GÖNÜL
Mânânın İdrak Edildiği Yer
Buraya kadar isimleri dışarıda aradık. Varlığın meydana gelişinde, âlemdeki tecellilerde, Âdem'e öğretilen isimlerde. Her seferinde aynı yere çıktık: İsim bir şeyi gösteriyor, ama gösterdiğini gören bir göz gerekiyor. Rahmet her yere yağıyor; ama yağmuru rahmet diye okuyan, yağmurun düştüğü toprak değil, ona bakan insandır.
Bu bölüm o bakışın yerini soruyor. Mânâ nerede idrak edilir? Göz görür, kulak işitir, akıl ölçer, tartar, sıraya koyar. Ama bir ismin içindeki mânâ açıldığında, insanın içinde bir şey yerinden oynar. Bilgiye bir şey eklenmez belki; ama bilen değişir. Bu değişimin olduğu yere eskiler kalp demiş, bizim dilimiz gönül demiş.
Gönül üzerine konuşmak kolay görünür. Şiirlerimiz, türkülerimiz, gündelik dilimiz gönülle doludur. "Gönlüm sende", "gönlü kırık", "gönül koymak". Kelime o kadar yakınımızdadır ki, ne anlattığını sormayı unuturuz. Bu bölüm, o çok bilinen kelimenin yanında biraz durmak istiyor. Gönül nedir, akılla nasıl yan yana durur, ilâhî isimlerle nasıl bir bağ kurar, nasıl perdelenir ve nasıl arınır? Sonunda da şu soruya varacağız: Dönüp duran bir yerde birlik nasıl idrak edilir?
Göz baktı, gördü
Akıl tarttı, bildi
Gönül bir şey demedi
Ama değişen oydu
7.1. Kalp ve gönül kavramları
Arapçada kalp kelimesi, çevirmek, döndürmek, bir hâlden öbür hâle geçirmek anlamındaki k-l-b kökünden gelir.1 Aynı kökten taklîb, çevirip durmak; inkılâb, dönüşmek. Kalbin adı, kalbin huyunu söylüyor: Durmaz. Sabah bir şeye bağlanır, akşam başka bir şeye. Bir sözle ısınır, bir bakışla soğur. Peygamber Efendimizin sık yaptığı bir dua bu huyu bilerek yapılmış bir duadır:
Ey kalpleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl.
— Tirmizî, Kader (2140)
Aynı rivayette sebebi de söylenir: Kalpler, Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları dilediği gibi çevirir. Kalp, dönen şeydir. Ona sabitlik ancak döndürenden istenir.
Kur'an kalbin yanında başka adlar da kullanır. Sadr, göğüs; içinde kalbin durduğu, genişleyip daralan yer. Fuâd, kalbin yanan, hisseden yüzü. Mûsâ'nın annesi oğlunu suya bıraktığı sabah için şöyle denir:
Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahı etti, oğlundan başka bir şey düşünemiyordu.
— Kasas 28:10
Diyanet meali burada "gönül" kelimesini seçmiş; Arapçası fuâd'dır.2 Bomboş bir gönül. İçinde oğlundan başka hiçbir şey kalmamış bir gönül. Boşluk burada eksiklik değil; bir tek şeyle dolmuşluğun öbür adı.
Lübb de var: özün özü, kabuğun altındaki iç. Kur'an'ın "ulü'l-elbâb" dediği, öz sahipleri. Bir de nefs, insanın kendisi, benliği. Bu kelimeler birbirinin yerine de kullanılır, ayrı ayrı katmanlara da ad olur. Tasavvuf yazarları bunları bazen iç içe halkalar gibi sıralamıştır: göğüs, kalp, fuâd, lübb. Dıştan içe doğru inen bir yol.
Türkçe ise bütün bu kelimelerin yükünü çoğu zaman tek bir kelimeye vermiş: gönül. Eski Türkçede köñül diye geçen bu kelime, Arapçadaki kalbin bütün anlamlarını üstlendi, üstüne bir şey de ekledi: istek.3 "Gönlüm istemiyor" deriz, "gönlü olmak" deriz, "gönül vermek" deriz. Gönül hem bilen hem isteyen bir yerdir. Kalp çoğu zaman göğüsteki organı da çağrıştırır; gönül ise hiçbir zaman bir et parçası olmamıştır. Kimse gönlünü ameliyat ettirmez.
