06/ 15

TECELLİ

26 dakikalık okuma

Görünende Görünmeyenin İzleri

Sabahın ilk saatinde bir odaya giren ışık, odadaki tozu gösterir. Toz oradaydı; gece de oradaydı. Işık onu yaratmadı. Ama ışık gelmeden kimse tozun havada nasıl süzüldüğünü göremezdi. Bir pencereden düşen tek bir şerit, havanın boş olmadığını öğretir bize.

Tecelli kelimesini düşünürken bu şerit aklımdan gitmiyor. Görünen bir şey var: toz, oda, eşya. Bir de görünmeyen bir şey var: onları görünür kılan ışık. Işığın kendisini göremeyiz; yalnız değdiği şeyi görürüz. Gözümüz ışığa değil, ışığın vurduğu yere bakar.

Önceki bölümde varlığın bir murat ile, bir arzu ile meydana geldiğini düşündük. Bu bölümde o muradın görünüşüne bakacağız. İsim bir mânâ taşıyordu. Mânâ, varlıkta nasıl açığa çıkar? Bir merhamet nerede görünür, bir kudret neyin üzerinde belirir? Ve en zoru: Gördüğümüz şeyin hangi isimden geldiğini nasıl bileceğiz?

Işık göründü sandık

Görünen tozdu

Toz da göründü sanmadı

Gösteren gizli kaldı

Gösterdiği kadar

5.1. Tecelli nedir?

Tecelli Arapça c-l-v kökünden gelir. Kökün temel anlamı açığa çıkmak, örtüsü kalkmak, parlamaktır. Bir gelin için "cilve" denir, bir ayna için "cilâ". Cilâlı bir yüzey ışığı geri verir; cilvesi olan bir yüz bakışı geri verir. Tecelli, bu kökün "kendini gösterme" yönüdür. Bir şeyin, örtüsü kalkmış olarak görünmesi.1

Kur'an'da bu kökten gelen fiil, en çarpıcı biçimde Mûsâ'nın kıssasında geçer:

Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: "Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım" dedi. Allah: "Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin" buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerlebir etti ve Musa da baygın düştü.

— A'râf 7:1432

Ayette bir istek var, bir ret var ve bir gösteriş var. Mûsâ "bana kendini göster" der. Cevap "göremezsin"dir. Ama cevap orada bitmez; bir dağ gösterilir. Tecelli dağa olur. Mûsâ dağın hâlini görür ve düşer.

Bu kıssa tecellinin ne olduğunu, tanımdan daha iyi anlatır. Tecelli, zâtın kendisinin göz önüne serilmesi değildir. Zât, dağa da göze de sığmaz. Tecelli, zâttan gelen bir etkinin bir yerde belirmesidir. Dağın yerle bir olması görülebilir. Dağı yerle bir eden görülemez. Mûsâ, görmek istediğini görmedi; ama göremeyeceğini gördü. Bu da bir görmedir.

Hüseyin Vedad tecelliyi isimlerle birlikte düşünür. Ona göre Allah arzu eder ve bir isim lütfeder; o ismin görünmesi de bir varlıkla görünür hâle gelir.3 Yani isim ile tecelli arasında bir sıra vardır: Önce bir murat, sonra bir isim, sonra o ismin varlıkta belirmesi. Tecelli bu zincirin görünen ucudur.

Bu zinciri bir benzetmeyle düşünmek mümkün. Bir besteci içinde bir ezgi taşır. Ezgi henüz kimse tarafından duyulmamıştır. Sonra onu nota diye yazar; bu, ezginin adıdır. Sonra bir saz onu çalar ve ezgi havada titrer. Duyduğumuz titreşimdir. Ne bestecinin içini duyarız ne notayı. Ama titreşim, ikisinden de haber verir.

Dağa vurdu

Dağ dayanmadı

Bakan düştü

Gördüğü, göremeyeceğiydi

Tecelli kelimesinin bir güzelliği de şudur: Hem bir olayı hem bir hâli anlatır. "Tecelli etti" deriz; bir şey oldu. "Tecellisi budur" deriz; bir şey hep böyledir. Güneşin doğması bir olaydır, güneşin ışık vermesi bir hâldir. İlâhî isimlerin tecellisi de ikisini birden taşır. Rahmet bir an belirir, bir yağmurla; ama rahmet aynı zamanda varlığın her an üzerinde duran bir örtüdür. Bu ikisini ayırmadan düşünmek, bölümün geri kalanında işimizi kolaylaştıracak.

5.2. Zuhur ve tecelli arasındaki ilişki

Tasavvuf dilinde tecelli ile birlikte sık kullanılan bir kelime daha var: zuhur. Zuhur, z-h-r kökünden gelir; sırt, dış yüz, görünen taraf demektir. "Zâhir" ismi de bu köktendir. Hadîd sûresinin bir ayetinde Allah'ın dört ismi yan yana gelir:

O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.

— Hadîd 57:3

Diyanet meali burada isimleri açıklayarak çevirmiştir. Arapçada dört kısa kelime vardır: el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın.4 Zâhir, "varlığı aşikâr" olan; Bâtın, "gerçek mahiyeti gizli" olan. İkisi aynı ayette, aynı zâta aittir. Görünen ve gizli olan iki ayrı şey değildir; bir olanın iki yüzüdür.

Zuhur ile tecelli arasındaki fark ince, ama önemli. Zuhur, bir şeyin görünür olmasıdır; vurgu görünende. Tecelli, bir şeyin kendini göstermesidir; vurgu gösterende. Bir çiçeğin açması zuhurdur. Çiçekte bir güzelliğin belirmesi tecellidir. Birinde çiçeğe bakarız, öbüründe çiçekte beliren şeye.

