ARZÛ-YI İLÂHÎ
Varlığın Meydana Gelişindeki Murat
Birinci kısımda ismin kendisine baktık: ne anlattığına, neyi gizlediğine, hangi O'na işaret ettiğine. Şimdi bakışımızı çeviriyoruz. İsimler bir kitabın sayfasında durmaz; dünyada yürür. Bir tohumun çatlayışında, bir nehrin yatağını bulmasında, bir çocuğun ilk sözünde isimler iş başındadır. İkinci kısım bu yürüyüşü izlemek istiyor: isimden varlığa.
Bu yürüyüşün başında bir soru durur. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan neden yaratır? Eksiği olmayan neden ister? İnsan bir şeyi eksik olduğu için ister. Aç olduğu için yemek, yalnız olduğu için dost, korktuğu için güven arar. Bizim bildiğimiz arzu, bir boşluğun sesidir. Peki boşluğu olmayanın arzusu ne demektir?
Hüseyin Vedad'ın kitabında bir ifade sık sık geçer: arzû-yı ilâhî, ilâhî arzu. Ona göre âlemler, Allah'ın "arzu buyurduğu isimler" ile meydana gelmiştir.1 Bu ifade ilk duyuşta insanı tedirgin edebilir. Arzu kelimesi bizim dilimizde heves, istek, hatta bazen nefsin çekişi anlamına gelir. Allah için böyle bir kelime kullanılabilir mi? Bu bölüm bu tedirginlikle başlıyor ve onu atlamadan, içinden geçerek ilerlemek istiyor.
İnsan eksik olduğu için ister
O eksik olmadan diledi
Bizim arzumuz bir boşluktan
O'nun dilemesi bir doluluktan
Taşan su
Kabı aramaz
4.1. Arzu ile irade arasındaki ilişki
"Arzu" kelimesi Farsçadan gelir; istek, dilek, özlem demektir. "İrade" ise Arapçadır ve bir şeyi kastetmek, yönelmek, dilemek anlamına gelir. Kelâm ilminde irade, Allah'ın sıfatlarından biridir: Mümkün olan şeylerden birini, olabilecek birçok hâl arasından seçip belirleyen sıfat.2 Bir şey olabilir de olmayabilir de; şu zamanda da olabilir, başka zamanda da; şu biçimde de, başka biçimde de. İrade, bu olabilirlikler arasında birini tayin eder.
İnsanın iradesi ile Allah'ın iradesi aynı kelimeyle anılır, ama aynı şey değildir. İnsan isterken bir eksikliği gidermek ister. Allah'ın dilemesi ise bir eksiklikten doğmaz. Kur'an bunu İhlâs suresinde bir isimle söyler:
Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır.
— İhlâs 112:2
Ayetin Arapçasındaki isim Samed'dir. Her şeyin kendisine yöneldiği, kendisinin hiçbir şeye yönelmeye muhtaç olmadığı. O hâlde ilâhî arzu, bizim bildiğimiz anlamda bir ihtiyaç olamaz. Hüseyin Vedad'ın "arzu" dediği şeyi, kelâmcıların "irade" ve "meşîet" dediği şeyin gönül diliyle söylenişi olarak okumak daha doğru olur.
Hüseyin Vedad bu arzunun kaynağını da adlandırır: Ona göre Allah'ın arzularının meydana gelmesindeki murat, "kendisinden kendisine olan aşkından" doğmaktadır ve bu, Vedûd isminin bir görünüşüdür.3 Bu cümle önemli bir kapı açar. İlâhî arzu bir eksiklikten değil, bir sevgiden doğar. Sevgi de bir şeyi elde etmek için değil, var olanı açığa çıkarmak için ister. Bir ana çocuğunu sevdiği için onu doyurmak ister; açlıktan değil, doluluktan. Bir şair içindeki bir mânâyı söze dökmek ister; söylemezse eksilmez, ama söylemek ister.
Kelimelerin yetersizliği burada yine kendini gösteriyor. "Arzu" dediğimizde ihtiyaç akla geliyor; "irade" dediğimizde soğuk bir karar. Belki ikisinin arasında bir kelime aramak gerekiyor: murat. Murat, hem dileği hem de kastedilen anlamı anlatır. "Muradım şu" diyen, hem ne istediğini hem de ne demek istediğini söyler. Bu bölümün alt başlığındaki "murat" kelimesi bu yüzden seçildi. Varlığın meydana gelişinde bir istek vardır; ama bu istek aynı zamanda bir anlamdır. Varlık, ilâhî bir muradın hem gerçekleşmesi hem de söylenişidir.
Bu ayrımın insan için de bir karşılığı var. İnsanın arzuları çoğu zaman eksiklikten doğar ve bunda bir utanç yoktur; yaratılmış olmanın tabiatı budur. Ama insan bazen eksiklikten değil, doluluktan da ister. Bir dostuna yardım etmek ister, karşılığında bir şey beklemeden. Bir güzelliği paylaşmak ister, kendisi ondan bir şey kaybetmeden. Bir bilgiyi öğretmek ister, öğrettiği için bilgisi azalmadan. Bu istekler, insanın arzuları arasında ilâhî muradı en çok andıranlardır. Bir boşluğu doldurmak için değil, bir taşkınlığı akıtmak için. İnsanın olgunlaşması, arzularının kaynağının yavaş yavaş eksiklikten doluluğa kayması olarak da düşünülebilir. Aç bir insan ekmek ister; tok bir insan ekmeğini bölmek ister.
Murat dedik
Hem dilek
Hem anlam
Dilenen oldu
Kastedilen söylendi
Âlem, bir muradın
Hem işi hem sözü
4.2. İlâhî irade ve isim
Kur'an, ilâhî iradenin işleyişini birçok yerde aynı kısa cümleyle anlatır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye "Ol" demektir, hemen olur.