Kalp döner, adı öyle
Gönül ister, huyu böyle
Biri hâlden hâle geçer
Biri hâlini sever
Gönül kelimesinin Türkçede taşıdığı bu yük, bize bir şey öğretir. Bizim dilimizde bilmek ile istemek aynı evde oturur. "Gönlüm bilir" deriz; "gönlüm ister" deriz. Bilmek ile istemenin aynı yerden çıktığını söyleyen bir dil, insanın yalnız bilgiyle değil, yönelişle de tanındığını söyler. Ne bildiğin kadar ne istediğin de seni anlatır. Belki daha çok.
Bu bölümde iki kelimeyi yan yana kullanacağım. Ayetler ve hadisler kalp dediğinde kalp diyeceğim; insanın iç dünyasını anlatırken gönül diyeceğim. Ama ikisinin aynı kapıya açıldığını unutmadan.
7.2. Gönül neden önemlidir?
Peygamber Efendimizin helal ve haramı anlattığı uzun bir hadis, şu sözle biter:
Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır; o düzelirse bütün beden düzelir, o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalptir.
— Buhârî, Îmân (52)
Hadisin başı helal, haram ve şüpheli şeyleri anlatır. Sonu ise bir organdan söz eder. Arada bir sıçrama var gibi görünür. Oysa yoktur. Helali haramdan ayıran, ölçüyü tutan, şüphenin önünde duran bir yer gerekiyor. Kurallar dışarıdadır; onları tutan içeridedir. Hadis, kuralın kendisinden kuralı tutana geçiyor.
Başka bir hadis bakışın yönünü değiştirir:
Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.
— Müslim, Birr (2564)
İnsanlar birbirine yüzünden, kıyafetinden, malından bakar. Dünyanın bütün ölçüleri dışa dönüktür. Hadis bir başka ölçü getiriyor: Bakılan yer içeride. Rivayetin bir başka yolunda Peygamber Efendimizin bunu söylerken parmaklarıyla göğsünü işaret ettiği anlatılır.4 Bakışın düştüğü yer orası.
Kur'an'da kıyamet gününün tarifi de aynı yere varır. İbrâhim'in duası:
İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme.
— Şuarâ 26:87-89
Mal ve evlat, dünyada insanın en çok güvendiği iki şey. O gün ikisi de yanında gelmez. Yanında gelen tek şey bir kalptir. Kalb-i selîm: selamette olan, sağlam, arı kalp.5 İnsan bu dünyadan çıkarken her şeyini bırakır; bir tek gönlünü götürür. Öyleyse asıl yük, asıl azık oradadır.
Gönlün önemi buradan geliyor. Gönül, insanın kendisinden ayrılmayan tek mülküdür. Ama bir tuhaflık var: İnsan en çok neyi götüreceğini bildiği şeyle en az ilgilenir. Evini onarır, yüzüne bakar, malını sayar. Gönlünü sayan azdır.
Bir şey daha var. Gönül, insanın başkasıyla buluştuğu yerdir. İki insan aynı dili konuşur, birbirini anlamaz. İki insan farklı diller konuşur, bir bakışta anlaşır. Anlaşma dilde değil gönülde olur. Türkçede "gönül dili" diye bir söz vardır; kelimelerin yetmediği yerde konuşulan dil. Bir anne, ağlayan bebeğinin ne istediğini bu dille bilir. Bir dost, susan dostunun neye üzüldüğünü bu dille sezer. Gönlün önemi, yalnız kendi içimizde taşıdığımız bir değer olmasında değil; bizi başkalarına bağlayan tek köprü olmasındadır.
Bu köprü bozulduğunda insan yalnızlaşır. Kalabalık içinde yalnız kalmak, gönül köprüsünün yıkılmasıdır. Herkesle konuşur, kimseye ulaşamaz. Bu yüzden gönül kırmak, eski ahlak kitaplarında büyük bir hata sayılmıştır. Bir taşı yerinden oynatmak kolaydır; bir köprüyü yeniden kurmak uzun sürer.
