07/ 15

ÂDEM VE İSİMLER

25 dakikalık okuma

İnsana Öğretilen Hakikat

İlâhî isimlerin bütün âlemde tecelli ettiğini düşündük. Gökte, toprakta, yağmurda, gece ile gündüzün dönüşünde. Ama bu tecellilerin hiçbiri kendini bilmez. Yıldız ışık verdiğini bilmez; toprak yeşerdiğini. Tecellinin bilindiği bir yer gerekir. Bir ayna, ancak önünde duran bir göz varsa ayna olur.

Kur'an, bu gözün hikâyesini bir isim öğretimiyle anlatır. Yeryüzüne bir halife konacaktır. Melekler sorar. Sonra bir sahne açılır: Âdem'e isimler öğretilir. Bu sahne, insanın ne olduğuna dair söylenmiş en kısa ve en yüklü cümlelerden biridir.

Bu bölümde o sahneye yaklaşacağız. İsimleri öğrenen kimdi? Ne öğrendi? Neden ona öğretildi? Ve en sonunda: Bütün isimleri bilen bu varlık, kendi adını biliyor mu?

Her şeye adını söyledi

Melekler dinledi

Sıra kendine gelince

Ne dedi

Kimse yazmadı

6.1. Âdem'e isimlerin öğretilmesi

Kıssa Bakara sûresinde birkaç ayette anlatılır. Önce bir haber verilir:

Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti; melekler, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz" dediler; Allah "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.

— Bakara 2:30

Sonra öğretim gelir:

Ve Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. "Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin" dedi.

— Bakara 2:31

Meleklerin cevabı, bütün kitabın belki en alçakgönüllü cümlesidir:

Cevap verdiler: "Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim'sin".

— Bakara 2:32

Sonra Âdem konuşur:

Allah "Ey Adem onlara isimlerini söyle" dedi. Adem isimlerini söyleyince, Allah "Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?" dedi.

— Bakara 2:33

Sahne dört adımda kurulur: Haber, itiraz, öğretim, gösteri. Melekler insanın bozgunculuk yapabileceğini görmüştür; yanılmamışlardır da. Ama görmedikleri bir şey vardır. Allah'ın cevabı, onların gördüğünü inkâr etmez; gördüklerinin eksik olduğunu söyler: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim."

Bu eksik olan şey, isimlerdir. Melekler tesbih eder, takdis eder; ama isimleri bilmez. Âdem ise isimleri bilir. Bu, Âdem'in meleklerden daha çok ibadet ettiği anlamına gelmez. Âdem'in farkı ibadetinde değil, bilgisindedir. Ve bu bilgi kendinden değildir: "öğretti" denir. Âdem'in elinde olan, kendisine verilendir.

Melek dedi: Bilmeyiz

Bilmediğini bildi

Âdem söyledi

Söylediğini öğrenmişti

İkisi de

Verilenle konuştu

Kıssada dikkat çeken bir ayrıntı daha var. Melekler "öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur" der. Âdem de öğretilenle konuşur. Yani hem meleklerin hem Âdem'in bilgisi öğretilmiştir. Fark, neyin öğretildiğindedir. Meleklere kendi işleri öğretilmiştir. Âdem'e ise isimler. Bir şeyin işini bilmek ile adını bilmek arasında bir fark vardır. İş, bir yerde durur; ad, her yere uzanır. Ad bilen, bilmediği şeyleri de birbirine bağlayabilir.

Hüseyin Vedad'a göre Allah bütün isimleri Âdem'de açmış ve bu açılmayla Âdem'e kendi "ilm-i hususiyesini" vermiştir; Âdem'e isimlerin öğretilmesi, manevî işleyişin isimlerle yürüyeceğine işarettir.1 Bu yorum, kıssayı yalnız bir bilgi aktarımı olarak değil, bir başlangıç olarak okur. Âdem'e isimler öğretildiği gün, varlığın isimlerle okunabileceği gün de başlamıştır.

Âdem adının kendisi de bu kıssada düşündürücüdür. Klasik sözlüklerde Âdem adının yeryüzünün yüzeyi anlamına gelen edîm kelimesiyle ilişkilendirildiği, bazı dilcilerin ise kelimeyi Arapça dışı bir kökten saydığı aktarılır.2 Türkçe okunuşta bir başka yakınlık daha belirir: Âdem ile adem, yani yokluk. Arapçada iki kelimenin harfleri farklıdır; bu yakınlık bir köken bilgisi değil, Türkçenin kulağa fısıldadığı bir hatırlatmadır. İnsan, yokluktan çağrılmış bir addır. Toprağın yüzünden alınmış, yokluğun kıyısından getirilmiştir. Bütün isimleri öğrenen bu varlığın kendi adı, nereden geldiğini unutmasın diye ona verilmiş gibidir.

Toprağın yüzünden alındı

Yokluğun kıyısından çağrıldı

Âdem dendi

Adem işitildi

Arada bir nefes

Arada bütün isimler

6.2. İsimleri bilmenin mânâsı

"Bütün isimler" ne demektir? Müfessirler bu soruya farklı cevaplar vermiştir. Bazıları eşyanın adları demiştir: su, toprak, kap, kuş. Bazıları meleklerin ve insan soyunun adları demiştir. Bazıları da eşyanın özellikleri, faydaları ve hakikatleri demiştir.3 Tasavvuf geleneğinde ise "isimler" çoğu zaman ilâhî isimler olarak okunmuştur: Âdem'e, varlıkta tecelli eden ilâhî isimlerin bilgisi verilmiştir.