— Yâsîn 36:82
Dilemek, demek, olmak. Üç fiil arka arkaya gelir ve aralarında bir zaman boşluğu bırakılmaz. Bu üçlünün ortasında bir söz durur: "Ol." İrade bir söz ile dünyaya iner. Söz ise bir isimdir, bir adlandırmadır. Bir şeye "ol" demek, onu bir şey olarak çağırmaktır.
Hüseyin Vedad bu ilişkiyi isimlerle kurar. Ona göre "Allah arzu eder ve bir isim lütfeder"; Allah'ın arzusunu tecelli ettireceği ismin görünmesi, o varlıkla görünür hâle gelir. Bir varlığın cisim alarak vücut bulması, Allah'ın o isimdeki arzusunun meydana çıkmasıdır.4 "Kün" emrini de Musavvir ismiyle ilişkilendirir: Ona göre Kün, Allah'ın Musavvir ismiyle tasavvur eylediği bir isimdir ve âlemler bu emrin uygulanmasıyla meydana gelmiştir.5
Bu yorumun ayrıntıları Hüseyin Vedad'ın kendi yoluna aittir. Ama Kur'an'daki bir sıralama bu düşünceye bir zemin hazırlar. Haşr suresinin son ayetinde üç isim yan yana gelir: "O, vareden, güzel yaratan, yarattıklarına şekil veren..." Arapçada bu üç isim Hâlık, Bârî ve Musavvir'dir. Esmâ şerhlerinde bu üç isim çoğu zaman bir sıralama olarak okunmuştur: Hâlık, takdir edip ölçüsünü belirleyen; Bârî, o ölçüye göre var eden ve birbirinden ayıran; Musavvir, her birine kendi suretini veren.6 Bir bina önce tasarlanır, sonra yapılır, sonra süslenir. Bu benzetme kusurludur, çünkü Allah'ın işinde bir sıra ve bir zaman ayrımı yoktur; ama insan aklının bu üç ismi birbirinden ayırabilmesine yardım eder.
Burada bir şey dikkat çekiyor. İrade isimsiz değildir. Allah bir şeyi dilediğinde, o şey bir isimle, bir sıfatla, bir mânâyla dilenir. Rızık dilenirken Rezzâk ismi, şifa dilenirken Şâfî ismi, hayat dilenirken Muhyî ismi iş başındadır. Her iradenin bir yüzü vardır ve o yüz bir isimdir. Bu yüzden insan bir şey istediğinde, o şeyle ilgili ismi anarak ister. Dua, insanın iradesinin ilâhî iradeye bir isim üzerinden uzanmasıdır.
İnsanın kendi iradesi de isimsiz değildir. İnsan bir şeyi istediğinde, onu önce içinde bir adla çağırır. "Değişmek istiyorum" der; değişimin adını koymadan değişemez. "Affetmek istiyorum" der; affın adı içinde yankılanmadan affedemez. İnsanın küçük iradesi bile bir sözle başlar. Bu, Âdem'e isimlerin öğretilmesinin bir izi olabilir; ama o konuyu altıncı bölüme bırakalım.
Kur'an'da "Ol" emrinin anıldığı yerlerden biri, Meryem'in sorusuna verilen cevaptır. Kendisine bir insan dokunmamışken nasıl çocuğu olacağını soran Meryem'e şöyle denir: "Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ol der ve olur."7 Bu cevap, sebepler zincirinin üstünde bir dilemenin varlığını hatırlatır. Dünya sebeplerle işler; tohum toprağa düşer, yağmur yağar, filiz çıkar. Ama sebepler de bir dilemenin içinde işler. Sebebi gören, işin nasıl olduğunu öğrenir. Dilemeyi sezen, işin neden olduğunu sormaya başlar.
Diledi
Dedi
Oldu
Üç fiil arasında
Bir nefes bile yok
Bizim istemekle olmak arasında
Bir ömür var
4.3. Yaratılışın mânâsı üzerine
Bir sabah gözünü açan insan, kendini bir dünyanın içinde bulur. Bu dünyayı o kurmamıştır. Güneş onun için doğmaya karar vermemiştir; hava onun için icat edilmemiştir. Ama her şey sanki onun gelişini bekler gibi hazırdır. İnsanın ilk sorularından biri buradan doğar: Bütün bunlar neden var? Bir sebebi, bir anlamı var mı?
Kur'an bu soruya bir duayla cevap verir. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünenlerin ağzından şu cümle dökülür:
Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin.
— Âl-i İmrân 3:191
Başka bir ayette aynı cevap bir soru olarak gelir: "Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"8 Ve bir başkasında açık bir hükümle: "Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık."9 Yaratılışın bir anlamı vardır. Bu anlamın ne olduğunu tam olarak bilemesek bile, anlamsız olmadığını biliriz.
