, üç kavram sık sık yan yana anılır: zât, sıfat ve isim. Zât, kendisinden söz edilendir. Sıfat, o zâtın bir niteliği. İsim ise zâtı bir nitelikle birlikte anan kelime. İlim bir sıfattır; Alîm, bu sıfatla zâtı anan isim. Rahmet bir sıfattır; Rahîm, rahmetle zâtı anan isim.

Bu ayrım bir düşünme düzenidir ve önemlidir. Ama bir soruyu da beraberinde getirir: İsimler yalnızca sıfatların başka bir söyleniş biçimi midir? Eğer öyleyse, "Allah" ismi hangi sıfatı anlatır? Kelâmcıların ve dilcilerin çoğu bu ismi ötekilerden ayrı tutmuştur. Tercih edilen görüşe göre "Allah" lafzı bir kökten türetilmemiş, belli bir niteliği değil, doğrudan zâtı anan bir isimdir.5 Bütün öteki isimler O'na verilir; O, hiçbir isme verilmez. "Rahmân Allah'tır" deriz; "Allah Rahmân'dır" da deriz, ama Allah ismi Rahmân ismine bağlanmaz. Bütün sıfat isimleri bir merkeze doğru akar; merkez, kendisi bir sıfat değildir.

Hüseyin Vedad bu noktada daha keskin konuşur. Ona göre "her isim bir sıfattır" ve bu yüzden kudret-i ilâhiye bir isimle sınırlandırılamaz. Sınırlandırılamadığı için de Kur'an'da zâta Hüve, yani "O" zamiriyle işaret edilmiştir.6 Daha da ileri gider: İsim alıp görünen bütün varlıklar sıfattır.7 Yani bir ağaç da, bir yıldız da, bir insan da ilâhî bir sıfatın görünüşüdür. Bu, bir tasavvuf yolunun varlığa bakışıdır; onu bütün İslâm düşüncesinin görüşü saymamak gerekir. Ama bize düşündürdüğü bir şey var: İsimler yalnızca kitaplarda yazılı kelimeler değildir; dünyada da yazılıdır.

Burada bir inceliği kaçırmamak lazım. İsimler sıfatları anlatır, ama sıfatın kendisi değildir. "Rahîm" kelimesi bir ses ve bir yazıdır. Rahmet ise o sesten önce de, o yazıdan sonra da vardır. İsim, sıfatı bize ulaştıran bir köprüdür. Köprünün üstünde durup "işte karşı kıyı" diyen, karşıya geçmemiştir.

Belki şöyle de söylenebilir: Sıfat, O'nun ne olduğunu değil, bize nasıl göründüğünü anlatır. İlim sıfatı O'nun bilgisini bize tanıtır, ama o bilginin künhünü vermez. Kur'an bunu açıkça söyler: "Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz."8 Sıfatlar ve isimler bizim O'nu tanımamız içindir; O'nu kuşatmamız için değil. Kuşatamadığımız şeyi tanıyabiliriz. Bir insanı tanımak için onun bütün iç dünyasını bilmemiz gerekmez. Ama tanıdığımızı kuşattık sanmak, tanışıklığı bitirir.

Kelâm âlimleri sıfatları ayrıca kısımlara ayırmıştır: zâtı noksanlıktan uzak tutan sıfatlar, zâta bir kemâl nispet eden sıfatlar, âlemdeki fiillerle ilgili sıfatlar. Bu ayrımların ayrıntısı bu kitabın konusu değil. Ama ayrımın kendisi bir şey söylüyor: İsimlerin bir kısmı O'nun ne olmadığını, bir kısmı ne olduğunu, bir kısmı da ne yaptığını anlatır. "Kuddûs" der, her eksikten arındırırız. "Hayy" der, diriliği nispet ederiz. "Rezzâk" der, sofradaki ekmekte bir eli görürüz. Üçü de isimdir; ama her biri insanı başka bir yöne çevirir. Biri susmaya, biri hayrete, biri şükre.

Zât, sıfat, isim

Üç kelime saydık

Bir'i anlatmak için

Üç'e başvurduk

Bir, üçe bölünmedi

Biz bölündük

3.4. İlâhî isimlerin birbirleriyle ilişkisi

Haşr suresinin son üç ayeti, Kur'an'da isimlerin en yoğun biçimde bir arada anıldığı yerlerden biridir. İsimler bir dizi hâlinde, bir nefeste sıralanır:

O, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran, çok kutsal; esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu herşeye geçiren, ulu olan, Allah'tır.

— Haşr 59:23

Bu dizide isimler birbirinden kopuk değildir. Hükümranlık (Melik) kutsallık (Kuddûs) ile birlikte gelir; güç (Azîz) esenlik (Selâm) ile. Sanki her isim bir öncekinin yanlış anlaşılmasını önler. Yalnız "Melik" deseydik, hükümranlığı insanlar arasındaki zorbalık gibi düşünebilirdik. Hemen ardından "Kuddûs" ve "Selâm" gelir: Bu hükümranlık her kusurdan arınmıştır ve esenlik verir.