Hüseyin Vedad'ın dilinde iki kelime çoğu zaman yan yana gelir; "zuhur bulur", "tecelli eder" dediği yerler birbirinin yerine geçer. Ama onun asıl vurgusu, görünenin kendi başına bir şey olmadığıdır. Ona göre isimler, aslında Allah'ın sıfatlarının görünmesidir.5 Görünen, gösterenin bir yüzüdür.

Bu düşüncenin insana söylediği bir şey var. Biz zuhur ile yetiniriz. Çiçeği görürüz, güzel deriz, geçeriz. Tecelliyi görmek için bir adım daha gerekir: "Bu güzellik nereden geldi?" diye sormak. Soru sorulmadıkça zuhur, bir manzara olarak kalır. Soru sorulduğunda manzara bir işarete dönüşür.

Bir annenin çocuğuna eğilmesini düşünün. Dışarıdan bakan bir göz, bir kadının bir çocuğa eğildiğini görür. Bu zuhurdur. Ama o eğilişte bir şefkat vardır ki ne kadının elinde ne çocuğun yüzündedir. İkisinin arasında, görünmeyen bir yerde durur. O eğilişte görünen, şefkatin kendisi değil, şefkatin izidir. Şefkat bir isimdir; eğiliş onun tecellisidir.

Göründü dedik

Görünen kendini mi gösterdi

Yoksa gösterilen mi oldu

Çiçek bilmez

Bakan bilir

Bir de zamanın içinden bakalım. Zuhur bir anda olur; tecelli ise süreklidir. Rahmân sûresinin bir ayeti bunu şöyle söyler:

Göklerde ve yerde olan kimseler her şeyi O'ndan isterler; O her an kainata tasarruf etmektedir.

— Rahmân 55:29

Ayetin son cümlesi Arapçada "külle yevmin hüve fî şe'n" diye geçer: O, her gün bir iştedir.6 Bir an önceki tecelli ile şimdiki aynı değildir. Nehir aynı yataktan akar, ama aynı su iki kez geçmez. Tasavvuf ehli buna "tecellide tekrar yoktur" demiştir. Dün görülen bir güzellik bugün yeniden görüldüğünde, aslında yeni bir güzelliktir. Bu düşünce insana tazelik verir: Hiçbir sabah dünün kopyası değildir.

Zâhir ve Bâtın'ın aynı ayette gelmesi bize bir uyarı da yapar. Görünene takılıp gizliyi unutmak bir hatadır; gizliyi arayıp görüneni küçümsemek bir başka hata. Bazı yollar dünyayı bir perde sayıp ondan kaçmayı öğütler. Bazı yollar yalnız görünene inanır. Ayet ikisine de aynı cevabı verir: İkisi de O'dur. Perde de O'ndan, perdenin ardı da.

5.3. Bir ismin varlıkta görünür hâle gelmesi

İsimler soyut kelimeler gibi görünür. "Rahmân" bir kavramdır, "Hayy" bir kavramdır. Bir sözlükte okursak aklımızda bir tanım kalır. Ama hiçbir isim yalnız bir tanım olarak kalmaz. Her isim bir yerde, bir şeyde, bir anda görünür hâle gelir.

Kur'an, okuru bu görünüşlere bakmaya çağırır:

Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?

— Rûm 30:50

Ayet "rahmete bak" demiyor; "rahmetin belirtilerine bak" diyor. Arapçada âsâr, izler kelimesi geçer.7 Rahmet, yağmurdan sonra yeşeren toprağın üzerindeki izdir. Kimse rahmetin kendisini göremez; ama kurumuş bir toprağın bir hafta sonra yeşermesi, gözün görebileceği bir izdir.

Hüseyin Vedad bu izleri gündelik hayatın en sıradan yerlerinde arar. Ona göre görmek "Basîr" isminin izidir; gözle görmek bu ismin bir yansımasıdır. Mikroskop, teleskop, dürbün gibi aletler de bu ismin yansımaları olarak meydana gelmiştir. Güneşteki ışık, "en-Nûr" isminin bir suretidir.8 Bu bakış ilk okunuşta şaşırtıcı gelebilir: Bir dürbünün ilâhî bir isimle ne ilgisi olabilir? Ama düşündükçe açılan bir tarafı var. İnsanın görme arzusu, görme imkânı, görmeyi uzatma çabası, hepsi bir kaynaktan beslenir. Göz kendini yaratmadı; görme isteği de.

Bu düşünce bir yanlış anlamaya da açıktır. Her şeyi doğrudan bir isme bağlamak, bir eşyayı o ismin kendisi saymaya kayabilir. Dürbün Basîr değildir; güneş Nûr değildir. Hüseyin Vedad da "suret" ve "yansıma" kelimelerini bu yüzden kullanır. Yansıma, aynadaki görüntüdür. Görüntüyü yüzün kendisi sanan, aynayı kırınca yüzü kaybettiğini sanır.

Göz gördü

Gördüğünü kendinden bildi

Görmeyi veren

Gözün içinde

Gözden gizli

İzlerin nerede aranacağını Kur'an iki kelimeyle söyler: dışarıda ve içeride. İkinci bölümde andığımız ayette belgeler "hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde" gösterilir (Fussilet 41:53).

Tasavvuf dili bu iki yöne âfâk ve enfüs der: ufuklar ve nefisler.9 Bir tecelli gökte bir yıldız olarak, toprakta bir filiz olarak görünür. Aynı tecelli insanın içinde bir hayret, bir ürperti, bir sükûn olarak görünür. Birini görüp öbürünü görmeyen yarım görür. Gökteki yıldıza bakıp içindeki hayreti fark etmeyen, yıldızı bir taş sanır. İçindeki hayrete bakıp yıldızı unutan, hayreti kendi icadı sanır. İz ikisindedir; ve iki iz birbirini doğrular.

Bir ismin varlıkta görünür hâle gelmesi, isme bir beden vermek değildir. Daha çok bir ismin bir yere değmesidir. Su bardağa konur ve bardağın şeklini alır. Su bardak olmaz; bardak da su. Ama bardaksız suyu tutamayız. İsim de bir varlığa değer ve o varlığın biçimiyle görünür. Rahmet, bir annede anne biçiminde, bir yağmurda yağmur biçiminde, bir affedişte söz biçiminde belirir.