Peygamber Efendimiz yaratılışın başlangıcı sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: "Allah vardı ve O'ndan başka hiçbir şey yoktu. O'nun arşı da suyun üzerinde idi. Allah Teâlâ, Zikir'de olacak her şeyi yazdı. Gökleri ve yeri yarattı."10 Bu cümlede yaratılıştan önce bir "yokluk" değil, bir "varlık" anılır: Allah vardı. Başlangıç bir boşluk değil, bir mevcudiyettir. Hüseyin Vedad da aynı sözü kitabında anar ve buradan şu sonucu çıkarır: Her şey O'ndan hâsıl olmuştur; O'ndan meydana gelen, O'nu nasıl sınırlandırabilir?11
Hüseyin Vedad bir adım daha ileri gider ve "yokluk"un aslında var olmadığını söyler. Ona göre yokluk bir uygulama ismidir; mutlak yokluk hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Arapçadaki "halaka" fiilinin de yoktan var etmek değil, ölçmek, biçmek, meydana getirmek anlamına geldiğini belirtir.12 Bu görüş, İslâm düşüncesindeki tartışmalı bir meseleye dokunur. Kelâmcıların büyük çoğunluğu âlemin yoktan yaratıldığını savunmuştur ve Kur'an'da bu görüşü destekleyen ifadeler vardır. Zekeriyyâ'ya söylenen söz bunlardan biridir: "Nitekim sen yokken daha önce seni yaratmıştım."13 Hüseyin Vedad'ın okuması ise varlığı, O'nun ilminde ve muradında önceden bulunan şeylerin açığa çıkışı olarak görür; bu, bazı tasavvuf yollarında sık rastlanan bir bakıştır. İki görüş arasındaki farkı burada çözmek mümkün değil. Ama ikisinin buluştuğu bir yer var: Yaratılmış olan, kendi kendine var olmamıştır. Varlığını kendinden almaz.
Yaratılışın mânâsını aramak bu cümleyle başlar: Ben kendimden değilim. Bu cümleyi söyleyen insan, ilk defa bir soru sormaya hazır hâle gelir. Kendinden değilsem, kimdenim? Kimdensem, ne için?
Bu soruyu soran insan, bir yandan da büyük bir yükten kurtulur. Kendi varlığının sebebi olmak zorunda değildir. Kendini her sabah yeniden ayakta tutmak, her nefesi kendi gücüyle çekmek, kalbini kendi iradesiyle attırmak zorunda değildir. Bunlar ona verilmiştir. Verilmiş olanı taşımak, kendini var etmeye çalışmaktan hafiftir. Yaratılmışlığın bilinci, bir yönüyle bir teslimiyet, bir yönüyle bir hürriyettir. İnsan kendinden olmadığını bildiğinde, kendini her şeyin merkezine koyma telaşından da kurtulur.
Sabah uyandım
Güneş benden önce kalkmıştı
Hava benden önce gelmişti
Bir sofra kurulmuştu
Sofrayı kuranı görmedim
Ekmeğin sıcaklığından bildim
4.4. Bilinmek ve bildirmek
Tasavvuf geleneğinde dilden dile dolaşan bir söz vardır. Allah'ın ağzından söylenmiş gibi aktarılır: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim; bilinmek için halkı yarattım." Bu söz, yaratılışın sebebini sevgiye ve bilinme muradına bağlar. Yüzyıllar boyunca şerhler yazılmış, şiirlerde işlenmiş, sohbetlerde anılmıştır. Ama şunu bilmek gerekir: Hadis âlimleri bu sözün Peygamber Efendimize dayanan bir senedi olmadığını söylemiştir. Mutasavvıfların bir kısmı ise sözü "keşfen sahih", yani gönül tecrübesiyle doğrulanmış saymıştır.14 Bu kitapta sözü bir hadis olarak değil, geleneğin bir sezgisi olarak anıyoruz.
Bu sezginin Kur'an'da bir karşılığı var mı? Bir ayet yaratılışın amacını açıkça söyler:
Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.
— Zâriyât 51:56
Kulluk, tanımadan olmaz. Tanımadığına kul olan, kulluk ettiğini değil, korktuğunu ya da alıştığını izler. Tasavvufî tefsirlerde bu ayetteki kulluğun tanımakla birlikte düşünülmesi bu yüzdendir.15 Bilmek, kulluğun kapısıdır; kulluk, bilmenin evi.
Bilinmek ve bildirmek arasında bir ilişki var. Allah kendini bildirmiştir: kitaplarla, peygamberlerle, isimlerle ve âlemle. Kur'an bu bildirmeyi iki alana yayar; belgeler "hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde" gösterilecektir (Fussilet 41:53).
Dış dünya ve insanın içi. İki kitap. Biri gökte, yerde, dağda, denizde yazılıdır; öbürü insanın kalbinde, aklında, vicdanında. İkisi de aynı yazarın elinden çıkmıştır ve birbirini tamamlar. Birini okuyup öbürünü kapatan, yarım okur.
İnsan da bilinmek ister. Bu, belki onda ilâhî muradın bir izidir. Kimse görünmemek için doğmaz. Bir çocuk yaptığı resmi annesine gösterir; bir genç yazdığı ilk şiiri birine okumak ister; bir yaşlı hayatının hikâyesini anlatacak birini arar. Görülmemek, insanın en ağır yaralarından biridir. Ama insanın bilinme arzusu ile ilâhî bildirme arasında bir fark vardır. İnsan bilinmek isterken bir onaya ihtiyaç duyar. Allah ise bildirirken bir şey kazanmaz; bildirdiği kişiye bir şey kazandırır. Bildirmek, onun için bir cömertliktir.
Bu cömertliğin bir de inceliği var: Allah kendini bildirirken insanı zorlamaz. Âlem bir kitap gibi açık durur; ama kimse o kitabı okumaya mecbur edilmez. Peygamberler gelir, söyler, gösterir; ama kalpleri zorla açmaz. Bildirmek bir davettir. Davet edilen gelir de gelmeyebilir de. Bilinmek isteyen bir hazine, kendisini zorla göstermez; aranmayı bekler. Bu bekleyişte insana bir saygı vardır. İnsan, tanımayı kendi isteğiyle seçtiğinde, tanıdığı şey onun olur. Zorla gösterilen bir hazine görülür, ama sevilmez.
Hüseyin Vedad'a göre bu bildirmenin en tam hâli insanda gerçekleşir. Varlıklar kendilerine verilen hasletlerin sırrını bilmezler; bu sırları öğrenmek ve bildirmek için insan yaratılmış ve ona bütün isimler öğretilmiştir.16 Bu düşünce bizi altıncı bölüme, Âdem'e ve isimlere götürecek. Şimdilik şunu not edelim: Bilinmek isteyen bir hazine, bilecek bir göz yaratır. Göz açıldığında hazine görünür; ama göz de kendini o hazinenin içinde bulur.