İsimler arasındaki bu ilişki başka yerlerde çift hâlinde görünür. Hadîd suresinin üçüncü ayeti Allah'ı her şeyden önce ve son, varlığı aşikâr ve mahiyeti gizli olan diye anar (Hadîd 57:3).

Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın. İnsan aklı bunları zıt diye öğrenmiştir. Bir şey hem ilk hem son, hem açık hem gizli olamaz. Ayet bu dört ismi bir arada sayarak, isimlerin tek tek değil, birlikte okunması gerektiğini hatırlatır. Tek başına Zâhir, O'nu görünenle sınırlar. Tek başına Bâtın, O'nu dünyadan koparır. İkisi birlikte okununca bir denge kurulur: Her yerde görünür, hiçbir yerde kuşatılmaz.

İsimler arasında bir öncelik ilişkisi de vardır. Buhârî'nin aktardığı bir hadise göre Allah yaratmayı dilediğinde katındaki kitaba şunu yazmıştır: "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir."9 Gazab da ilâhî bir sıfattır; inkâr edilmez. Ama rahmet önde yürür. İsimler bir orduya benzetilirse, rahmet öncü birliktir. Celâl isimleri de vardır, ama cemâlin önüne geçmez.

Hüseyin Vedad bu ilişkiye "tâbiiyet" der. Ona göre Allah isimlerini isimlerine tâbi kılmıştır; bütün isimler birbirine bağlıdır ve hepsi Allah ismine tâbidir. Hangi ismin hangi isme bağlı olduğunu ise tam olarak Allah bilir.10 Bu son cümle önemlidir. İsimler arasındaki ilişkiyi düşünebiliriz, sezebiliriz, bazı bağları görebiliriz; ama haritanın tamamı bizde değildir.

İsimler bir cümlenin kelimeleri gibidir. Bir kelimeyi cümleden çıkarıp tek başına okursak anlamı daralır, bazen ters döner. "Affetmez" kelimesini bir cümleden koparırsak korkunç bir hüküm olur; "Zulmü affetmez, tövbeyi affeder" cümlesinde ise adaletin ve merhametin bir arada nefes aldığını görürüz. İlâhî isimleri tek tek ezberleyen, kelimeleri bilir. Birlikte okuyan, cümleyi duyar.

Bir isim söyledim

Öbürü sustu

Sustuğu için yok sandım

Rahmet konuşurken

Adalet dinliyordu

Adalet konuşurken

Rahmet bekliyordu

3.5. İsimlerin kaynağı ve birliği

İsimler çoktur. Kaynakları birdir. Tâhâ suresindeki ayet bu iki gerçeği aynı cümlede söyler: "Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur." Önce birlik gelir, sonra çokluk. Tevhid cümlesi isimlerden önce durur. İsimler tevhidin üstüne kurulur, tevhid isimlerin üstüne değil.

Bu sıralama bir yanlış anlamayı önler. İsimleri çok görmek, insanı bazen çok tanrı varmış gibi düşünmeye götürmüştür. Eski dinlerin bir kısmında bereketin, savaşın, denizin, aşkın ayrı ayrı tanrıları vardır. İnsan, gördüğü her gücü ayrı bir sahibe bağlamıştır. Kur'an aynı güçleri tanır, ama hepsini bir sahibin isimleri olarak tanır. Bereket de, kudret de, sevgi de bir'den gelir. İsimler, birliğin çokluk içinde kaybolmadan görünmesinin yoludur.

İsrâ suresinin ayeti bu birliği başka bir yerden hatırlatır. Müşrikler, Peygamber Efendimizin "Allah" ve "Rahmân" diye dua ettiğini duyunca, onun iki ayrı ilâha seslendiğini sanmışlardı.11 Ayet cevap verir: "İster Allah deyin, ister Rahmân deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." İsimler farklıdır. Çağrılan aynıdır. Hangi kapıdan girilirse girilsin, ev birdir.

Hüseyin Vedad bütün isimlerin toplandığı ismi "ism-i câmi" olarak anar: Allah ismi.12 Ona göre bütün isimler Allah'ın birliğinde toplanır ve tevhidde birleşir. Bu fikir, Kur'an'daki "bir ve kahhâr olan Allah" ifadesine dayanır; Hüseyin Vedad bu ifadeyi isimlerin birleşmesi olarak okur.13 Biz bu okumayı bir benzetmeyle düşünebiliriz: Bir ırmak denize döküldüğünde adını kaybeder. Kollar, dereler, çaylar ayrı ayrı adlarla akar; denizde hepsi su olur. Esmâ, adlarıyla akan ırmaklardır. Allah ismi, onların döküldüğü denizdir. Hüve ise denizin de ötesinde, suya su diyenin bile söyleyemediği yerdir.