Bu yüzden aynı ismi birçok yerde görürüz, ama her yerde başka bir yüzle. Bir isim bir varlığa değdiğinde, o varlığın kabı kadar görünür. Kap ne kadar genişse görünüş o kadar geniş, ne kadar dar ise o kadar dar. Bir çocuğun şefkati bir oyuncağa yeter; bir annenin şefkati bir ömre. İsim aynıdır; kap farklıdır.

İnsan için asıl mesele, kendi kabının ne kadar olduğunu fark etmektir. Bu, yedinci bölümde gönül ve vüs'at konusunda yeniden karşımıza çıkacak. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Bir ismi her yerde görmek, o isme kendini de açmayı ister. Açılmamış bir kapta görünen, yine kabın kendisidir.

5.4. Aynı ismin farklı tecellileri

Bir sabah aynı yağmur iki tarlaya yağar. Birinde tohum vardır, yeşerir. Öbüründe tohum yoktur, çamur olur. Yağmur aynıdır. Yağmurun düştüğü toprak aynı değildir.

Kur'an'ın bir ayeti bu durumu Kur'an'ın kendisi için söyler:

Kuran'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır.

— İsrâ 17:82

Aynı kelâm, iki insana iki ayrı sonuç verir. Birine şifa, öbürüne kayıp. Kelâmda bir değişiklik olmamıştır. Değişen, onu alanın hâlidir.

Hüseyin Vedad bu ayrımı şöyle ifade eder: İlâhî isimler aynı olmakla birlikte tecellilerde değişiklik gösterebilir; bu değişiklik de Allah'ın o isimlerdeki muradını işaret eder.10 Ona göre aynı ilâhî hitap, Mûsâ'da rahmet, Firavun'da zahmet olmuştur; çünkü Mûsâ kendi varlığını Hakk'ın varlığı karşısında silmiş, Firavun ise haddini aşmıştır.11 Bu yorum Hüseyin Vedad'ın kendi yorumudur, ama işaret ettiği şey geniştir: Bir tecellinin ne olacağı, düştüğü yerin hâline bağlıdır.

Burada bir soru doğar: Eğer sonuç almaya bağlıysa, alanın kabiliyeti nereden gelir? Toprağın tohumu olup olmaması toprağın elinde midir? Bu soru tasavvuf ve kelâm tarihinin en eski sorularından biridir ve kolay bir cevabı yoktur. İnsan hem verilenle yaşar hem verilene ne yapacağını seçer. Şems sûresi bu ikisini birlikte söyler: Nefse iyiliği ve kötülüğü bildiren O'dur; ama nefsini arındıran kurtulur, onu kirletip örten kaybeder.12 Kabiliyet bir ihsandır; arınma bir iştir. İkisini birbirinin yerine koymamak gerekir.

Yağmur bir

Toprak iki

Biri yeşerdi

Biri çamurlandı

Gökyüzü ikisine de baktı

Belki bu soruyu bir yana bırakmadan şunu söyleyebiliriz: İnsan kendi toprağını tanıyabilir. Hangi sözde yeşerdiğini, hangi sözde çamurlaştığını fark edebilir. Bu fark ediş, toprağı sürmenin ilk adımıdır. Sürülmüş toprak, aynı yağmuru başka türlü karşılar.

Aynı ismin farklı tecellilerine gündelik hayattan bir örnek: Söz. Aynı cümle bir insanı ayağa kaldırır, bir başkasını yere serer. "Bunu yapabilirsin" cümlesi kendine güvenen birine cesaret, kendini yetersiz hisseden birine yük olabilir. Sözü söyleyen aynı iyi niyetle söylemiştir. Ama söz, kulağa değil, kulağın ardındaki hâle düşer.

İlâhî isimlerin farklı tecellileri de böyledir. "Hakîm" ismi bir insanda sükûnet olarak belirir: "Bunda bir hikmet var" der ve bekler. Başka bir insanda öfke olarak belirir: "Bunda ne hikmet olabilir" der ve isyan eder. İkisi de aynı olayın karşısındadır. İkisi de olayın bir anlamı olması gerektiğini hissetmiştir. Biri o anlamı beklemeyi seçer, öbürü o anlamı hemen ister.

Bu durum bize bir kolaylık ve bir zorluk getirir. Kolaylık şu: Tecellinin kötü görünmesi, ismin kötü olduğu anlamına gelmez. Zorluk da şu: Tecelliyi kötü görüyorsak, bakışımızı sorgulamamız gerekir. Bir ışık gözü kamaştırıyorsa, ışığa kızmak kolaydır. Gözün karanlığa ne kadar alıştığını sormak zordur.

5.5. Celâl ve cemâl tecellileri

İlâhî isimler eskiden beri iki büyük kümeye ayrılarak düşünülmüştür: celâl isimleri ve cemâl isimleri. Celâl, yücelik, heybet, büyüklük demektir. Cemâl, güzellik, lütuf, yakınlık. Kahhâr, Cebbâr, Mütekebbir, Muntakim celâl yüzünü; Rahmân, Rahîm, Vedûd, Latîf cemâl yüzünü taşır.13

Kur'an'da bu iki yön tek bir ifadede birleşir:

Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.

— Rahmân 55:26-27

"Yüce ve cömert" diye çevrilen ifade, Arapçada zü'l-celâli ve'l-ikrâmdır. Celâl ve ikram sahibi. Allah'ın vechi, yüzü, bu iki sıfatla anılır. Fânilik bir celâl tecellisidir: Her şey geçer, her şey eksilir. Bâkîlik bir ikram tecellisidir: Geçen her şeyin ardında bir yüz kalır. Ayet ikisini ayırmaz; bir yüzün iki hâli olarak söyler.