Hazine bilinmek istedi
Göz yarattı
Göz hazineye baktı
Kendini gördü içinde
Bakan ile bakılan
Aynı ışıkta durdu
4.5. İsimlerin varlıkla ilişkisi
Bir isim söylendiğinde bir şey görünür. Bir varlık göründüğünde bir isim hatırlanır. İsim ile varlık arasında iki yönlü bir yol vardır. Birinci bölümde bunu insan dilindeki isimler için düşünmüştük. Şimdi ilâhî isimler için soruyoruz: İlâhî isimler ile varlık arasındaki ilişki nedir?
Hüseyin Vedad bu soruya kesin bir cevap verir: Bütün varlıklar Allah'ın isimleri ile ifade edilmektedir. Daha da ileri gider: "Bütün varlıklar birer isimdir; ancak isim aldıklarından dolayı sıfat olurlar."17 Bu görüşe göre bir ağaç, bir ilâhî ismin görünüşüdür; bir nehir, bir başka ismin. Varlık, isimlerin âlemdeki yazısıdır.
Tasavvuf geleneği bu ilişkiyi bir kavramla anlatmıştır: mazhar. Mazhar, bir şeyin göründüğü yer demektir. Bir varlık, bir ilâhî ismin mazharıdır; o isim, o varlıkta görünür. Güneş Nûr isminin, yağmur Rahmân isminin, toprak Sabûr isminin bir mazharı gibi düşünülebilir. Bu düşünce, varlığa bakışı değiştirir. Bir ağaç artık yalnızca bir ağaç değildir; bir ismin dünyadaki imzasıdır.
Kur'an bu ilişkiyi başka bir dille anlatır. Her varlığın O'nu tesbih ettiğini söyler: "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız" (İsrâ 17:44).
Her şey bir isimle O'nu anar. Kuşun uçuşu bir tesbih, suyun akışı bir tesbih, çiçeğin açışı bir tesbihtir. Bir başka ayet ekler: "Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir."18 Her varlığın kendine ait bir anış biçimi vardır. Bu anış, o varlığın kendisinde görünen isme uygundur. Güneş ışık vererek, toprak taşıyarak, rüzgâr savurarak anar.
Burada bir dikkat gerekiyor. Varlıkların ilâhî isimlerin mazharı olması, onların O olduğu anlamına gelmez. Ayna güneşi gösterir; ama ayna güneş değildir. Bir yazı yazarın elinden çıkar ve onun bir izini taşır; ama yazı yazar değildir. Mazhar ile mazhar olan arasındaki bu mesafe, tasavvuf düşüncesinde de dikkatle korunmuştur; korunmadığında ise büyük yanlış anlamalar doğmuştur. Hüseyin Vedad'ın "bütün varlıklar sıfattır" demesi de, varlığı zât ile karıştırmamak için konmuş bir sınır gibi okunabilir. Zât, Hüve'dir; varlıklar sıfattır, yani O'nun bir niteliğinin görünüşüdür.
İnsan bu bakışı kazandığında dünyayla ilişkisi değişir. Bir varlığı yalnızca kullanılacak bir eşya olarak gören, onun ismini okuyamaz. Bir varlığı bir ismin imzası olarak gören ise ona başka bir dikkatle yaklaşır. Bir ağacı kesmeden önce durur; bir hayvana vurmadan önce düşünür; bir insanı küçümsemeden önce o insanda hangi ismin yazılı olduğunu sorar.
Bu dikkat, eski geleneklerde "edep" diye anılan şeyin bir yüzüdür. Edep, her şeye hakkı kadar yer vermektir. Ekmeği yere atmamak, suyu boşa akıtmamak, bir hayvanı gereksiz yere incitmemek, edebin gündelik biçimleridir. Bunlar küçük şeyler gibi görünür; ama her biri, bir varlıkta yazılı ismi okumaya çalışan bir bakışın sonucudur. Edepli insan, dünyayı bir kitap gibi tutar. Sayfalarını yırtmaz, kenarlarını kıvırmaz, üstüne bir şey dökmez. Çünkü o sayfalarda kimin yazısı olduğunu bilir.
Kuş uçtu
Bir isim andı
Su aktı
Bir isim andı
Ben baktım
Hangisini andığımı bilmeden
Bakmak da bir anıştı belki
4.6. Her varlığın kendine mahsus hususiyeti
Firavun, Mûsâ'ya Rabbinin kim olduğunu sorduğunda, Mûsâ'nın cevabı bir tanımdan çok bir gözlemdir:
Musa: "Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi.
— Tâhâ 20:50
Ayetin Arapçasında "her şeye yaratılışını verdi" denir.19 Her şeyin kendine ait bir yaratılışı, bir hususiyeti vardır. Bir arı bal yapar; bir örümcek ağ örer; bir ağaç gölge verir. Hiçbiri öbürünün işini yapmaya kalkmaz. Her biri kendi hususiyetiyle doğru yola eriştirilmiştir. Arı çiçeği bulur, örümcek köşeyi, ağaç güneşi.
Hüseyin Vedad bu fikri şöyle ifade eder: Yaratılmış her varlık, ilâhî yaratıcının kendisine verdiği vazifeyi yapar. At, koyun, köpek, ağaç, toprak, bulut, mevsimler; hepsi ismindeki hususiyet gereği vazifesiyle meşguldür. Ve ekler: "Her varlık, isminin hesabını vermekle mükelleftir."20 Bu cümlede bir ağırlık var. İsim bir ad değil, bir görevdir. İsmin hesabını vermek, o ismin hakkını vermektir.