İnsan bu birliği kendi içinde de arar. Kişi gün içinde birçok hâle girer: kızar, sever, korkar, umutlanır. Her hâli ayrı bir insan gibidir. Ama akşam olup başını yastığa koyduğunda, bütün bu hâllerin tek bir insanda geçtiğini bilir. İnsanın kendi birliğini bulması, ilâhî isimlerin birliğini sezmesinin bir aynası olabilir. Dağınık insan, isimleri de dağınık görür. Toparlanan insan, isimlerde de bir toplanma görür.

Bu yüzden tevhid yalnızca bir inanç cümlesi değil, bir toparlanma hâlidir. "Lâ ilâhe illallah" diyen kişi, önce dışarıdaki çokluğu bir'e bağlar. Sonra, eğer cümle içine işlerse, kendi içindeki dağınıklığı da bir merkeze çeker. Korkuları, arzuları, umutları tek tek birer ilâh gibi kendisini yönetmeye çalışan insan, tevhid cümlesinde bunların hiçbirinin son söz sahibi olmadığını hatırlar. İsimlerin birliği, insana kendi parçalarının da bir sahibi olduğunu söyler.

Dereler adıyla aktı

Deniz bir şey sormadı

Hangi dereden geldin, demedi

Tuzu aynıydı hepsinin

Varınca

3.6. Esmâ neden 99 isimle anılır?

Doksan dokuz sayısı, ilâhî isimlerle birlikte en çok bilinen sayıdır. Tespihlerin taneleri, levhaların düzeni, çocukluktan beri kulağımıza gelen sayım bu sayının etrafında şekillenmiştir. Sayının kaynağı, Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bir hadistir. Buhârî ve Müslim bu hadisi aktarır:

Allah'ın yüzden bir eksik olarak doksan dokuz ismi vardır. Bu isimleri kim sayarsa cennete girer.

— Buhârî, Şürût 18; Tevhîd 1214

Hadisteki ifade dikkat çekicidir: "yüzden bir eksik." Sayı bir tamamlanmışlık olarak değil, bir eksiklikle birlikte söylenir. İfade sayıyı pekiştirir; ama okuyan için bir şey daha söyler: Sayılan isimler, bir tamlığın bir eksiğidir. Yüz'e varılmaz.

Hadiste "saymak" diye çevrilen kelime ahsâ fiilidir. Bu fiil saymak, ezberlemek, kuşatmak, gereğini yerine getirmek anlamlarına gelir. Buhârî'nin bu kelimeyi "ezberledik" diye açıkladığı aktarılır.15 Âlimler ise yalnız ezberin yetmeyeceğini, isimlerin anlamını kavramanın ve onlara göre yaşamanın da bu "sayma"ya dahil olduğunu söylemiştir. Sayı ile sayma arasında bir fark vardır: Sayı bir rakamdır; sayma bir iştir.

Doksan dokuz ismin tek tek sayıldığı liste ise Buhârî ve Müslim'de yer almaz. Liste Tirmizî ve İbn Mâce'nin aktardığı bazı rivayetlerde bulunur ve iki listedeki isimler birbirinden farklıdır. Hadis âlimlerinin bir kısmı listenin Peygamber Efendimizin sözüne ait olmadığını, râviler tarafından eklendiğini düşünmüştür.16 Yani doksan dokuz sayısı sağlam bir rivayetle gelmiştir; ama hangi doksan dokuz isim olduğu kesin değildir. Bu, bir rahmet gibi de okunabilir: Elimize bir sayı verilmiş, ama sayının içini doldurmak bize bırakılmıştır. Âlimler Kur'an'ı ve sünneti tarayarak yüzlerce isim tespit etmişlerdir.

Hüseyin Vedad bu konuda sert bir hüküm verir ve 99 sayısının "hiçbir yerde geçmediğini", hiçbir hadis rivayetinde bu rakamla ifade edilmediğini söyler.17 Bu hüküm, yukarıdaki rivayetler karşısında doğru değildir; sayı Buhârî ve Müslim'in sahih rivayetlerinde açıkça geçer. Ancak onun asıl kaygısı başka bir yerdedir ve o kaygıda haklıdır: Allah'ın isimlerini herhangi bir sayıyla sınırlandırmak doğru olmaz. Kendi ifadesiyle, 99 sayısı "Allah'ın ancak 99 esmâsı vardır" şeklinde anlaşılmamalıdır; bu sayı, isimlerin en az bu kadarını anarak Allah'ı kabul ve ikrar etmekle ilgilidir.18

O hâlde doksan dokuz neden? Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Ama sayının kendisi bir şey öğretebilir. Doksan dokuz, yüze bir kala durur. Tamamlanmaya en yakın yerde, tamamlanmadan. İnsanın isimlerle kurduğu ilişki de böyledir. Ne kadar çok isim bilse, bir ismi eksik kalır. O eksik isim, çoğu zaman onun en çok aradığıdır.