Hüseyin Vedad da celâlî ve cemâlî isimlerin birlikte işlediğini söyler. Ona göre "es-Selâm", "el-Mü'min", "el-Hâdî" gibi isimler bir gönülde selâmet ve terakki olarak yürür; başka gönüllerde ise celâlî isimlerin tesirleri görünür. Hangi tecellinin hangi isimden geldiğini bilmek gerektiğini vurgular.14

Burada önemli bir incelik var. Celâl ile cemâl birbirinin karşıtı değildir. Ateşi düşünelim. Ateş yakar; bu onun celâlidir. Ateş ısıtır, aydınlatır, pişirir; bu onun cemâlidir. Ateşin iki ayrı ateşi yoktur. Yanmayı bilmeyen ısınmayı da bilmez. Bir ocak başında oturan insan, ateşin cemâlini yaşar; ama elini uzatırsa celâlini de tanır. İkisi aynı alevdir.

Ateş yaktı

Ateş ısıttı

İki ateş arayan

Elini uzattı

Bir ateş buldu

Sahih bir hadiste Allah'ın yaratmayı tamamladığında, arşın üzerinde kendi katındaki kitabına şunu yazdığı bildirilir: "Rahmetim gazabıma galip gelmiştir."15 Bu söz, celâl ile cemâlin eşit iki kefe olmadığını söyler. Gazap vardır; ama rahmet önden gider. Celâl tecellisi bile, sonunda bir rahmet için çalışır. Bir hekimin neşteri yarayı açar; ama neşter, iyileştirmek içindir.

İnsan hayatında celâl tecellileri çoğu zaman bir kayıp, bir yıkılış, bir sarsıntı biçiminde gelir. İnsan o an cemâli göremez. Bir yakının ölümü, bir işin bozulması, bir sağlığın gitmesi. Bunlara hemen "rahmet" demek, acı çeken birine söylendiğinde çoğu zaman ucuz bir teselli olur. Daha dürüst olanı belki şudur: Celâlin içinde de bir yüz vardır, ama o yüz zamanla görünür. Bugün göremediğimiz, yarın görülmeyecek demek değildir. Bazı tecellilerin cemâli, ancak yıllar sonra geriye bakınca belirir.

Ayetteki sıra da dikkat çekicidir. Önce "her şey fânidir" der, sonra "Rabbinin yüzü kalır". Celâl önden gelir, ikram ardından. Bu sıra bazen insan hayatının da sırasıdır. Bir şey elimizden alınır, ardından alınmayan bir şey görünür.

5.6. Rahmetin ve kudretin görünüşleri

İlâhî isimler içinde en çok anılan ikisi belki rahmet ve kudrettir. Besmele Rahmân ve Rahîm ile başlar. Hemen her dua bir kudrete sığınır. Bu iki isim, insanın en temel iki ihtiyacına karşılık gelir: Sevilmek ve korunmak.

Kur'an'da rahmetin genişliği şöyle anlatılır:

Rahmetim herşeyi kaplamıştır.

— A'râf 7:156

Ayetin bu kısmı kısa, ama kapsamı her şeydir.16 Rahmetin dışında kalan bir şey yoktur. Bu, rahmetin her yerde aynı biçimde görüneceği anlamına gelmez. Bir annenin rahmeti bazen kucaklamaktır, bazen elini çekmektir. Çocuğun ateşe uzanan elini tutmak da rahmettir; çocuk bunu bir engelleme olarak yaşar.

Besmeledeki iki isim, Rahmân ve Rahîm, aynı kökten gelir: r-h-m. Bu kökün asıl anlamlarından biri, ana rahmidir.17 Rahmet kelimesi, bir canlının başka bir canlıyı kendi içinde taşıyıp beslemesinin adıyla akrabadır. Rahim, çocuğu ne yargılar ne seçer; onu taşır. Çocuk rahmin varlığını bilmez, ama onun içinde büyür. Varlığın rahmet içinde oluşu da buna benzer. Biz rahmeti fark etmeden onun içinde yaşarız; fark ettiğimiz an, aslında dışına çıkmadığımız bir yeri tanımış oluruz.

Kudretin görünüşü ise daha sessizdir. Kudret çoğu zaman bir olay olarak değil, bir düzen olarak görünür. Âl-i İmrân sûresinin bir ayeti bunu gece ile gündüzün dönüşünde gösterir:

Geceyi gündüze, gündüzü geceye geçirirsin; ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın; dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.

— Âl-i İmrân 3:27

Her akşam güneşin batması bir kudret tecellisidir. Ama biz buna "akşam oldu" deriz. Her sabah uyanmak bir kudret tecellisidir; biz buna "uyandım" deriz. Kudret o kadar düzenli tecelli eder ki görünmez olur. Ancak düzen bozulduğunda, bir deprem, bir hastalık, bir felaket karşısında kudreti hatırlarız. Oysa kudret, düzenin içinde daha çok vardı. Depremi hatırlayan, bin sabahki sükûneti unutmuştu.

Güneş battı

Akşam dedik

Güneş doğdu

Sabah dedik

Döndüreni

Adıyla anmadık

Hüseyin Vedad'ın yorumunda, bir şeyi var etme arzusuna "Kahhâriyet sırrı", o şeyin "ol" emriyle meydana gelmesine "Kâdiriyet sırrı" denir.18 Bu adlandırma onun yoluna özgüdür; ama işaret ettiği ayrım dikkate değer. Bir şeyin olmasını istemek ile onu var etmek iki ayrı şeydir. İnsan çok şey ister; yapabildikleri azdır. İstediğini yapabilen, kudretin sahibidir. Bu yüzden insan, kudreti en çok istekleri gerçekleşmediğinde tanır. Gerçekleşmeyen istek, isteyenin kudret sahibi olmadığını hatırlatır.