Bu yorumlar birbirini dışlamaz. Bir şeyin adını bilmek, o şeyi ayırt edebilmektir. Ayırt edebilmek, onun özelliğini bilmektir. Özelliğini bilmek, onun hangi isimden geldiğini sezmektir. Basit bir "su" kelimesi bile bu katları taşır. Suyu adlandıran, suyu içilecek bir şey olarak ayırt eder. Ayırt eden, suyun hayat verdiğini fark eder. Fark eden, hayatın kaynağını sorar.

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'de Âdem kıssasına şu beyitlerle başlar:

Bü'l-beşer k'û alleme'l-esmâ beg est

Sad hezârân ilmeş ender her reg est

İsm-i her çîzî çünân k'ân çîz hest

Tâ be-pâyân cân-ı û-râ dâd dest

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"İnsanlığın babası ki 'isimleri öğretti'nin beyidir, onun her damarında yüz binlerce ilim vardır. Her şeyin adını, o şey neyse öyle bildi; her şey sonuna kadar canına el verdi."4 Beyitteki incelik, ismin eşyanın "olduğu gibi" bilinmesidir. Âdem'in verdiği adlar keyfî etiketler değildir; eşyanın kendisine uygun adlardır. Ad ile şey arasında bir uygunluk vardır.

Birkaç beyit sonra Cenâb-ı Mevlevî bir ayrım yapar:

İsm-i her çîzî ber-i mâ zâhireş

İsm-i her çîzî ber-i Hâlık sırreş

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"Bizim katımızda her şeyin adı onun dışıdır; Yaratan katında her şeyin adı onun sırrıdır."5 Bu beyit, isim bilgisinin iki katını gösterir. Biz bir şeyin adını, görünen yüzüne göre koyarız. Yaratan ise onun adını sırrına göre bilir. Âdem'e öğretilen hangisiydi? Kıssa açıkça söylemez. Ama bu iki kat arasında bir yol olduğunu düşündürür. İnsan dıştaki addan başlar; bir gün sırdaki ada yaklaşabilir.

Taşa taş dedik

Taş dışıyla durdu

Bir gün taşa sorduk

Asıl adın ne

Taş ağırlaştı

İsimleri bilmenin mânâsı, belki bir şeyle ilişki kurabilmektir. Adını bilmediğimiz bir insanı çağıramayız. Adını bilmediğimiz bir duyguyla yüzleşemeyiz. Adını bilmediğimiz bir hastalığı tedavi edemeyiz. İsim, ilişkinin kapısıdır. Âdem'e isimlerin öğretilmesi, ona varlıkla ilişki kurma imkânının verilmesidir. Hayvan suya yaklaşır, içer. İnsan ise suya yaklaşır, adını anar, şükreder. Aynı suyu içerler; ama biri yalnız içer, öbürü içtiğini bilir.

6.3. İnsan neden isimlere muhataptır?

İsimler neden meleklere değil de insana öğretildi? Bu soru, kıssanın kendisi kadar eskidir. Bir cevap, insanın yaratılışındaki çift yöndedir. Kur'an insanın yaratılışını şöyle anlatır:

Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti.

— Hicr 15:28-29

İnsanda iki şey bir araya gelir: Toprak ve nefha. Balçık ve ruh. Melek yalnız nurdandır; hayvan yalnız topraktan, yani bedendir.6 İnsan ise ikisinin kesişme yerindedir. Toprağı olduğu için eşyayı bilir, ona dokunur, onu adlandırır. Ruhu olduğu için eşyanın ötesini sorar. İsimler bu iki yönün buluştuğu yerde anlam kazanır. İsim, hem bir şeyi gösterir hem de o şeyin ötesini işaret eder. İkisini birlikte taşıyabilecek bir varlık gerekir.

Hüseyin Vedad bu kesişmeyi şöyle anlatır: Allah varlıklarda madde ve varlık isimlerini zuhur ettirmiş, insanda ise ruhî isimlerin açılmalarını da koymuştur; çünkü insana varlık isimleriyle birlikte ruhî teşkilat isimleri de bildirilmiştir.7 Ona göre "El-İnsan", İsm-i Azam hususiyeti taşıyan ilâhî bir gönül noktasıdır. Bu yorum kitabın onuncu bölümünde, İsm-i Azam bahsinde yeniden karşımıza çıkacak.

Bir cevap daha var: İnsan unutan bir varlıktır. İsimlere en çok, unutan muhtaçtır. Melekler unutmaz; bu yüzden hatırlatılmaya ihtiyaçları yoktur. İnsan ise unutur. Âdem'in kıssasında bile bu unutuş vardır:

Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.

— Tâhâ 20:115

İnsan kelimesinin kökü üzerine Arap dilcileri uzun tartışmıştır. Bir görüşe göre üns, yani yakınlık ve alışkanlıktan gelir; insan, alışan ve ünsiyet kuran varlıktır. Bir başka görüşe göre nisyân, yani unutmaktan gelir.8 Bu tartışmanın bir sonucu olması gerekmez. İki anlam da insanın hâlini anlatır. İnsan alışır ve unutur. Alıştığını unutur. Bu yüzden ona isimler verilmiştir: Unuttuğunda hatırlasın diye.