Tespih elde döner ve sonunda başa gelir. Taneler bitmez; çünkü ip bir halkadır. Doksan dokuzuncu taneden sonra ilk taneye dönülür. Bu dönüş, bir başarısızlık değil, bir yeniden başlamadır. Belki doksan dokuz sayısının en güzel yanı da budur: Bitirilmek için değil, yeniden başlanmak için sayılır. Sayı ilerler, ama yol dönerek ilerler. Her turda aynı isimler söylenir; her turda söyleyen biraz daha başka biridir.

Doksan dokuz saydık

Yüze bir kaldı

Eksik olanı

Sayı tamamlamaz

Arayan tamamlar

Ya da aramak

3.7. İlâhî isimler sayılarla sınırlandırılabilir mi?

Kur'an, Allah'ın sözlerinin tükenmezliğini anlatırken insanın elindeki en büyük ölçüleri getirir ve onların yetersizliğini gösterir:

Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi.

— Lokmân 31:27

Ayetteki "sözler" (kelimât), doğrudan isimler değildir.19 Ama ayetin söylediği, isimler için de düşünülebilir. Bütün ağaçları kalem, bütün denizleri mürekkep yapsak, yazacağımız şey bitmeyecekse, Allah'ı anlatan isimler nasıl bir sayıda durabilir?

Peygamber Efendimizin bir duasında bu soruya bir işaret vardır. Dua eden kişi Allah'tan, O'nun kendini adlandırdığı, kitabında indirdiği, kullarından birine öğrettiği ya da gayb ilminde kendine sakladığı her isim hakkı için ister.20 Bu duada isimler dört kısma ayrılır ve dördüncüsü bizim bilgimizin dışında kalır. Saklı isimler vardır. Hiçbir listede, hiçbir kitapta yazılmamıştır.

Hüseyin Vedad bu duanın ruhunu kendi kitabında da taşır. Ona göre bu âlemde görünmüş isimlerin izlerinden bilgimiz olabilir, ama henüz görünmemiş sayısız isim hakkında bilgimiz olamaz. Bu yüzden onun çevresinde dua şöyle yapılır: "Bildiğimiz ve bilmediğimiz isimlerinle sana sığınırız."21 Bu cümlede bir tevazu var. İnsan bildiğiyle çağırır, ama bilmediğinin de var olduğunu kabul eder. Bilgisinin sınırını, çağrısının sınırı yapmaz.

Sayının bir faydası vardır: Tutunacak bir yer verir. Sonsuz bir denizin önünde duran insan ne yapacağını bilemez; doksan dokuz taneli bir tespih ise eline sığar. Sayı, sonsuzun insana uzatılmış bir eli gibidir. Ama o eli tutan, elin sahibini o elden ibaret sanmamalıdır. Bir ağaç bize bir yaprak uzatır; yaprak ağacın tamamı değildir. Yaprağı tutarız, ağacı hatırlarız.

Sayıyla sınırlandırmanın bir tehlikesi daha var. Sayılan şey bitirilebilir sanılır. Doksan dokuz ismi okuyup bitiren kişi, bir iş tamamladığını düşünebilir. Oysa isimler bir okuma listesi değil, bir ömür boyu girilip çıkılan odalardır. Her girişte oda biraz daha büyür. Biten, okumaktır; isimler bitmez.

Bu yüzden tasavvuf geleneğinde isimlerle kurulan ilişki çoğu zaman bir "sayı" değil bir "devam" olarak anlatılır. Bir isim bir gün, bir ay, bir ömür boyunca tekrar tekrar anılır. Tekrar, aynı yere dönmek gibi görünür; ama her dönüşte insan biraz daha içeride durur. Bir kuyunun ipini çekmeye benzer. Kova aynı kovadır, kuyu aynı kuyudur; ama her çekişte ip biraz daha uzar ve su biraz daha aşağıdan gelir. Bunun ayrıntısını zikir bölümünde konuşacağız. Burada yalnızca şunu söyleyelim: Sayı, isimlerin sınırı değil, insanın onlara tutunma biçimidir. Tutunduğumuz yerin sınırı, tutunduğumuz şeyin sınırı değildir.