Rahmet ile kudret ayrı ayrı düşünüldüğünde ikisi de eksik kalır. Rahmeti olmayan bir kudret korkutur. Kudreti olmayan bir rahmet teselli eder ama kurtaramaz. Bir arkadaş başımız sıkıştığında bize acır; ama elinden bir şey gelmez. Bir zorba güçlüdür; ama acımaz. İlâhî isimlerde ikisi bir aradadır. Bu bir arada oluş, insanın sığınabileceği tek yeri işaret eder: Hem acıyan hem yapabilen.

İnsan, bu iki ismin izini kendi içinde de taşır. Merhamet duyar, ama gücü yetmez. Gücü yeter, ama merhameti azalır. İnsanın olgunlaşması, belki bu ikisini kendi küçük ölçüsünde bir araya getirebilmesidir. Gücü olduğunda merhametini kaybetmemek; merhamet duyduğunda gücünü ortaya koymaktan kaçmamak.

5.7. Zıtlıklar içerisinde ilâhî isimler

Âl-i İmrân sûresindeki bir önceki ayet zıtları yan yana dizer:

De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir."

— Âl-i İmrân 3:26

Vermek ve almak, yüceltmek ve alçaltmak. İlâhî isimler arasında bu zıtlar çiftler hâlinde geçer: Kâbız ve Bâsıt, daraltan ve genişleten; Hâfız ve Râfi', alçaltan ve yükselten; Muhyî ve Mümît, dirilten ve öldüren; Evvel ve Âhir. Ayetin sonundaki küçük not dikkat çekicidir: "İyilik elindedir." Zıtlar sayılır, ama sonunda yalnız iyilik anılır.19

Zıtlık, idrakin şartıdır. Gece olmasaydı gündüzü bilmezdik; hastalık olmasaydı sağlığın adını koymazdık. Hüseyin Vedad, Allah'ın her şeyi zıddıyla bilmesindeki hakikati idrak etmek gerektiğini söyler.20 Cenâb-ı Mevlevî de Mesnevî'nin birinci cildinde aynı düşünceyi ışık ve renk üzerinden anlatır:

Pes nihânîhâ be-zıdd peydâ şeved

Çün ki Hak-râ nîst zıdd, pinhân buved

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"Gizli şeyler zıtlarıyla görünür olur; Hak'ın zıddı olmadığı için O gizli kalır."21 Beyit bir öncekiyle birlikte okunduğunda daha da açılır. Cenâb-ı Mevlevî, Hakk'ın dert ve gamı şunun için yarattığını söyler: Gönül hoşluğu bu zıt ile görünür olsun.

Bu iki beyit, bu bölümün belki en ağır cümlesini taşıyor. Her şey zıddıyla bilinir. Ama Hakk'ın zıddı yoktur. O hâlde Hak, bildiğimiz yolla bilinemez. Gece ile gündüzü karşılaştırırız; ama Hakk'ı neyle karşılaştıracağız? Varlığın zıddı yokluk ise, yokluk bir şey değildir ki karşılaştırma yapılsın. Bu yüzden Hak, aşikârlığının şiddetinden gizlidir. Gündüz her yeri doldurduğunda ışığı ayrıca görmeyiz.

Gece geldi

Gündüzü bildik

Hasta düştük

Sağlığa ad koyduk

Zıddı olmayana

Ne ad koyalım

Cenâb-ı Mevlevî'nin Mûsâ ile Firavun'u anlattığı bir başka bölümde ise zıtların kaynağına dair bir soru sorulur. Mûsâ gündüz Hakk'a yalvarır, Firavun gece yarısı ağlar. Sonra şu beyitler gelir:

Çün ki bî-rengî esîr-i reng şod

Mûsî-î bâ Mûsî-î der ceng şod

Çün be-bî-rengî resî k'ân dâştî

Mûsî vü Fir'avn dârend âştî

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"Renksizlik renge esir düşünce, bir Mûsâ bir Mûsâ ile savaşa tutuştu. Sahip olduğun o renksizliğe varınca, Mûsâ ile Firavun barışır."22 Bu beyitleri dikkatli okumak gerekir. Cenâb-ı Mevlevî burada Firavun'u temize çıkarmıyor; aynı bölümde Firavun'un Mûsâ'dan nasıl nefret ettiğini de anlatır. Söylediği, zıtlığın renkler âleminde olduğudur. Renkler birbiriyle çatışır. Renklerin kaynağı olan ışık ise hiçbir renkle savaşmaz.

Zıtlıklar içinde ilâhî isimleri görmek, insana bir tür sükûnet verebilir. Hayatın bir döneminde daralırız; Kâbız ismi. Sonra genişleriz; Bâsıt ismi. Daralma bir ceza, genişleme bir ödül değildir. İkisi bir nefesin iki yarısı gibidir. Nefes vermeden nefes alınmaz. Bunu bilen insan, darlık geldiğinde genişliğin de geleceğini bilir; genişlikte iken darlığı unutup şımarmaz.

5.8. İnsan tecelliyi nasıl idrak eder?

Tecelli her an, her yerde var. Ama her insan, her an onu görmez. Görmek için göz yetmez. Kur'an bunu şöyle söyler:

Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.

— Hac 22:46

Göz görür; kalp idrak eder. Göz açık, kalp kapalı olduğunda insan her şeyi görür ve hiçbir şeyi anlamaz. Kalp açıldığında ise sıradan bir şey bile bir kapıya dönüşür.

Tecelliyi idrak etmenin ilk şartı, belki bakışı yavaşlatmaktır. Hızlı bakan, eşyayı tanıdığı adlarla geçer. "Ağaç" der, geçer. "Bulut" der, geçer. Yavaş bakan ise adın ötesinde bir şeyle karşılaşır. Bir yaprağın damarlarına uzun uzun bakan biri, bir gün o damarların bir ırmak haritasına benzediğini fark eder. Sonra ırmakların da yapraklara benzediğini. Ardından insanın elindeki damarları. Bir tecelli, bir başka tecelliye kapı açar.