Hüseyin Vedad bir karşılaştırma da yapar: Bütün varlıklar vazifesini yaparken, bugün beşer kendisine verilen vazifeyi yapmak yerine bütün varlıklara tepeden bakmaktadır.21 Bu bir sitemdir ve yerindedir. İnsan, kendi hususiyetini unutup başkasının hususiyetine özendiğinde, ya da kendi hususiyetini bir üstünlük sanıp başka varlıkları küçümsediğinde, isminin hesabını veremez hâle gelir.
Kur'an insanlar arasındaki farklılığı da bu çerçevede anar:
Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının belgelerindendir.
— Rûm 30:22
Dil ve renk farkı bir kusur değil, bir delildir. Bir isim her insanda başka bir tonla görünür. İki insan aynı değildir; parmak izleri bile ayrıdır. Bu ayrılık, insanın kendi yerini bulmasının hem imkânı hem de sorumluluğudur. Kendi hususiyetini bulan insan, başkasının yerine geçmeye çalışmaz. Başkasının yerine geçmeye çalışan ise, iki yeri de boş bırakır.
Burada bir yanlış anlamayı önlemek gerekiyor. Her varlığın bir hususiyeti olması, insanın değişemeyeceği, gelişemeyeceği anlamına gelmez. Bir tohumun hususiyeti ağaç olmaktır; ama tohum toprağa düşmeden, suyla buluşmadan, güneşe uzanmadan ağaç olmaz. Hususiyet bir başlangıç noktasıdır, bir varış noktası değil. İnsanın kendine mahsus hususiyeti, onun yolculuğunun pusulasıdır. Pusulayı tanıyan, yolunu kaybetmez; ama yürümeyen, pusulayla bir yere varmaz.
Arı bal yaptı
Örümcek ağ ördü
Kimse kimseye özenmedi
İnsan hepsine baktı
Hepsini kıskandı
Kendine bakmadı
4.7. Varlık, ilâhî bir mânânın görünüşü müdür?
Bir şiiri okuyan, kâğıda ve mürekkebe bakmaz. Harflere bakar, ama harfleri de geçer; bir mânâya varır. Mânâ kâğıtta değildir, mürekkepte değildir, hatta harflerde de değildir. Ama kâğıt, mürekkep ve harfler olmadan mânâ okuyucuya ulaşmaz. Varlık da böyle bir şey midir? Bir mânânın, bir muradın, bir ismin görünmek için büründüğü kâğıt ve mürekkep mi?
Bu soru, İslâm düşüncesinin en çok tartışılan sorularından birine dokunur. Bazı tasavvuf yolları varlığı, ilâhî isimlerin ve mânâların tecelligâhı olarak görmüş, hatta "gerçek varlık yalnız O'dur, öteki her şey O'nun görünüşüdür" demiştir. Kelâmcılar ve bazı başka mutasavvıflar ise bu görüşün, yaratan ile yaratılan arasındaki farkı silme tehlikesi taşıdığını söylemiştir. Kur'an'ın şu ayeti her iki tarafın da dikkatle baktığı bir sınırdır:
O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
— Şûrâ 42:11
Ayetin ilk yarısı benzerliği reddeder; ikinci yarısı işitmek ve görmek gibi bizim de bildiğimiz sıfatları O'na nispet eder. Hem uzak, hem yakın. Hem tenzih, hem teşbih. Varlık ilâhî bir mânânın görünüşüdür; ama görünen, mânânın kendisi değildir. Mânâ görünür, kuşatılmaz.
Hüseyin Vedad bu konuda tasavvufun cesur tarafında durur. Ona göre bütün varlıklar Allah'ın zâtından meydana gelmiştir ve varlıklarda görünen O'dur.22 Ama aynı kitapta, Hüve'nin isimden münezzeh olduğunu, hiçbir varlığın ve hiçbir hususiyetin O'nu tam olarak ifade edemeyeceğini de vurgular.23 Bu iki cümle birlikte okunduğunda bir denge kurulur: Her şeyde O'nun izi vardır; ama hiçbir şey O'nun kendisi değildir.
Hüseyin Vedad'ın kitabında aktardığı bir dize bu dengeyi bir paradoksla söyler. Ahmed Süreyya Emin'e ait olduğunu belirttiği dize şudur:
Anla yoğu var varı yok eden insandır.
— Ahmed Süreyya Emin (Hüseyin Vedad'ın aktarımıyla, s. 48)24
Yok'u var, var'ı yok eden insan. Görünen dünyayı tek gerçek sanıp ardındaki mânâyı yok sayan da, görünen dünyayı hiç sayıp onun bir mânânın yazısı olduğunu unutan da insandır. İki hata, iki yönde. Varlığı ilâhî bir mânânın görünüşü olarak okumak, bu iki hatanın ortasında durmayı gerektirir.
Sorunun cevabına bir şiir okuyuşu yaklaştırabilir. İyi bir okuyucu ne kâğıdı tapınılacak bir şey sanır ne de onu çöpe atar. Kâğıdı özenle tutar, çünkü mânâ ondan geçer. Ama kâğıdın kendisine değil, ondan geçen mânâya gönlünü verir. Varlığa böyle bakan, dünyayı ne putlaştırır ne de küçümser.
Bu okuyuşun bir sonucu da şudur: Dünyadaki hiçbir şey son söz değildir. Bir güzellik ne kadar büyük olursa olsun, ardında bir mânâya işaret eder; bir acı ne kadar ağır olursa olsun, kendinden öte bir şeyin yazısıdır. Güzelliğe takılıp kalan, onu kaybettiğinde her şeyi kaybettiğini sanır. Acıya takılıp kalan, onu bütün hayatın özeti sanır. İkisi de sayfayı kitap sanmıştır. Sayfa çevrilir. Kitap sürer.