Ağaçlar kalem oldu

Denizler mürekkep

Yazdık

Ağaçlar bitti

Denizler kurudu

Söz bitmedi

Biz bittik

3.8. Bir ismin birden fazla mânâ taşıması

Arapçada bir kök, bir kuyunun ağzı gibidir; içinden birçok kova su çekilir. "Rab" kelimesi buna iyi bir örnektir. Sözlüklerde sahip, efendi, terbiye eden, besleyip büyüten, ıslah eden anlamları sayılır. Fâtiha'nın başında "Âlemlerin Rabbi" dediğimizde bu anlamların hepsi aynı anda orada durur. Allah âlemlerin sahibidir; onları besleyip büyütür; onları terbiye eder, yani her birini kendi kemâline doğru yürütür. Tek bir Türkçe kelime bu anlamların hepsini taşıyamaz. Bu yüzden mealler çoğu zaman "Rab" kelimesini çevirmeden bırakır.

"Hak" ismi de böyledir. Hem gerçek, hem doğru, hem hak edilen, hem sabit olan. Allah'a "el-Hak" dediğimizde O'nun gerçekliğini de, doğruluğunu da, herkese hakkını verişini de anarız. Rahmân ve Rahîm isimleri aynı kökten gelir, ama âlimler aralarında bir fark görmüştür: Rahmân, rahmetin her şeyi kuşatan genişliğini; Rahîm, o rahmetin özel bir yakınlıkla yönelişini anlatır.22 Bir kök, iki isim; iki isim, sayısız ton.

Bir ismin birden çok anlam taşıması yalnızca dilin zenginliği değildir. Aynı isim, farklı insanlarda farklı tecelli eder. Hüseyin Vedad bunu Hz. Mûsâ ile Firavun örneği üzerinden anlatır. Onun yorumuna göre ikisi de aynı kaynaktan bir ilham almış, ama o ilham Mûsâ'da rahmet, Firavun'da zahmet olmuştur. Çünkü Mûsâ kendi varlığını Hakk'ın varlığı karşısında silmiş, Firavun ise "Sizin en yüce rabbiniz benim" diyerek haddi aşmıştır.23 Bu yorumun ayrıntısı Hüseyin Vedad'ındır. Ama gösterdiği gerçek herkesin tecrübesine açıktır: Aynı güç, alçakgönüllü bir insanda hizmete, kibirli bir insanda zulme dönüşebilir. Aynı bilgi bir kalpte nur, öbür kalpte perde olur.

Rahmet ile zahmet arasında Türkçede yalnızca iki harf fark vardır. Hüseyin Vedad da bu iki kelimeyi yan yana kullanır: "İman olmayınca rahmet zahmete döner."24 Yağmur aynı yağmurdur; tarlaya rahmet, damı akan eve zahmettir. Fark yağmurda değil, yağmuru karşılayandadır. İlâhî isimlerin birden çok mânâ taşıması, bir yönüyle bizim onları nasıl karşıladığımıza bağlıdır.

Bu, isimlerin anlamının bize göre değiştiği anlamına gelmez. İsim sabittir; yansıması değişir. Bir ışık bir aynaya düştüğünde parlar, bir duvara düştüğünde gölge bırakır. Işık aynı ışıktır. Ayna olmak ya da duvar olmak ise, belki insanın kendi elindeki tek şeydir.

Bu, insanın isimler karşısında edilgen olduğu anlamına da gelmez. Aynayı parlatmak bir emektir. Duvar da bir gün pencereye dönüşebilir. Mûsâ'nın kendi varlığını Hakk'ın varlığı karşısında silmesi, bir yeteneğin değil bir tercihin sonucudur. İsimlerin insanda rahmet olarak mı zahmet olarak mı görüneceği, büyük ölçüde insanın kendini nasıl konumlandırdığına bağlıdır. Kendini merkeze koyan, her ismi kendine göre bükmeye çalışır; isim bükülmez, insan kırılır. Kendini kenara çeken ise isimlerin önünde bir boşluk açar. O boşluk, isimlerin kendi mânâsıyla dolabileceği yerdir.

Rahmet ile zahmet

İki harf ayrı

Aynı yağmur

Biri tarlaya düştü

Biri yıkık dama

Yağmuru suçlamadık

Damı onarmadık da

3.9. İsimlerin zamana ve tecelliye göre idraki

Rahmân suresinde, yaratılmışların hepsinin O'na muhtaç olduğu söylendikten sonra kısa bir cümle gelir:

Göklerde ve yerde olan kimseler her şeyi O'ndan isterler; O her an kainata tasarruf etmektedir.

— Rahmân 55:29

Ayetin Arapçasındaki ifade, "O her gün bir iştedir" diye de çevrilir.25 Allah'ın isimleri değişmez; ama tecellileri her an yenidir. Dün sabah doğan güneş ile bu sabah doğan güneş aynı güneştir; ışığın düştüğü dünya ise aynı değildir. Bir isim her an yeni bir duruma, yeni bir ihtiyaca, yeni bir kalbe yönelir.