Kur'an'da bu bakışın övüldüğü kişiler, akıl sahipleri diye anılır:

Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin."

— Âl-i İmrân 3:191

Ayetin söylediği iki şey yan yanadır: Anmak ve düşünmek. Zikir ve fikir. Biri olmadan öbürü eksik kalır. Yalnız anan, isimleri tekrarlar ama varlığa bakmaz. Yalnız düşünen, varlığa bakar ama ardındakini anmaz. Tecelliyi idrak eden, ikisini bir arada yapar: Bakar ve anar. Bu ikiliği dokuzuncu bölümde zikir bahsinde yeniden düşüneceğiz.

Baktı, gördü

Gördü, geçti

Bir gün bakıp durdu

O gün

Gördüğü de ona baktı

Hüseyin Vedad, tecelliyi idrak etmenin bir ön şartından söz eder: Kişi daha ileri terakki ettikçe daha ileri isimleri idrak eder; o makama gelmeden o ismi bilmek bir mânâ ifade etmez. Bu sözü bir benzetmeyle destekler: Ucuz alan ucuz verir; çocuk bir inciyi bir somuna değişir.23 Çocuk için inci bir taştır. Ona inciyi göstermek, değerini anlatmaz. Değeri anlamak için çocuğun büyümesi gerekir.

Bu düşünce, idrakin bir kazanım olmadığını, bir olgunlaşma olduğunu söyler. Bir kitabı okuyarak tecelliyi idrak edemeyiz. Kitap ancak yolu gösterebilir. Yolu yürümek ise insanın kendi ömrüyle olur. Yirmi yaşında okunan bir ayet ile kırk yaşında okunan aynı ayet, aynı harflerden oluşur; ama okuyan aynı değildir. Ayet değişmedi; okuyanın kabı genişledi.

Bir de şu var: İnsan tecelliyi çoğu zaman sonradan idrak eder. O an yaşadığı bir şeyin ne olduğunu yıllar sonra anlar. Bir ayrılığın kendisini nasıl olgunlaştırdığını, bir hastalığın neyi öğrettiğini. Tecelli o an gelmişti, ama idrak geç gelir. Bu yüzden idrak, biraz da hatırlamaktır. Geriye bakıp "demek orada o isim vardı" demek.

Bu geç gelen idrakin bir de nimeti var. İnsan geriye baktığında, yaşadığı anların bir sırası olduğunu fark eder. Bir kapanış bir açılışa, bir kayıp bir buluşa bağlanmıştır. O an birbirinden kopuk görünen olaylar, uzaktan bakınca bir cümlenin kelimeleri gibi dizilir. Cümlenin ne dediğini tam okuyamasak bile, bir cümle olduğunu görürüz. Bu da idrakin bir türüdür: Anlamı bilmeden anlamın varlığını bilmek.

O gün anlamadım

Bugün anladım sanıyorum

Yarın bugünü de

Geriye dönüp okuyacağım

Cümle bitmedi

5.9. Tecelliyi görmek ile yorumlamak arasındaki fark

Bir yağmur yağar. Bir insan "rahmet" der. Başka bir insan aynı yağmurda evini kaybeder. "Bu ceza" der. İkisi aynı yağmuru görmüştür. Biri onu rahmet diye, öbürü ceza diye yorumlar.

Tecelliyi görmek ile yorumlamak arasında ince ama tehlikeli bir çizgi var. Görmek, bir şeyin ilâhî bir kaynaktan geldiğini fark etmektir. Yorumlamak, o şeyin hangi isimden, hangi murat ile geldiğini söylemeye kalkmaktır. Birincisi edeptir. İkincisi çoğu zaman haddi aşmaktır.

Hüseyin Vedad bu konuda dikkat çekici bir uyarı yapar: Her ismin ihtiva ettiği icrayı ancak Allah bilir; haddi aşmamak gerekir; insanlar daima yanılabilir. Bir karar verirken de, Rabbimizin o varlıktaki tecellisine göre hüküm vermek gerektiğini, niyetleri ve arzuları ise Allah'ın bildiğini söyler.24 Bu uyarı, kendi yolunun yorumlarını sunan bir eserde, kendi sınırını da çizen bir cümledir.

Kur'an'da bu sınırın en açık anlatıldığı yer, belki bir savaş emri ile ilgili bir ayettir:

İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.

— Bakara 2:216

Ayetin bağlamı belirli bir durumdur; ama son cümlesi, bütün yorumların üstüne konmuş bir mühür gibidir.25 "Siz bilmezsiniz." Hoşlandığımızı iyi, hoşlanmadığımızı kötü sanırız. Bu, tecelliyi kendi hoşnutluğumuza göre yorumlamaktır. Oysa iyinin ve kötünün asıl ölçüsü bizim zevkimiz değildir.

Yağmur yağdı

Biri rahmet dedi

Biri ceza dedi

Yağmur

Bir şey demedi

Yorumlamanın en çok zarar verdiği yer, başkalarının hayatıdır. Bir insanın başına gelen felaketi "ilâhî bir ceza" diye yorumlamak, hem o insana hem de ilâhî isimlere haksızlıktır. Kimse bir başkasının tecellisini okuyacak gözü kendinde bulamaz. Kendi hayatımızın tecellilerini bile çoğu zaman yanlış okuruz. Başkasınınkini okumaya kalktığımızda, aslında kendi korkularımızı ve beklentilerimizi o insanın üzerine yansıtırız.

Bu, hiç yorum yapılmamalı demek değildir. İnsan, anlam arayan bir varlıktır; yorum yapmadan yaşayamaz. Ama yorum, kesin bir hüküm olarak değil, bir ihtimal olarak tutulmalıdır. "Bunda bir hikmet olabilir" demek ile "bunun hikmeti şudur" demek arasındaki fark, edep ile haddi aşma arasındaki farktır. İlki bir kapı aralar, ikincisi kapıyı kendi eliyle kapatır.