Kâğıda baktım
Mürekkebe baktım
Harflere baktım
Mânâ hiçbirinde değildi
Hiçbiri olmadan da
Bana gelmedi
4.8. Yaratılışta ölçü, düzen ve hikmet
Kur'an yaratılıştan söz ederken bir kelimeyi sık sık tekrarlar: ölçü.
Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.
— Kamer 54:49
Hazinesi Bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.
— Hicr 15:21
İlk ayet yaratılışın kendisini, ikincisi yaratılanın dünyaya inişini ölçüye bağlar. Bir başka ayet bu ölçüyü bir yol göstermeyle birleştirir: "O, yaratıp şekil vermiştir. O, her şeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir."25 Ölçü, yalnızca bir miktar değil, bir yönelimdir. Her şey kendi ölçüsüyle kendi yoluna konmuştur.
Hüseyin Vedad'ın "halaka" fiili için söylediği, burada yeni bir anlam kazanır. Ona göre bu fiil Arapçada "ölçme, biçme ve meydana getirme" anlamına gelir.26 Arap dilcileri de "halk" kelimesinin asıl anlamlarından birinin "takdir", yani ölçüp biçmek olduğunu belirtmiştir. Yaratmak, ölçmektir. Bir terzi kumaşı kesmeden önce ölçer; bir mimar temeli atmadan önce hesaplar. Yaratılışta ölçünün bu kadar öne çıkması, varlığın bir rastlantı değil, bir tasarım olduğunu söyler.
Ölçünün bir başka adı düzendir. Kur'an düzenin kusursuzluğunu bir davetle anlatır:
Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?
— Mülk 67:3
Ayet insanı gözlemeye çağırır. İnan, demez; bak, der. Bak ve bir çatlak bul. Bulamazsın. Gökte yıldızların yolu, yerde mevsimlerin dönüşü, bedende kalbin atışı, hepsi bir düzen içindedir. İnsanın keşfettiği her doğa yasası, bu düzenin bir satırını okumaktır.
Ölçü ve düzenin arkasında ise hikmet vardır. Hikmet, bir şeyi yerli yerine koymaktır. Hakîm ismi, her şeyi en yerinde, en uygun biçimde yapan demektir. Hüseyin Vedad adaletten söz ederken onu da bir dengeye bağlar: "Adalet, varlıklar arasında dengenin sağlanmasıdır."27 Ölçü, düzen, hikmet ve adalet; dört kelime, bir hakikat. Her şey yerinde, her şey ölçüsünde, her şey bir anlamla.
Ama insan bu düzenin her yerinde hikmeti göremez. Bir çocuğun hastalığında, bir depremin yıkıntısında, bir haksızlığın ortasında ölçünün nerede olduğunu sorar. Bu soru meşrudur ve kolay bir cevabı yoktur. Hikmet, çoğu zaman görülen değil, güvenilen bir şeydir. Bir yolun dönemecinde durup ileriyi göremeyen yolcu, yolun bir yere vardığına güvenerek yürür. Ölçüyü bilmek, her ölçünün sebebini bilmek değildir. Bazen yalnızca ölçünün var olduğunu bilmek, insana yürüyecek gücü verir.
Ölçü insanın kendi hayatında da aranır. Kur'an yaratılıştaki ölçüyü anlattığı gibi, insandan da ölçüyü korumasını ister; tartıyı doğru tutmak, israf etmemek, haddi aşmamak bu çağrının farklı yüzleridir. Gökteki düzen ile insanın gündelik hayatındaki ölçü arasında bir bağ vardır. Yıldızların yolunu şaşırmaması ile bir esnafın terazisini doğru tutması, aynı ilâhî ölçünün iki ayrı ölçekteki görünüşüdür. İnsan kendi küçük alanında ölçüyü koruduğunda, büyük düzenin bir parçası olduğunu yaşar. Ölçüyü bozduğunda ise, en küçük haksızlıkta bile, o düzende bir çatlak açmaya çalışır. Mülk suresinin çağrısı bu yüzden insanın kendine de döner: Kendi hayatına bir bak; bir çatlak görebilir misin?
Her şey ölçüyle
Dedi
Ben ölçüyü aradım
Bulamadım
Bulamadığım yerde
Aramayı bıraktım
Güvenmeye başladım
O da bir ölçüymüş
4.9. Çokluk içerisinde birlik
Dünyaya bakan göz önce çokluğu görür. Sayısız renk, sayısız biçim, sayısız ses. Hiçbir yaprak öbürüne tam benzemez; hiçbir yüz öbürünün aynısı değildir. Çokluk, dünyanın ilk izlenimidir. Birlik ise ikinci bakışta, belki ancak uzun bir tefekkürden sonra görünür.
Tevhid inancı, bu çokluğun arkasında bir birlik olduğunu söyler. Ama bu birlik, çokluğu ortadan kaldıran bir birlik değildir. Kur'an çokluğu bir delil olarak sunar; renklerin ve dillerin farklılığını ayetlerden sayar. Birlik, çokluğun içinden görünür. Bir dokuma düşünelim: Bin iplik, bin renk; ama hepsi bir desende buluşur. İplikleri tek tek inceleyen, deseni göremez. Deseni gören ise ipliklerin her birinin desene ne kattığını bilir.
Hüseyin Vedad bu birliği isimler üzerinden anlatır. Ona göre bütün isimler Allah'ın birliğinde toplanır ve tevhidde birleşir.28 Varlığın çokluğu isimlerin çokluğundan, isimlerin çokluğu ise tek bir zâtın sınırsız zenginliğinden gelir. Bir'den çok çıkar, ama Bir azalmaz. Bir pınar sayısız kova doldurur; pınar kurumaz.