İnsan da isimleri zamanla başka türlü idrak eder. Çocukken "Rezzâk" ismini duyan biri, onu sofradaki ekmekle bağdaştırır. Yıllar geçer, bir dost, bir söz, bir sabır da rızık olarak görünmeye başlar. Gençlikte "Sabûr" ismi bir uzaklık gibidir; ömür ilerledikçe insan beklemenin de bir ilâhî isimden pay olduğunu fark eder. İsim aynı kalır. Onu duyan kulak, yaşadıkça başka bir kulak olur.

Hüseyin Vedad bu fikri kendi yolunun diliyle geliştirir. Ona göre Allah'a atfedilen isimlerin mânâları sınırsızdır ve her geçen zamanda Esmâü'l-Hüsnâ yeni bir mânâ taşır; her zamanda isimlerin yeni ve daha ileri bir idraki olur. Kendi kitabında da "bu zamanla ilgili anlayışı" yazdığını söyler.26 Hüseyin Vedad bu idrakin her zamanın bir "risâlet noktası"na, yani o zamanın manevî önderine bağlı olduğunu da düşünür.27 Bu son kısım onun yolunun kendine özgü bir öğretisidir ve kitabın ilerleyen bölümlerinde, İsm-i Azam ve Hakikat-i Muhammediye konuşulurken tekrar karşımıza çıkacak. Burada şunu not etmek yeter: İsimlerin mânâsının zamanla açıldığı fikri birçok gönül ehlinde ortaktır; bu açılmanın kime ve nasıl bağlandığı ise yollar arasında farklılık gösterir.

Zamana göre idrak, bir tehlikeyi de taşır. "Her zamanın yeni bir mânâsı var" diyerek, isimleri kendi çağımızın heveslerine göre yeniden tanımlamaya kalkabiliriz. Önsözde andığımız ayetteki "eğrilik" uyarısı burada da geçerlidir. Yeni bir mânâ, eski mânâyı silmez; onun üstüne bir kat ekler. Kök aynı kalır, dallar uzar. Dalı kökten koparıp "işte yeni ağaç" diyen, yeni bir ağaç değil, kuru bir dal elde eder.

İsimlerin zamana göre idraki için bir ölçü aranıyorsa, belki şu söylenebilir: Yeni bir anlayış, insanı daha alçakgönüllü yapıyorsa köke bağlıdır; daha kibirli yapıyorsa kökten kopmuştur. Gerçek bir idrak, "ben artık biliyorum" dedirtmez; "daha önce ne kadar az bildiğimi şimdi görüyorum" dedirtir. Zaman geçtikçe isimlerin bize daha büyük görünmesi, onları daha iyi anladığımızın işaretidir. Küçüldüklerini sandığımız gün, aslında biz büyüdüğümüzü sanmışızdır.

Aynı isim

Çocukken bir ekmekti

Gençken bir kapı

Yaşlanınca bir sabır

İsim değişmedi

Ben üç kere değiştim

Üçünde de o isim vardı

3.10. İsmin bilgisi ile hakikatinin idraki

İmam Gazzâlî'nin ilâhî isimler üzerine yazdığı el-Maksadü'l-esnâ adlı eser, bu alanda en çok okunan kitaplardan biridir. Gazzâlî bu kitapta her ismi açıklarken bir soru daha sorar: Kul bu isimden ne pay alabilir?28 Rahîm ismini bilen merhametli olmaya, Settâr ismini bilen başkalarının kusurunu örtmeye, Halîm ismini bilen öfkesini tutmaya çağrılır. İsmin bilgisi, ismin bir izini insanda taşımaya davettir. Tasavvuf geleneği bunu "ilâhî ahlâkla ahlâklanmak" olarak ifade etmiştir.

Burada bilgi ile idrak arasındaki fark belirginleşir. Bilgi, ismin anlamını bilmektir. İdrak, o anlamın insanın içinde bir karşılık bulmasıdır. Ateş kelimesini bilen yanmaz. Ateşe elini yaklaştıran, kelimeyi değil ateşi bilir. Settâr isminin "kusurları örten" anlamına geldiğini bilmek bir bilgidir. Bir insanın hatasını gördüğü hâlde onu teşhir etmeyen biri, o ismi bir parça idrak etmiştir. Bu idrak bir sözlükten öğrenilmez; bir anda, bir seçimde, bir susuşta yaşanır.

İdrakin bir başka yüzü daha var. İsimlerin hakikatini idrak etmek, kendi küçüklüğümüzü de idrak etmektir. Gazzâlî'nin dediği gibi kul isimlerden pay alır; ama pay, bütün değildir. Merhametli bir insan Rahîm olmaz; Rahîm'in rahmetinden bir damlayı taşır. Bu damlayı deniz sanan, payı mülk sanır. Mülk sanılan pay, sahibinden koparılmış bir emanet gibidir; elde tutulur ama sıcaklığını kaybeder. Hüseyin Vedad'ın bir cümlesi bu dengeyi kurar: İnsanda bütün güzellikler açılsa bile, bütün zevk ve neşeler Hakk'a ait olduğundan, insan Hakk'a karşı yine sıfırdır.29 Sıfır, burada bir yok sayış değil, bir yer açıştır. Sıfır kendinden bir şey katmaz; ama önüne bir rakam geldiğinde onu büyütür.