Melek unutmadı

Hatırlamaya da ihtiyacı olmadı

İnsan unuttu

İsimler ona verildi

Unutmasın diye değil

Hatırlasın diye

İsimlere muhatap olmanın bir başka yüzü de konuşmaktır. Âdem isimleri yalnız öğrenmedi; onları söyledi. "Onlara isimlerini söyle" dendi ve söyledi. Bilgi, söze dönüştüğünde başkasına geçer. Melekler Âdem'in sözüyle öğrendi. İnsan, isimleri hem alan hem aktaran bir varlıktır. Bir çocuk, annesinin ağzından dünyanın adlarını öğrenir; sonra kendi çocuğuna aktarır. İsimlerin zinciri, Âdem'den beri bir ağızdan öbürüne geçer. Hüseyin Vedad bu durumu kendi diliyle şöyle söyler: Allah'ın arzusu Âdem'in ağzından dökülür ve o zaman tatbikata girer.9 Bu yorumun ayrıntısı onun yoluna aittir; ama söze verdiği ağırlık, insanın isimlerle ilişkisini anlamak için bir ipucu taşır. İnsan, adı söylendiğinde var olan şeylerle yaşar. Söylenmeyen bir sevgi, çoğu zaman kendini bile bilmez.

6.4. Âdem ve halifelik

"Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim." Halife kelimesi h-l-f kökünden gelir. Kökün temel anlamı arkada olmak, ardından gelmek, birinin yerine geçmektir.10 Halife, birinin yerini tutan, onun ardından gelen, onun adına iş gören demektir.

Kimin halifesi? Müfessirler bu soruya iki ana cevap vermiştir. Birine göre insan, yeryüzünde kendinden önceki varlıkların, cinlerin ya da başka bir neslin yerine geçen bir halifedir. Öbürüne göre insan, Allah'ın yeryüzündeki hükümlerini uygulayan bir halifedir.11 Tasavvuf geleneği ikinci cevaba daha yakın durmuştur: İnsan, ilâhî isimlerin yeryüzünde göründüğü bir yerdir.

Kur'an'da halifelik yalnız Âdem'e değil, bütün insan soyuna verilmiş bir vazife olarak da geçer:

Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur.

— En'âm 6:165

Bu ayette halifelik bir imtihanla birlikte anılır: "Verdikleriyle denemek için." Halifelik bir makam değil, bir emanettir. Halife kendi adına değil, yerine geçtiği adına iş görür. Kendi adına iş görmeye başladığında halife olmaktan çıkar, bir gaspçı olur.

Hüseyin Vedad'a göre Allah'ın ilâhî halifesi "el-İnsan"dır ve "Arzda bir halife halk edeceğim" buyruğu ile "el-İnsan" hususiyeti taşıyan peygamberler ve veliler lütfedilmiştir.12 Bu yorum halifeliği belirli bir makama, peygamberlere ve velilere bağlar. Kur'an'ın En'âm sûresindeki genel ifadesi ise halifeliği bütün insanlara yayar. İki okuma birbirine kapalı değildir. Her insan bir halifelik emanetini taşır; ama bu emaneti kemâliyle taşıyanlar, peygamberler ve velilerdir.

Yerine geçtin

Yerini sandın

Yer sahibini hatırlattı

Sen ki misafirdin

Ev seni ağırladı

Halifeliğin gündelik bir yüzü de var. Bir annenin çocuğuna şefkati, bir hekimin hastasına dikkati, bir çiftçinin toprağa özeni. Bunların her biri, ilâhî bir ismin yeryüzündeki temsilidir. Şefkat Rahîm'in, dikkat Hafîz'in, özen Rezzâk'ın bir yansımasıdır. İnsan bu yansımaları kendi eliyle taşır. Halifelik, büyük işlerden önce bu küçük temsillerde başlar. Bir çocuğa şefkat göstermeyen, yeryüzünde nasıl bir halife olacaktır?

Meleklerin endişesi de bu noktadadır. İnsan bozgunculuk yapacak, kan dökecektir. Yani emaneti kendi adına kullanacaktır. Bu endişe haklıdır; tarih bunun pek çok örneğiyle doludur. Ama Allah'ın cevabı, insanın yalnız bu olmadığını söyler. İnsan, halifeliği gasp edebilir; ama aynı insan, onu taşıyabilir de.

6.5. İnsan, varlığı anlamlandıran bir idrak noktası mıdır?

Bir resim, kimse bakmadığında resim midir? Bir müzik, kimse dinlemediğinde müzik midir? Bu sorular felsefe tarihinde çok tartışılmıştır. Ama ilâhî isimler açısından sorunun bir başka yüzü var: Varlıktaki tecelliler, onları idrak eden biri olmadan ne anlama gelir?

Kur'an, göklerde ve yerde olanların insana boyun eğdirildiğini söyler:

Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için dersler vardır.

— Câsiye 45:13

Ayetin iki yarısı dikkat çekicidir. Önce her şeyin insanın buyruğu altına verildiği söylenir. Sonra bir şart konur: "düşünen kimseler için." Her şey insana verilmiştir; ama her şeyden ders alan yalnız düşünendir. Teshir, yani boyun eğdirilmiş olmak, insana bir imkân verir. Bu imkânı anlama dönüştürmek ise insanın işidir.

Hüseyin Vedad'ın yorumunda, Allah'ın kendindeki güzel hâllerin tecellisini görmek istediği, bu temaşa için de "insan"ı en güzel temsil noktası olarak zuhur ettirdiği söylenir.13 Yani varlığın tecellileri, insanda bir göz bulur. İnsan, varlığın kendini gördüğü yerdir. Bu yorum, tasavvuf geleneğinde insanın âlemin aynası sayılması düşüncesiyle akrabadır.

Bu düşünce insanı bir yandan yüceltir, bir yandan sorumlu kılar. Eğer insan varlığı anlamlandıran bir idrak noktası ise, anlamlandırmadığı bir varlık, onun için anlamsız kalır. Bir gün güneşin doğuşuna bakmadan geçen insan, o günün tecellisini kaybetmiştir. Güneş yine doğmuştur; ama o güneşin bir anlamı olmamıştır, en azından o insan için.