Hüseyin Vedad bir de bu çokluğun insanla ilişkisine dikkat çeker. Ona göre âlemler, Allah'ın insandaki muradına göre ve insana bir karşılık (nazire) olarak yaratılmıştır.29 Bu cümle, insanın kendisinde bir küçük âlem taşıdığı yönündeki eski düşünceye yakındır. Âlem insanın genişlemiş hâli, insan âlemin toplanmış hâli gibidir. Çokluğun birliği, insanın içinde de aranabilir.
İnsan kendi içinde de bir çokluk yaşar. Bir gün içinde birçok kişi olur: sabah aceleci, öğlen yorgun, akşam hüzünlü. Bir ömür içinde ise daha da çok: çocuk, genç, olgun, yaşlı. Bu kişilerin hepsi bir insanda toplanır. İnsan bu birliği fark ettiğinde, dünyanın çokluğundaki birliği sezmeye de bir adım yaklaşır. Dağınık bir insan, dünyayı da dağınık görür. Toparlanan bir insan, dünyada da bir toparlanma sezer.
Hüseyin Vedad'ın bu düşüncesi, insanın âlemle ilişkisine bir sorumluluk da yükler. Ona göre insan bozulunca her şey bozulur; insanın bozulması, Allah'ın ondaki murat ve düzenine uyulmadığı noktada ortaya çıkar.30 Bu cümle bir abartı gibi görünebilir. Ama insanın dünyada bıraktığı izlere bakıldığında, bir insanın içindeki düzensizliğin nasıl ormanlara, denizlere, şehirlere yansıdığı görülür. İç ile dış birbirine bağlıdır. İçini toparlayan insan, dışarıya da bir düzen taşır.
Çokluk içinde birliği görmek, çokluğu küçümsemek değildir. Aksine, her bir parçanın değerini artırır. Desen olmadan iplik bir artıktır; desen içinde ise vazgeçilmez bir parçadır. Hiçbir varlık gereksiz değildir, çünkü her biri bir bütünün içinde bir yer tutar. Bu bakış, insanı hem kendi değerine hem de başka varlıkların değerine karşı daha dikkatli kılar.
Bin iplik
Bin renk
Biri koptu
Desen eksildi
Bir iplik bu kadar mıydı
Desende öyleydi
4.10. Varlığın gayesi üzerine tefekkür
Bu bölüm bir soruyla başlamıştı: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan neden yaratır? Şimdi o soruya bir başka sorunun içinden bakabiliriz: Yaratılan neden var? Varlığın bir gayesi varsa, bu gaye nedir?
Kur'an bu soruya birkaç yerden cevap verir. Zâriyât suresi kulluğu söyler. Mülk suresi bir sınavı:
Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi (hayatı) yaratan O'dur.
— Mülk 67:2
Ayetteki "daha iyi" kelimesi Arapçada ahsen'dir; Esmâü'l-Hüsnâ'daki "hüsnâ" ile aynı köktendir.31 Hayat, en güzel ameli ortaya koymak için verilmiştir. İsimler en güzeldir; insan da en güzeli yapmaya çağrılır. Varlığın gayelerinden biri, ilâhî güzelliğin insanda bir yankı bulmasıdır.
Hüseyin Vedad varlığın gayesini birlikle ilişkilendirir. Ona göre iyi, kötü, güzel, çirkin görünen bütün noktalar Allah'ın birliğini tahsil etmek, yani kavramak ve kazanmak içindir; bu kâinat O'nun birliğini tahsil etmek için yaratılmıştır.32 Bu cümlede "tahsil" kelimesi dikkat çekici. Tahsil, bir okulda öğrenmek gibi, emek isteyen bir kazanımdır. Varlık bir okuldur ve ders tevhiddir. Her olay, her karşılaşma, her sevinç ve her acı bu dersin bir sayfasıdır.
Ama gaye bir kere öğrenilip bitirilecek bir ders değildir. Varlığın gayesi, varlık var oldukça sürer. Bir nehrin gayesi denize varmaktır; ama nehir akarken de gayesindedir. Her an denize biraz daha yaklaşır; her an da yolundaki toprağı sular. Gayeye varmak ile gayenin yolunda olmak arasında bir fark yoktur. Yolda olmak, zaten varmanın bir biçimidir.
İnsan bu tefekkürün sonunda bir yere varır: Kendisi de bir muradın sonucudur. Kimse kendini istemeden var olmuştur; ama her insan, bir murat ile var edilmiştir. Bu murat, insanın varlığına bir anlam verir. Hiçbir insan tesadüf değildir. Her biri bir ismin, bir hususiyetin, bir mânânın taşıyıcısıdır. Bunu bilen, kendi hayatına başka bir saygıyla bakar. Başkasının hayatına da.
Bu saygının en zor sınandığı yer, insanın kendi zayıflıklarıdır. Kusurlarını gören insan, kendi varlığının bir murat taşıdığına inanmakta zorlanır. "Ben bu kadar eksikken, nasıl bir anlamın taşıyıcısı olabilirim?" diye sorar. Ama murat, kusursuzluğu şart koşmaz. Bir toprak parçası taşlı ve kurak olabilir; yine de içine bir tohum düştüğünde onu büyütmeye çalışır. İnsanın eksikliği, onun varlık gayesini iptal etmez; o gayeye giden yolun bir parçası olur. Kusurunu bilen insan, kendinden olmadığını da daha kolay bilir.
Bir sonraki bölümde isimlerin varlıkta nasıl göründüğüne, tecelliye bakacağız. Ama bu bölümü bir soruyla kapatmak gerekiyor: Ben neden varım? Bu sorunun cevabı bir kitapta yazılı değil. Cevap, soruyu sormaya cesaret edenin hayatında yazılır.