İdrakin bir ölçüsü de davranıştır. İsimleri anlatan çok kişi vardır; onları taşıyan azdır. Bir insanın Allah'ın isimleri hakkında söyledikleri bir gün unutulur, ama o isimlerden birinin izini taşıdığı bir an, tanık olanın hafızasında kalır. Bir annenin uykusuz bekleyişinde Rahîm'in, bir dostun sırrı saklayışında Settâr'ın, bir yaşlının şikâyetsiz bekleyişinde Sabûr'un bir yansıması görülür. Bu insanların çoğu bu isimlerin anlamını kitaplardan okumamıştır. Ama isimler onların hayatında okunur hâle gelmiştir. Bilgi bazen idrake yol açar; bazen de idrak, bilgiyi beklemeden yaşanır.

İsimlerin hakikatini idrak etmenin ilk adımı, onları bilmediğimizi bilmektir. İsimlerin anlamını sözlükten okuyabiliriz; hakikatlerini ise ancak o isimlerin bizde nasıl yankılandığına bakarak sezebiliriz. Bir isim bir gün içimizde bir merhamet, bir sabır, bir utanç, bir sevinç olarak belirdiğinde, o ismi biraz daha tanırız. Tanıdıkça da ne kadar az tanıdığımızı fark ederiz.

Bu bölümün başında bir isim kötü olabilir mi diye sormuştuk. Şimdi sorunun öbür yüzü görünüyor: Bir isim güzelse, onu taşıyan da güzelleşir mi? İlâhî isimler O'na aittir ve O'nda eksiksiz güzeldir. Bizde ise bir iz, bir yansıma, bir davet olarak bulunur. Davete icabet eden, ismin güzelliğinden bir pay alır. Ama o payı da güzel kılan, payın kendisi değil, payı verenin hatırlanmasıdır.

İsmin anlamını okudum

Bildim

Bir gün biri hatasını sakladı benden

Ben de onun hatasını sakladım

O gün o ismi

İlk defa okudum

Tefekkür

Temel soru: Sonsuz olan, sınırlı sayıdaki isimlerle ne ölçüde anlatılabilir?

• Bir ismi "güzel" bulmanın ölçüsü bizde midir, ismin kendisinde mi? Korktuğumuz isimlerin güzelliğini nerede arıyoruz?

• İsimleri tek tek ezberlemek ile birlikte okumak arasındaki fark, insanın kendi hayatını okuyuşunda nasıl bir karşılık bulur?

• "Yüzden bir eksik" ifadesinde eksik kalan, isimler midir, sayan mı?

• Bildiğimiz isimlerle çağırırken, bilmediğimiz isimlere karşı nasıl bir edep taşıyabiliriz?

• Aynı isim bir insanda rahmet, öbüründe zahmet oluyorsa, ben ayna mıyım, duvar mı?

• Hayatımın farklı dönemlerinde aynı ismi nasıl farklı duydum? Bugün hangi isim bana en yakın, hangisi en uzak?

• Bir ismin bilgisini taşıyorum; o ismin izini de taşıyor muyum?

Notlar

1. A'râf 7:180, İsrâ 17:110, Tâhâ 20:8, Haşr 59:24. Hüsnâ, Arapçada "en güzel" anlamındaki ahsen kelimesinin dişil biçimidir; çoğul "esmâ" ile sıfat uyumu bu biçimi gerektirir. Ayetler Diyanet İşleri meali ile verilmiştir.

2. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 19 ve 37. Hüseyin Vedad'ın ifadesiyle Esmâü'l-Hüsnâ, "fiili icraat isimlerinin bağlı olduğu zâtîyet isimleri"dir. İcraat isimleri ile zâtiyet isimleri arasındaki bu ayrım onun yorumudur.

3. Müslim, Îmân 147 (Fuad Abdülbâkî numarasıyla 91). Hadis, Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet edilmiştir.

4. Hüseyin Vedad, s. 15: "Esma-i ilâhîye'nin kula göre değil, Allah'a göre tefsir ve anlatımı esastır. Çünkü kula göre tarif yapıldığı zaman, sadece o kelimenin lügat mânâsı anlatılmış olur."

5. Bekir Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ", TDV İslâm Ansiklopedisi. Allah lafzının türetilmiş (müştak) mi, türetilmemiş (câmid) mi olduğu dilciler arasında tartışılmıştır; maddede tercih edilen görüş, bu ismin belli bir kök anlamı taşımayan ve zâta mahsus bir isim olduğudur.