Güneş doğdu

Kimse bakmadı

Güneş yine doğdu

Doğduğunu

Bir göz bekledi

Bu idrakin bir şartı da dikkattir. Varlığı anlamlandıran göz, dağınık bir göz olamaz. Bir insanın gün boyu kaç şeye baktığını ve kaçını gerçekten gördüğünü düşünelim. Bakılan şey çoktur; görülen azdır. İnsanın idrak noktası olması, onun her an idrak ettiği anlamına gelmez. Daha çok, idrak edebileceği anlamına gelir. İmkân ile fiil arasındaki bu mesafe, insanın ömrü boyunca yürüdüğü yoldur.

Ama bu düşünceyi bir kibre dönüştürmemek gerekir. İnsan varlığı anlamlandırır; ama varlığın anlamını yaratmaz. Anlam, varlığa ilâhî isimlerden gelir. İnsan o anlamı okur. Okumak ile yazmak arasındaki fark, bu bölümün belki en önemli inceliğidir. İnsan varlığın kitabını okur. Ama kitabı yazan o değildir. Kendini yazar sanan insan, okuduğu kitabın ne dediğini anlayamaz; çünkü her satırda kendi sesini duymaya başlar.

Bir de şunu sormak gerekir: İnsanın idrakinin dışında kalan bir tecelli, eksik midir? Ormanın içinde kimsenin görmediği bir çiçek açar ve solar. O çiçek boşa mı açtı? Kur'an'ın bir ayeti, göklerde ve yerde olanların Allah'ı tesbih ettiğini söyler (Haşr 59:24). Çiçek, insan görmese de tesbih etmiştir. İnsanın idraki, varlığa anlam katar; ama varlık, insandan önce de bir anlam taşır. İnsan o anlamı bulur, ona katılır.

6.6. Ruh, nefs ve beden

İnsanın yapısı üzerine konuşurken üç kelime sık sık karşımıza çıkar: ruh, nefs ve beden. Bu üçü arasındaki ilişki, kelâm, felsefe ve tasavvuf kitaplarında farklı biçimlerde anlatılmıştır. Burada bir sistem kurmak değil, bu üçünün isimlerle ilişkisini düşünmek istiyorum.

Ruh hakkında Kur'an'ın en bilinen ayeti, insanın bilgisinin sınırını da çizer:

Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: "Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir."

— İsrâ 17:85

Ruh, Rabbin emrindendir. Bu ifade, ruhun insana ait bir şey olmadığını, Rabbe ait bir şey olduğunu söyler. "Ruhumdan üfledim" denir; "ruhundan" denmez. İnsandaki ruh, onda emanet olarak duran bir nefhadır.

Nefs ise insanın kendisidir; daha çok benliğidir. Kur'an nefsin farklı hâllerini anlatır. Yûsuf kıssasında "kötülüğü emreden" bir nefsten söz edilir.14 Fecr sûresinde ise "huzur içinde olan" bir nefse hitap edilir: "Ey huzur içinde olan can!"15 Aynı nefs, kötülüğü emredebilir ya da huzura erebilir. Nefs sabit bir şey değildir; bir yoldadır.

Beden ise toprağın payıdır. Balçıktan alınmış, şekil verilmiş, ruh üflenmiş bir kap. Secde sûresi bu sırayı şöyle anlatır:

Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.

— Secde 32:7-9

Ayetteki sıra dikkat çekicidir: Çamur, su, şekil, ruh, sonra kulak, göz, kalp. Beden önce kurulur, ruh sonra üflenir, idrak organları en sonda verilir. Ve bütün bu sıranın sonunda bir sitem vardır: "pek az şükrediyorsunuz."

Çamurdan aldı

Şekil verdi

Ruh üfledi

Kulak, göz, kalp verdi

İnsan

Teşekkürü unuttu

Hüseyin Vedad, "insan"da ne olduğunu sorar ve cevap verir: Velâyet var, risâlet var, ruh var, nefis var; Allah Âdem'i bunların hepsini müşahede etmek için yaratmıştır.16 Bu cevap, insanın tek bir şey olmadığını, birçok katın bir arada durduğu bir varlık olduğunu söyler. Ruhu onu yukarı çeker, nefsi aşağı. Ama ikisi de onundur. İnsan bu çekişmenin ortasında durur.

Şems sûresi nefsin bu iki yönlü hâlini bir yeminler dizisinin sonunda söyler: Nefse iyilik ve kötülük kabiliyeti verilmiştir; onu arındıran kurtulur, onu fenalıklara gömen kaybeder.17 Ayette "arındırmak" diye çevrilen fiil, tezkiyenin köküdür; büyütmek, geliştirmek anlamını da taşır. Nefs bastırılacak bir düşman olarak değil, terbiye edilecek bir toprak olarak anılır. Toprağı yok etmek, ondan ürün almayı da imkânsız kılar. Nefsini yok saymaya çalışan insan, çoğu zaman nefsinin başka bir kılığa girdiğini fark etmez; kibir, takva elbisesi giyer. Arındırmak, nefsi olduğu gibi görmekle başlar.

İlâhî isimler açısından bakıldığında, bu üç kat isimlerin üç ayrı tecelli yeri gibidir. Bedende Hâlık'ın, Musavvir'in, Hayy'ın izleri görünür. Nefste Hâdî'nin ya da Mudill'in, yani yol gösterenin ya da saptıranın tesiri yaşanır. Ruhta ise bütün isimlerin kaynağına bir yakınlık vardır. İnsan bu üçünü birlikte taşıdığı için, isimlerin hepsine muhatap olabilir.