Neden varım, dedim
Cevap gelmedi
Bir sabah daha uyandım
Bir ekmek daha bölündü
Bir el daha tutuldu
Cevap bu muydu
Soruyu sorabiliyordum
Bu bile yetiyordu
Tefekkür
Temel soru: Varlığın meydana gelişinde isim nasıl bir yer tutar?
• Eksiği olmayanın dilemesini, kendi eksikliğimden doğan isteklerimden nasıl ayırabilirim?
• Bir şeyi isterken onu içimde hangi adla çağırıyorum? O ad, istediğim şeyin hakikatine uyuyor mu?
• "Ben kendimden değilim" cümlesi bende bir rahatlama mı uyandırıyor, bir korku mu?
• Bilinmek istediğimde aslında ne istiyorum? Görülmek mi, anlaşılmak mı, sevilmek mi?
• Benim kendime mahsus hususiyetim ne? Onu başkalarına özenmekle mi kaybediyorum, onu bir üstünlük sanmakla mı?
• Hikmetini göremediğim bir olay karşısında güvenmek ile vazgeçmek arasındaki fark nerede?
• Varlığın çokluğu içinde ben hangi iplikteyim? Ben koparsam desen nerede eksilir?
Notlar
1. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 1: "Rabbimizin lütfu ile meydana gelen bu âlemleri arzu buyurduğu isimleri ile meydana getirmiş olduğu bilinmektedir."
2. İrade sıfatının bu tanımı kelâm kitaplarında yaygındır. Kelâmcılar iradeyi "tahsis" eden sıfat olarak açıklar. Meşîet (dilemek) kelimesi de Kur'an'da aynı anlam alanında kullanılır.
3. Hüseyin Vedad, s. 16: "Allah'ımızın bu arzularının meydana gelmesindeki murad-ı ilâhiyesi, kendisinden kendisine olan aşkından meydana gelmektedir ki bu, 'Vedud' isminin mazhariyetidir." Vedûd ismi sekizinci bölümde ayrıca ele alınacaktır.
4. Hüseyin Vedad, s. 2.
5. Hüseyin Vedad, s. 41 ve 57.
6. Haşr 59:24. Bu üç ismin takdir, icat ve tasvir olarak sıralanması esmâ şerhlerinde ve tefsirlerde yaygın bir açıklamadır; ayrıntılar âlimler arasında farklılık gösterir.
7. Âl-i İmrân 3:47.
8. Mü'minûn 23:115.
9. Duhân 44:38. Benzer ifade Enbiyâ 21:16'da da geçer.
10. Buhârî, Bed'ü'l-halk 1 (hadis no. 3191); ayrıca Tevhîd bölümünde no. 7418. Hadis İmrân b. Husayn'dan rivayet edilmiştir. "Zikir" kelimesi şârihlerce Levh-i Mahfûz olarak açıklanmıştır.
11. Hüseyin Vedad, s. 8.
12. Hüseyin Vedad, s. 54-56. Hüseyin Vedad bu görüşünü desteklemek için kimyadaki madde korunumu ilkesini de anar (s. 54). Bu, onun kendi yorumudur.
13. Meryem 19:9. Benzer bir ifade Meryem 19:67'de de geçer: "Bu insan kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?" Bakara 2:117'de Diyanet meali "Gökleri ve yeri yoktan var eden" ifadesini kullanır; ayetteki isim Bedî'dir, yani örneksiz yaratan.
14. "Kudsî Hadis", TDV İslâm Ansiklopedisi. Maddeye göre hadis münekkitleri bu söz için "aslı yoktur" hükmünü vermiştir; İbnü'l-Arabî ve İsmâil Hakkı Bursevî ise sözün keşfen sahih olduğunu savunmuştur. Söz üzerine Sofyalı Bâlî Efendi ve Bursevî gibi müelliflerin şerhleri vardır.
15. Bu yorum tasavvufî tefsirlerde yaygındır; ayetin zahirî anlamı olarak değil, bir işaret olarak ileri sürülür.
16. Hüseyin Vedad, s. 20.
17. Hüseyin Vedad, s. 2 ve 34.
18. Nûr 24:41.
19. Tâhâ 20:50. Ayetin Arapçasında a'tâ külle şey'in halkahû, yani "her şeye yaratılışını verdi" denir. Diyanet meali bunu "her şeye ayrı bir özellik veren" diye karşılar.
20. Hüseyin Vedad, s. 37-38.
21. Hüseyin Vedad, s. 38.
22. Hüseyin Vedad, s. 8 ve 28.
23. Hüseyin Vedad, s. 51.
24. Hüseyin Vedad, s. 48. Dize, Hüseyin Vedad'ın Ahmed Süreyya Emin'e atfederek aktardığı biçimiyle verilmiştir; şairin Dîvân'ındaki yeri ayrıca görülmemiştir.
25. A'lâ 87:2-3.
26. Hüseyin Vedad, s. 56. Arap dilcileri de "halk" kelimesinin anlamları arasında "takdir"i sayar.
27. Hüseyin Vedad, s. 36. Hüseyin Vedad burada Kıst ve Adl kelimelerini de ele alır ve bazı kaynakların bunları ilâhî isimlerden saymadığını not eder.
28. Hüseyin Vedad, s. 37.
29. Hüseyin Vedad, s. 33: "Âlemler, Allah'ın insandaki arzuyu ilâhisine göre ve insana nazire olarak yaratılmıştır."
30. Hüseyin Vedad, s. 33-34.
31. Mülk 67:2. Ayetteki ifade ahsenü amelâ, "amelce daha güzel"dir. Diyanet meali bunu "daha iyi iş işlediğini" diye karşılar.
32. Hüseyin Vedad, s. 8.
BÖLÜM 5