Tecelliyi görmek, insanı alçakgönüllü kılar. Yorumlamak çoğu zaman kibirlendirir. Gören "bir şey var" der ve susar. Yorumlayan "bildim" der ve konuşur. Mûsâ'nın kıssasındaki dağ, kendine vuran tecelliyi yorumlamadı. Yerle bir oldu. Belki en doğru idrak, bazen yerle bir olabilmektir.

5.10. Tecelliyi isimden, ismi hakikatten ayırmamak

Bu bölüm boyunca bir zinciri izledik: Hakikat, isim, tecelli. Hakikat, isimlerin işaret ettiği O. İsim, O'nun bir yüzünü bildiren kelime. Tecelli, o ismin varlıkta beliren izi. Bu üç halkayı ayrı ayrı düşünmek, anlamak için gerekliydi. Ama asıl tehlike, halkaları birbirinden kopartmaktır.

Tecelliyi isimden ayırırsak, varlık bize yalnız bir olaylar yığını gibi görünür. Güneş doğar, yağmur yağar, insan ölür. Bunların ardında bir mânâ aramayız. Dünya bir makine olur; içinde hiçbir yüz yoktur. Bu, modern insanın en sık düştüğü hâldir. Her şeyi ölçeriz, açıklarız; ama hiçbir şeyin ne için olduğunu sormayız.

İsmi hakikatten ayırırsak, isimler bize bir sözlük gibi görünür. Rahmân "merhamet eden" demektir, Kahhâr "galip gelen" demektir. Bu tanımları ezberleriz; ama tanımların işaret ettiği O'na yönelmeyiz. İsimler bir koleksiyon olur. Bu da dindar insanın sık düştüğü hâldir. İsimleri bilir, sayar, ama onlarla kimseye varmaz.

Hüseyin Vedad bu tehlikeye karşı açık bir cümle kurar: Manevî yolda isimlere takılmamalı, o isimlerdeki hakikat idrak edilmeye çalışılmalıdır.26 Bir başka yerde de Allah'ı isimlere göre değil, Allah'ın o isimlerdeki tecelliyatına göre anlamak gerektiğini, çünkü Allah'ın isimlere değil, isimlerin Allah'a bağlı olduğunu söyler.27

Bu son cümle, bölümün anahtarı gibidir. İsimler Allah'a bağlıdır; Allah isimlere bağlı değildir. Bir ırmağın kolları kaynağa bağlıdır; kaynak kollara bağlı değildir. Kollardan birini kurutursak kaynak eksilmez. Ama kaynağı kurutan bir şey olsaydı, bütün kollar kururdu. İsimler ve tecelliler kollardır. Her birinden suyun tadını alırız. Ama su kaynaktan gelir.

Su içtik

Kolundan bir ırmağın

Kaynağı sorduk

Su sustu

Susuzluğumuz cevap verdi

İki hâlin ortasında üçüncü bir tehlike daha var: Tecelliyi hakikatin kendisi sanmak. Bir güzellik karşısında kendinden geçen insan, o güzelliği tapınılacak bir şeye çevirebilir. Bir yüze, bir manzaraya, bir sese bağlanır ve onun ötesine geçemez. Tecelli ona bir kapı açmıştır; o ise kapının eşiğine yerleşmiştir. Cenâb-ı Mevlevî'nin renk ve renksizlik üzerine söyledikleri burada da bir uyarıdır: Renk güzeldir, ama renk ışık değildir. Renge âşık olan, ışık söndüğünde rengin de gittiğini görünce şaşırır.

Bu üç halkayı birlikte tutmak, insana dünyaya bakarken bir denge kazandırır. Görünene takılıp kalmaz, ama onu küçümsemez de. Her şeyde bir iz görür, ama izi izin sahibi sanmaz. Hadîd sûresindeki o dört ismi hatırlayalım: Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın. Hepsi bir zâtındır. Görünen ve görünmeyen, baş ve son, aynı O'nun yüzleridir.

Bir de şu ayeti hatırlayalım:

Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır.

— Bakara 2:115

"Allah'ın yönü" diye çevrilen kelime, Arapçada vech, yüz kelimesidir.28 Nereye dönersek orada bir yüz vardır. Bu yüz, eşyanın kendisi değildir; eşyanın bize dönük olan tarafında beliren bir işarettir. Tecelliyi görmek, nereye dönersek o yüzü hatırlamaktır. İsmi bilmek, o yüze bir ad verebilmektir. Hakikate yönelmek ise yüzün ardındakinin adlardan yüce olduğunu bilmektir.

Bir sonraki bölümde, bütün bu isimlerin ve tecellilerin kendisine öğretildiği varlığa döneceğiz: İnsana. Âdem'e isimler öğretildi. Ama isimleri öğrenen, tecellilerin hepsini kendinde taşıyan bu varlık, acaba kendisini görebiliyor mu?

Tefekkür

Temel soru: Gördüğümüz şey varlığın kendisi midir, yoksa onda açığa çıkan mânâ mı?

• Bugün gördüğün sıradan bir şeyde, hangi ismin izini fark edebilirsin? Fark etmeden önceki bakışınla şimdiki bakışın arasında ne değişti?

• Hayatında bir celâl tecellisi gibi yaşadığın bir olay, zamanla bir cemâl yüzü gösterdi mi? Göstermediyse, beklemeye razı mısın?

• Aynı olayın sende ve bir başkasında farklı sonuçlar doğurduğu bir an hatırla. Fark olaydan mı geliyordu, alanın hâlinden mi?

• Bir başkasının başına gelen bir şeyi en son ne zaman yorumladın? O yorum gerçekten o insanı mı anlatıyordu, yoksa senin korkunu mu?

• Zıddı olmadığı için gizli kalan bir hakikati, hangi yolla idrak edebilirsin?