6.7. İnsandaki ilâhî isimlerin izleri

Sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: "Allah Âdem'i kendi sureti üzere yarattı."18 Bu hadis, tarih boyunca çok farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Bir kısım âlimler "onun suretinde" ifadesindeki zamirin Âdem'e döndüğünü, yani Allah'ın Âdem'i ona has bir surette yarattığını söylemiştir. Başka âlimler zamirin Allah'a döndüğünü, ama "suret"in şekil değil, sıfat anlamına geldiğini kabul etmiştir: İnsanda ilâhî sıfatların bir yansıması vardır.19

Tasavvuf geleneği bu hadisi ikinci yoldan okumuştur. İnsan, ilâhî sıfatların küçük bir aynasıdır. Allah Hayy'dır; insanda hayat vardır. Allah Alîm'dir; insanda bilgi vardır. Allah Semî' ve Basîr'dir; insanda işitme ve görme vardır. Allah Mürîd'dir; insanda irade vardır. Allah Mütekellim'dir; insanda söz vardır. Bu sıfatlar insanda sınırlı, geçici ve emanet olarak bulunur; ama bulunurlar.

Hüseyin Vedad'ın yorumu bu düşünceyi daha ileri taşır. Ona göre bütün varlıklar birer isimdir ve isim aldıkları için sıfat olurlar; Âdem'de ise "zât olarak" bir zuhur vardır; bu yüzden Âdem, Allah isminin bir suretidir ve bütün isimler Âdem ile bildirilmiştir.20 Bu yorum, tasavvufun belirli bir çizgisine ait olan ve tartışmaya açık bir yorumdur. Ama işaret ettiği şey, insanın varlıklar arasındaki yerinin farklılığıdır. Taş bir isimdir; insan ise isimlerin toplandığı yerdir.

Kur'an, insanın yaratılışındaki bu güzelliği bir yemin ile söyler:

Biz insanı en güzel şekilde yarattık, Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık. Yalnız, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır.

— Tîn 95:4-6

"En güzel şekil" diye çevrilen ifade, ahsen-i takvîmdir. Takvîm, bir şeyi düzgün, dengeli, yerli yerinde kurmak demektir.21 İnsan bu dengeyle yaratılmıştır. Ama hemen ardından bir düşüş gelir: "aşağıların en aşağısı." Ve bir istisna: inanıp yararlı iş yapanlar. Yani insandaki ilâhî izler kendiliğinden korunmaz. İnsan onları ya taşır ya da örter.

En güzel kuruldu

En aşağıya indi

Arada bir yol kaldı

İnanan, iş gören

O yolda yürüdü

İnsandaki ilâhî isimlerin izlerini görmenin bir yolu, insanın en güzel anlarına bakmaktır. Bir insan affettiğinde Afüvv'ün izi görünür. Bir insan bir dostunun sırrını sakladığında Settâr'ın izi görünür. Bir insan hak edilmemiş bir iyilik yaptığında Kerîm'in izi görünür. Bu anlarda insan, kendinden büyük bir şeyi taşır. Ve çoğu zaman bunu kendi başarısı sanmaz; içinden gelen bir şey olarak yaşar.

Sahih bir hadiste de her çocuğun fıtrat üzere doğduğu bildirilir.22 Fıtrat, yaratılıştaki ilk hâldir. Bu ilk hâlde ilâhî isimlerin izleri saf olarak durur. Sonra çevre, alışkanlık, korku ve arzu bu izlerin üzerine katmanlar örer. İnsanın yolu, belki bu katmanları bir bir kaldırıp ilk hâle dönmektir. Dönmek, çocukluğa dönmek değildir. Bilerek, yaşayarak, olgunlaşarak fıtratı yeniden bulmaktır.

6.8. İnsanın kendisini bilmesi

Tasavvuf geleneğinde çok bilinen bir söz vardır: "Nefsini bilen Rabbini bilir." Bu söz yüzyıllar boyunca hadis diye aktarılmıştır. Ama hadis âlimleri bu sözün Peygamber Efendimize ait sahih bir senedi olmadığını belirtmiştir.23 Söz, geleneğin bir sözü olarak kalır. Bu kitapta da öyle anılacak. Ama söylediği şey, Kur'an'ın çağrısıyla bağdaşır:

Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?

— Zâriyât 51:20-21

"Kendi içinizde." İnsan, kendi içine baktığında ilâhî isimlerin izleriyle karşılaşır. Bu yüzden kendini bilmek, bir benlik merakı değildir. Kendini bilmek, kendinde tecelli edeni tanımaktır.

Kendini bilmenin önündeki en büyük engel, belki kendini zaten bildiğini sanmaktır. İnsan kendine dair bir hikâye taşır: Kim olduğu, ne istediği, neyi sevdiği. Bu hikâye bir isim gibidir. İnsan bu ismi kendisi sanar. Ama bir gün beklemediği bir şey yapar; öfkelenir, korkar ya da hiç tahmin etmediği bir cömertlik gösterir. O an anlar ki kendi hakkındaki hikâye eksikmiş.

Hüseyin Vedad'ın bir cümlesi bu noktada çok şey söyler: Kişinin Allah'ın isimlerini zikretmesi, kendi asliyetini zikretmesi demektir.24 Yani insan bir ilâhî ismi anarken, aslında kendi aslını anmaktadır. Bu, insanın Allah olduğu anlamına gelmez. İnsanın aslının, isimlerin kaynağında olduğu anlamına gelir. Bir dal, ağacın adını andığında kendi kökünü anar.