6. Hüseyin Vedad, s. 46: "Her isim bir sıfattır. Onun için kudret-i ilâhiye isim ile tahdit edilemez. Tahdit edilemediği için de Hüve işaret edilmiştir."

7. Hüseyin Vedad, s. 46.

8. Tâhâ 20:110.

9. Buhârî, Bed'ü'l-halk 1 (hadis no. 3194); ayrıca no. 7404. Hadis Ebû Hüreyre'den rivayet edilmiştir.

10. Hüseyin Vedad, s. 1 ("isimlerini de isimlerine tâbi kılmış") ve s. 47 ("bütün bu isimleri de birbirine tâbi kılmıştır... hangisinin hangi isme bağlı olduğunu tam olarak Allah bilir").

11. Ayetin bu bağlamda indiği tefsirlerde aktarılır. Rivayetin ayrıntıları tefsirler arasında farklıdır; burada yalnızca ayetin cevap verdiği soru anılmıştır.

12. Hüseyin Vedad, s. 27.

13. Hüseyin Vedad, s. 37. "Bir ve kahhâr olan Allah" ifadesi Kur'an'da birkaç yerde geçer (örneğin Ra'd 13:16, İbrâhîm 14:48, Mü'min 40:16). Bu ifadeyi "isimlerin birleşmesi" olarak okumak Hüseyin Vedad'ın yorumudur.

14. Buhârî, Şürût 18 (no. 2736) ve Tevhîd 12 (no. 7392); Müslim, Zikir 5-6 (no. 2677). Metin Buhârî'nin Türkçe çevirisinden alınmıştır. Hadis, Kütüb-i Sitte'nin öteki eserlerinde ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde de geçer (Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ", TDV İslâm Ansiklopedisi).

15. İbn Hacer, Fethü'l-bârî, Tevhîd 12 şerhi: Buhârî'nin ahsaynâhu kelimesini "hafiznâhu", yani "onu ezberledik" diye açıkladığı aktarılır.

16. Tirmizî, Daavât 82; İbn Mâce, Duâ 10. İki listenin isimleri birbirinden farklıdır ve toplandığında yüz yirmi beşe ulaşır. Listelerin râvi eklemesi (idrâc) olduğu görüşü için bkz. Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ", TDV İslâm Ansiklopedisi.

17. Hüseyin Vedad, s. 6. Hüseyin Vedad ayrıca hadisin yalnız Ebû Hüreyre'den geldiğini ve bu yüzden "haber-i vâhid" olduğunu söyler. Hadisin Ebû Hüreyre'den rivayet edildiği doğrudur; ancak sayı, Buhârî ve Müslim'in sahih rivayetlerinde "yüzden bir eksik" ifadesiyle açıkça geçer.

18. Hüseyin Vedad, s. 7.

19. Lokmân 31:27; benzer bir ifade Kehf 18:109'da da geçer. Ayetlerdeki kelimât kelimesi müfessirlerce Allah'ın sözleri, ilmi ve takdirleri olarak açıklanmıştır. Bunu isimlerin sınırsızlığına uygulamak bir yorumdur.

20. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 391, 452; Hâkim, el-Müstedrek, I, 509. Duanın bu kısmı Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet edilir. Dua metni burada özetlenmiştir; kaynak bilgisi için bkz. Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ", TDV İslâm Ansiklopedisi.

21. Hüseyin Vedad, s. 39 ve 42.

22. Bu ayrım tefsir ve esmâ şerhlerinde yaygındır; ayrıntılar âlimler arasında farklılık gösterir. Gazzâlî de el-Maksadü'l-esnâ'da aynı kökten gelen isimlerin anlamca farklı olduğunu savunur.

23. Hüseyin Vedad, s. 32-33. Firavun'un sözü: Nâziât 79:24. Mûsâ ile Firavun'un "aynı ilhamı" aldığı fikri Hüseyin Vedad'ın yorumudur; Kur'an'da böyle bir ifade yoktur.

24. Hüseyin Vedad, s. 38.

25. Ayetin Arapçası külle yevmin hüve fî şe'n'dir; kelimesi kelimesine "O her gün bir iştedir" anlamına gelir. Diyanet meali ifadeyi "her an kainata tasarruf etmektedir" diye açar.

26. Hüseyin Vedad, s. 17-18.

27. Hüseyin Vedad, s. 17 ve 27.

28. Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ", TDV İslâm Ansiklopedisi; Gazzâlî'nin eseri hakkında. Gazzâlî'nin tam adıyla el-Maksadü'l-esnâ fî şerhi meâni esmâillâhi'l-hüsnâ.

29. Hüseyin Vedad, s. 41.

İKİNCİ KISIM