• Kudreti en çok düzen bozulduğunda hatırlıyorsan, bozulmayan bin sabahı nasıl hatırlayacaksın?

• "İsimler Allah'a bağlıdır, Allah isimlere değil" cümlesi, senin dua ediş biçiminde neyi değiştirir?

Notlar

1. C-l-v kökü ve tecelli kavramı için bkz. "Tecellî" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi. Tasavvuf literatüründe tecelli; ef'âl, sıfat ve zât tecellisi olarak üç mertebede ele alınır.

2. Ayetin son cümlesi (Mûsâ'nın ayılınca tevbe etmesi) alıntıda kısaltılmıştır.

3. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye / İsm-i Azam-ı Hususi, İstanbul 2008, s. 2.

4. Diyanet meali isimleri açıklayıcı biçimde çevirmiştir; ayetin Arapçasında yalnız "hüve'l-evvelü ve'l-âhiru ve'z-zâhiru ve'l-bâtın" ifadesi geçer.

5. Hüseyin Vedad, s. 231: "İsimler, aslında Allah'ın sıfatları olarak görünmesi demektir."

6. Diyanet meali "yevm" kelimesini "her an" diye açıklayarak çevirmiştir. "Tecellide tekrar yoktur" (lâ tekrâra fi't-tecellî) sözü tasavvuf literatüründe, özellikle İbn Arabî çizgisinde yaygın bir ilkedir; burada genel bir ilke olarak anılmıştır.

7. Ayette "fenzur ilâ âsâri rahmetillâh" ifadesi geçer. Âsâr, eser kelimesinin çoğuludur; iz, nişan anlamındadır.

8. Hüseyin Vedad, s. 234. Mikroskop, teleskop ve dürbün örnekleri ile güneşin nurunun "en-Nûr" isminin sureti olduğu söylemi yazarın kendi yorumudur.

9. Fussilet 41:53'te "fi'l-âfâki ve fî enfüsihim" ifadesi geçer. Âfâk, ufuk kelimesinin; enfüs, nefs kelimesinin çoğuludur.

10. Hüseyin Vedad, s. 32.

11. Hüseyin Vedad, s. 32-33. Yazar burada aynı ilhamın Mûsâ'da rahmet, Firavun'da zahmet olduğunu söyler. Ayrıntısı Hüseyin Vedad'ın kendi yorumudur; Kur'an'da Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" sözü Nâziât 79:24'te geçer.

12. Şems 91:7-10. Diyanet meali: "Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki: Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."

13. İsimlerin celâl ve cemâl diye ayrılması tasavvuf ve esmâ şerhlerinde yaygın bir tasniftir; hangi ismin hangi kümeye girdiği kaynaklara göre değişebilir. Bazı şerhlerde üçüncü bir küme olarak "kemâl" isimleri de anılır.

14. Hüseyin Vedad, s. 31-32. Yazar celâlî isimlere örnek olarak "hayru'l-mâkirîn" ve "el-Mudill"i, cemâlî isimlere örnek olarak "Hakk-ı Mübîn" ve "es-Selâm"ı verir.

15. Buhârî, Bed'ü'l-halk (no. 3194); aynı anlamda Buhârî, Tevhîd (no. 7554).

16. A'râf 7:156'nın yalnız bir cümlesi alınmıştır. Ayet, Mûsâ'nın duasıyla başlar ve rahmetin kimlere yazılacağını anlatarak devam eder.

17. R-h-m kökü ve "rahim" ile "rahmet" arasındaki ilgi için bkz. "Rahmet" ve "Rahmân" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi. Buhârî, Edeb (no. 5988) hadisinde de "rahim" (akrabalık bağı) kelimesinin Rahmân isminden türetildiği bildirilir.

18. Hüseyin Vedad, s. 235. "Kahhâriyet sırrı" ve "Kâdiriyet sırrı" ifadeleri yazarın kendi terimleridir.

19. Âl-i İmrân 3:26'da "bi-yedike'l-hayr" ifadesi geçer. Ayetin son cümlesi ("Doğrusu Sen, her şeye Kadir'sin") alıntıda kısaltılmıştır.

20. Hüseyin Vedad, s. 31.

21. Mesnevî I, "Hem der beyân-ı mekr-i harguş" başlıklı bölüm. Farsça metin Ganjoor'dan (ganjoor.net) alınmıştır; çeviri bu kitap için yapılmıştır. Bir önceki beyit: "Renc ü gam-râ Hak pey-i ân âferîd / Tâ bedîn zıdd hoş-dilî âyed padîd." Bölümün devamında Cenâb-ı Mevlevî, "Gözler O'nu görmez" (En'âm 6:103) ayetini ve Mûsâ ile dağ kıssasını anar.

22. Mesnevî I, Mûsâ ile Firavun'un ikisinin de ilâhî meşiyete tâbi olduğunu anlatan bölüm. Farsça metin Ganjoor'dan alınmıştır; çeviri bu kitap için yapılmıştır.

23. Hüseyin Vedad, s. 82. Yazar bu sözü Mevlânâ'ya atfeder; sözün Mevlânâ'nın eserlerindeki yeri bu kitap için doğrulanmamıştır, bu yüzden metinde Hüseyin Vedad'ın benzetmesi olarak aktarılmıştır.

24. Hüseyin Vedad, s. 238-239.

25. Bakara 2:216'nın baş kısmı ("Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı") alıntıda kısaltılmıştır. Ayetin genel ilkeyi ifade eden son kısmı, birçok müfessir tarafından bağlamının ötesinde de yorumlanmıştır.

26. Hüseyin Vedad, s. 237.

27. Hüseyin Vedad, s. 82.

28. Ayette "fe-semme vechullâh" ifadesi geçer. Vech, yüz demektir; müfessirler burada "yön", "kıble", "rıza" ve "zât" anlamlarını tartışmıştır.

BÖLÜM 6