Kendimi bildim sandım

Bir gün öfkelendim

Bir gün affettim

İkisine de şaşırdım

Bildiğim

Bir addı

Kendini bilmenin bir başka yüzü de sınırlarını bilmektir. İnsan, ilâhî isimlerin izlerini taşır; ama o izler sınırlıdır. Bilgisi vardır, ama az. Gücü vardır, ama yetersiz. Ömrü vardır, ama kısa. Kendini bilmek, bu sınırları kabul etmektir. Sınırını bilmeyen, kendini her şeyi bilen, her şeye gücü yeten biri sanır. Bu da kendini bilmemenin en tehlikeli biçimidir.

Meleklerin cevabını hatırlayalım: "Öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur." Bu cümle, kendini bilmenin en kısa ifadesidir. Kendini bilen, kendinde olanın verildiğini bilir. Verildiğini bilen, verene yönelir. Verene yönelen, belki geleneğin o sözündeki hakikate yaklaşır.

6.9. İnsan ve âlem ilişkisi

Tasavvuf ve İslâm felsefesi geleneğinde insana "küçük âlem", âleme "büyük insan" denmiştir.25 Bu benzetme, insan ile âlem arasında bir yansıma ilişkisi olduğunu söyler. Âlemde olan her şeyin insanda bir karşılığı vardır; insanda olan her şeyin âlemde bir benzeri.

Bu benzetmeyi somut düşünelim. Âlemde dağlar vardır; insanda kemikler. Âlemde ırmaklar vardır; insanda damarlar. Âlemde gece ve gündüz vardır; insanda uyku ve uyanıklık. Âlemde mevsimler vardır; insanda çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık. Bu benzerlikler bir şiir oyunu gibi görünebilir; ama bir şeyi işaret eder: İnsan âlemden kopuk bir varlık değildir. Âlemin bir parçası, hatta bir özetidir.

Kur'an'da insanın âlemle ilişkisi hem bir şeref hem bir sorumluluk olarak anlatılır:

And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.

— İsrâ 17:70

Şeref, yolculuk, rızık, üstünlük. Bunların hepsi verilmiştir. Ama verilen her şey, bir hesabın da konusudur. Âlem insana teslim edilmiştir; insan âlemi nasıl taşıyacaktır?

Âlemle ilişki konusunda Kur'an'ın en ağır ayeti belki emanet ayetidir:

Doğrusu Biz, sorumluluğu (emaneti) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.

— Ahzâb 33:72

Gökler, yer ve dağlar, varlığın en büyük, en sağlam parçalarıdır. Onlar emaneti yüklenmekten çekinir. İnsan ise yüklenir. Ve hemen ardından bir hüküm gelir: "çok zalim ve çok cahil." Müfessirler bu iki kelimeyi farklı yorumlamıştır. Bir yoruma göre bu, emaneti yüklendikten sonra ona hıyanet etmesinin sonucudur. Başka bir yoruma göre bu, emanetin ağırlığını bilmeden üstlenmesinin ifadesidir. Tasavvuf ehlinden bazıları ise bu iki kelimeyi bir tür övgü olarak da okumuştur: İnsan kendine zulmederek, kendinden geçerek, kendi varlığını hiçe sayarak bu yükü taşıyabilir.26

Dağ titredi

Gök çekindi

İnsan yüklendi

Bilmeden mi

Bildiği için mi

Yük biliyor

İnsan ve âlem ilişkisinde bir başka incelik de şudur: İnsan âlemi değiştirir, âlem de insanı. İnsan toprağı sürer, toprak insanı besler. İnsan ağacı keser, ağaçsız kalan toprak insanı aç bırakır. Bu karşılıklılık, halifeliğin bir başka yüzüdür. Halife, âlemin sahibi değil, emanetçisidir. Emanetçi, emaneti sahibine iade edeceği günü düşünerek kullanır.

Âlem ile ilişkinin bir de ibadet yüzü var. İnsan âleme bakarak Allah'ı anar; âlem de insanla birlikte anar. Kur'an, göklerde ve yerde olanların O'nu tesbih ettiğini söyler. Bir insan sabah namazına kalktığında, kuşların da sabahı karşıladığını duyar. İkisi aynı vakitte uyanmıştır. Biri kelimelerle, öbürü sesiyle anar. Bu ortaklık, insanın âlemde yalnız olmadığını hatırlatır. İnsan, âlemin tesbihine katılan bir sestir. Fark şudur: Kuş, tesbih ettiğini bilmeden tesbih eder. İnsan ise bilerek. Bilerek anmak, isimleri bilmenin bir sonucudur. Ve bilerek anmamak, isimleri bilen bir varlığın düşebileceği en garip sessizliktir.

6.10. İnsanın kendi hakikatine yabancılaşması

Bir insan yıllarca bir isimle yaşar. O ismin kendisi olduğuna inanır. Sonra bir gün kendisine bir ayna tutulur ve aynada tanımadığı bir yüz görür. Bu, yabancılaşmanın en basit hâlidir: İnsanın kendi yüzüne yabancı kalması.

Kur'an, bu yabancılaşmanın kaynağını bir unutuşa bağlar:

Allah'ı unutup da, Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.

— Haşr 59:19

Ayetteki sıra dikkat çekicidir. Önce Allah unutulur. Sonra insan kendini unutur. Allah'ı unutmak, kendini unutmanın sebebidir. Çünkü insanın hakikati, onun aslındadır; aslı unutan, kendini de unutur. Bir dal köküne yabancılaşırsa, kendi yaprağına da yabancılaşır.

Yabancılaşmanın gündelik biçimleri çoktur. İnsan bir mesleğin adına sarılır, o meslek elinden gidince kim olduğunu bilemez. Bir ilişkinin adına sarılır, ilişki bitince boşlukta kalır. Bir unvana, bir makama, bir şöhrete sarılır; hepsi geçicidir. Bunların hiçbiri kötü değildir. Kötü olan, bunları insanın hakikati sanmaktır. Kendi adını bir unvanla değiştiren insan, unvan gittiğinde adsız kalır.

Unvanını adın sandın

Unvan gitti

Ad da gitti sandın

Seni ilk çağıran ses

Unvan sormamıştı

Kur'an'da yabancılaşmanın bir başka adı gaflettir. A'râf sûresinin bir ayeti, kalpleri olup anlamayan, gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitmeyenleri "gafiller" diye anar.27 Gafil, bilgisi olmayan değildir; bilgisini kullanmayandır. Kalbi vardır, gözü vardır, kulağı vardır. Ama bunlar kapalıdır. İsimler ona öğretilmiştir; ama o isimlerle hiçbir şeyi çağırmaz.

Yabancılaşmanın çaresi, Âdem'in kıssasında saklıdır. Âdem de unuttu, yanıldı, düştü. Ama kıssa orada bitmez:

Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.

— A'râf 7:23

Âdem'in ilk duası bir itiraftır: "Kendimize yazık ettik." Yabancılaşan insanın dönüşü de buradan başlar. Kendine yazık ettiğini görmek, kendini yeniden görmeye başlamaktır. Ve Kur'an, bu itirafın karşılıksız kalmadığını söyler: Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona yol gösterdi.28 Dönüş mümkündür. Ama dönüş, önce kaybolduğunu kabul etmeyi ister.

6.11. İsimleri bilen insan, kendisini ne kadar bilir?

Bu bölüm bir soruyla başladı ve bir soruyla bitiyor. Âdem'e bütün isimler öğretildi. Melekler bu bilgi karşısında sustu. Ama bu bilgiye sahip olan insan, acaba kendini biliyor mu?

İnsan bugün eşyanın adlarını hiç olmadığı kadar çok biliyor. Yıldızların, hücrelerin, atomların adlarını biliyor. Ama bu bilgi onu kendine yaklaştırmıyor gibi. Bazen tersine, kendinden uzaklaştırıyor. Her şeyi adlandıran insan, kendi içindeki boşluğa bir ad koyamıyor. Ya da koyduğu adlar, o boşluğu doldurmuyor.

Belki sorun, isimlerin hangi katının bilindiğindedir. Cenâb-ı Mevlevî'nin beytini hatırlayalım: Bizim katımızda her şeyin adı onun dışıdır; Yaratan katında her şeyin adı onun sırrıdır. İnsan bugün eşyanın dış adlarını çok iyi biliyor. Ama sır adlarına yaklaşmıyor. Dış adlar bilgiyi çoğaltır; sır adları idraki genişletir. Bilgi çoğalırken idrak daralabilir.

Kendini bilmek için de aynı ayrım geçerlidir. İnsan kendi dış adlarını bilir: Adı, yaşı, mesleği, ailesi. Ama kendi sır adını bilmez. O ad, Yaratan katındadır. Kur'an'ın Meryem sûresinde Zekeriyyâ'ya müjdelenen bir oğuldan söz edilir; ona daha önce kimseye verilmemiş bir ad verilir.29 Her insanın da belki Yaratan katında daha önce kimseye verilmemiş bir adı vardır. O adı bilmek, kendini bilmektir.

Adımı bildim

Nüfusta yazılı

Sırrımı sordum

Kâğıt sustu

Bir ses dedi ki

Çağırdığımda bileceksin

Âdem kıssasının bir başka dersi de şudur: İsimleri bilmek, secdeyi engellemez. Melekler Âdem'e secde etti; İblis etmedi.30 İblis'in reddi bir bilgi eksikliği değildi; bir kibirdi. "Ben ondan üstünüm" dedi. İsimleri bilen insan da aynı kibre düşebilir. Bildiği isimlerle kendini büyük sanabilir. Oysa isimler, insanı kendinden büyük olana yönlendirmek içindi.

Bir de bu sorunun zamanla ilişkisi var. İnsan kendini bir anda bilmez. Çocukken bildiği ile yaşlılığında bildiği aynı değildir. Her yaş, insana kendi hakkında yeni bir isim öğretir. Gençlik "güçlü" der, olgunluk "sorumlu", yaşlılık "fani". Bu isimlerin hiçbiri yanlış değildir; ama hiçbiri tam da değildir. İnsanın kendini bilmesi, bu isimleri birbirinin ardından öğrenmek ve hiçbirine yerleşmemektir. Son isim, belki ölümle öğrenilir. Ve o isim, bütün öncekilerin neyi işaret ettiğini gösterir.

O hâlde isimleri bilen insan kendini ne kadar bilir? Belki şu kadar: Kendisine isimlerin öğretildiğini bildiği kadar. Bu bilgi, insanı hem yüceltir hem alçakgönüllü kılar. Yüceltir, çünkü ona varlığın en kıymetli bilgisi verilmiştir. Alçakgönüllü kılar, çünkü bu bilgi onun değildir; öğretilmiştir. Meleklerin "öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur" cümlesi, insanın da cümlesidir. Âdem bu cümleyi söylemedi; ama Âdem'in bütün hikâyesi bu cümleyi söyler.

Bir sonraki kısımda, bu öğretilen isimlerin insanın içinde nerede durduğunu soracağız. İsimler dilde mi, akılda mı, yoksa başka bir yerde mi? Kur'an'ın sık sık andığı bir yer var: kalp. Ya da Türkçenin güzel kelimesiyle, gönül.

Tefekkür

Temel soru: Âdem'e isimlerin öğretilmesindeki asıl hususiyet nedir?

• Bir şeyin adını öğrendiğin an ile o şeyi gerçekten tanıdığın an arasında ne kadar zaman geçti? Bu ara neyle doldu?

• Meleklerin "Öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur" cümlesini, en çok bildiğin konu için söyleyebilir misin?

• Hayatında hangi emaneti, kendi malın gibi kullanıyorsun?

• Kendine dair taşıdığın hikâye, seni en son ne zaman yanılttı?

• Bir unvanın, bir rolün ya da bir ilişkinin adı elinden alınsa, geriye kalan sen kim olurdun?

• Kendinde gördüğün en güzel hâlin, hangi ilâhî ismin izi olabilir? O hâli gerçekten kendinden mi biliyorsun?

• Yaratan katındaki adını bilseydin, bugün neyi farklı yapardın?

Notlar

1. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye / İsm-i Azam-ı Hususi, İstanbul 2008, s. 71-72.

2. Âdem adının kökü üzerine görüşler için bkz. "Âdem" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.

3. "Bütün isimler" ifadesine dair tefsir görüşleri için bkz. "Âdem" ve "Esmâ" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi; ayrıca Taberî ve Râzî'nin Bakara 2:31 tefsirleri.

4. Mesnevî I, Âdem kıssasının başladığı bölüm ("Kıssa-i Âdem aleyhisselâm ve bestan-ı kazâ nazar-ı û-râ..."). Farsça metin Ganjoor'dan (ganjoor.net) alınmıştır; çeviri bu kitap için yapılmıştır. "Beg" kelimesi burada bey, sahip anlamındadır.

5. Mesnevî I, aynı bölüm. Bu beyitlerin hemen ardından Mûsâ'nın asâsı örneği gelir: Mûsâ katında asâ olan şeyin adı Yaratan katında ejderhadır.

6. Meleklerin nurdan yaratıldığı Müslim'in Zühd bölümündeki bir hadiste bildirilir; hadis numarası baskıya göre doğrulanmalıdır. Hayvanlar için söylenen "yalnız beden" ifadesi, insanla karşılaştırma için kullanılmış genel bir ifadedir.

7. Hüseyin Vedad, s. 26.

8. "İnsan" kelimesinin kökü üzerine dilcilerin görüşleri için bkz. "İnsan" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi. Tâhâ 20:115 Diyanet Vakfı mealinden alınmıştır; bu ayetin Diyanet İşleri meali çevrimiçi kaynakta numara kaymasıyla göründüğü için kullanılmamıştır.

9. Hüseyin Vedad, s. 72.

10. H-l-f kökü için bkz. "Halife" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.

11. Bakara 2:30'daki "halife" kelimesinin anlamı üzerine tefsir görüşleri için bkz. aynı madde ve Râzî'nin ayetle ilgili tefsiri.

12. Hüseyin Vedad, s. 30 ve 32.

13. Hüseyin Vedad, s. 113. Yazar bu temaşa yerini kendi terimiyle "Deryâ-yı Nûr-ı Muhammed" olarak adlandırır; bu kavram onbirinci bölümde ele alınacaktır.

14. Yûsuf 12:53: "Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder."

15. Fecr 89:27.

16. Hüseyin Vedad, s. 113.

17. Şems 91:7-10. Ayetteki "zekkâhâ" fiili z-k-v kökündendir; temizlemek ve artırmak, geliştirmek anlamlarını birlikte taşır.

18. Buhârî, İsti'zân (no. 6227). Hadisin devamında Âdem'in boyu ve meleklere selam vermesi anlatılır.

19. Hadisin yorumları için bkz. "Sûret" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi. Zamirin kime döndüğü meselesi kelâm âlimleri arasında tartışmalıdır; bu kitap bir görüşü kesin olarak savunmaz.

20. Hüseyin Vedad, s. 34-35.

21. Takvîm, k-v-m kökünden gelir; doğrultmak, dengeli kılmak anlamındadır. Ayetteki ahsen-i takvîmin maddî biçimi mi, manevî kabiliyeti mi, ikisini birden mi kastettiği tefsirlerde tartışılmıştır.

22. Buhârî, Cenâiz (no. 1385).

23. "Men arefe nefsehû fe-kad arefe rabbehû" sözü için hadis âlimlerinin değerlendirmeleri: Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, "men arefe" maddesi; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa. Âlimler sözün merfû bir hadis olarak sabit olmadığını, bazı sûfîlerin sözü olarak aktarıldığını belirtir.

24. Hüseyin Vedad, s. 233.

25. Âlem-i sağîr (küçük âlem) ve âlem-i kebîr (büyük âlem) kavramları için bkz. "Âlem" ve "İnsân-ı Kâmil" maddeleri, TDV İslâm Ansiklopedisi.

26. Ahzâb 33:72'deki parantez içi açıklama Diyanet mealine aittir. "Zalûm" ve "cehûl" kelimelerinin övgü yönünde yorumu bazı sûfî müfessirlerde görülür; bu yorum genel tefsir geleneğinin hâkim görüşü değildir.

27. A'râf 7:179.

28. Tâhâ 20:122: "Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi." Ayrıca Bakara 2:37.

29. Meryem 19:7: "Sana, Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik." Ayetin baş kısmındaki hitap kısaltılmıştır.

30. Bakara 2:34: "Meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu." İblis'in "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm" sözü A'râf 7:12'de geçer.

ÜÇÜNCÜ KISIM