Malı saydık
Yüzü süsledik
Götüreceğimiz tek şeyi
Yolda unuttuk
7.3. Gönül ile akıl arasındaki ilişki
Kur'an'da akletmek fiili çoğu zaman kalple birlikte geçer. Bu, ilk okuyuşta şaşırtır; çünkü biz aklı başa, duyguyu göğse yerleştirmeye alışmışız.
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.
— Hac 22:46
Ayete göre kalp akleder. Akleden kalp de kör olabilir. Göz açıktır, yol görünür, ama yolun mânâsı görülmez. Kur'an'ın aklı ile bizim alıştığımız akıl arasında bir fark var burada. Bizim akıl dediğimiz şey çoğu zaman hesaptır: ölçmek, karşılaştırmak, sonuç çıkarmak. Kur'an'ın akletmek dediği ise bunu da içine alan, ama ondan geniş bir şey: Gördüğünü kendine bağlamak, bildiğinden bir pay almak.
Akl kelimesinin kökünde bağlamak anlamı vardır; devenin dizine vurulan bağa ikâl denir.6 Akıl, insanı bağlayan şeydir. Ama neye bağladığı önemlidir. Hesap yapan akıl insanı sonuca bağlar. Kalbin aklı insanı hakikate bağlar. Birincisi "doğru mu?" diye sorar. İkincisi "bana ne söylüyor?" diye.
Bu iki soru birbirine düşman değildir. Doğru olmayan bir şeyin insana söylediği de doğru olmaz. Ama yalnız ilk soruyu soran insan, hayatı bir çözülecek problemler listesine çevirir. Her şeyi bilir, hiçbir şeyden etkilenmez. Yalnız ikinci soruyu soran insan da her duyguyu bir işaret sanır, her rastlantıda bir mesaj okur ve ölçüsünü kaybeder.
Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin ilk defterinde aşkı anlatırken aklın sınırına dair şöyle der:
Akıl onu anlatmaya kalkınca çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı;
aşkı ve âşıklığı yine aşk anlattı.
— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I7
Beyit aklı aşağılamıyor. Aklın gidebileceği yeri gösteriyor. Çamur, yürümeye alışmış ayağın saplandığı yerdir. Akıl yürür; ama bazı yerler yürüyerek geçilmez. Orada başka bir şey anlatır.
Kur'an'ın inkâr edenleri anlatırken kullandığı bir ifade bu ayrımı daha da açar:
Onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler.
— A'râf 7:179
Kalp, göz ve kulak. Üçü de yerinde. Üçü de çalışıyor. Ama üçü de asıl işini yapmıyor. Ayet, organların varlığı ile idrakin varlığını birbirinden ayırıyor.8 Bir insanın zekâsı keskin olabilir, ama anlamayabilir. Anlamak, zekânın değil gönlün işidir.
Gönül ile akıl, bir evin iki penceresi gibidir. Biri sokağa bakar, öbürü avluya. Sokağı görmeyen ev dünyadan kopar. Avluyu görmeyen ev kendinden. İkisi birlikte açık olduğunda ev hem dünyada olur hem kendinde.
Akıl sordu: Doğru mu
Gönül sordu: Bana ne der
Biri yolu bildi
Biri yolun nereye gittiğini
7.4. Bilmek ile hissetmek
İnsan ateşin yaktığını bilir. Bir de eli yandığında bilir. İkinci bilgi birincisini yalanlamaz; ama ondan başka bir şeydir. Birincisi kitapta yazandır. İkincisi tende kalandır.
Eski tasavvuf kitapları bu farkı üç kademe ile anlatmıştır: ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn. Bilerek kesinlik, görerek kesinlik, olarak kesinlik.9 Ateşi duyan bilir, ateşi gören daha çok bilir, ateşe düşen artık bildiği şeyin kendisidir. Bu üç kelime Kur'an'da geçen ifadelerden alınmıştır; tasavvuf onları bir yolun durakları olarak okumuştur.
İlâhî isimler için de bu fark geçerlidir. Rahmân isminin anlamını bilmek, sözlükte bir satır okumaktır. Bir gün, hiç beklemediği bir yerden yardım gören, düştüğü yerden kaldırılan biri için Rahmân bir kelime olmaktan çıkar. O isim artık onun hayatında olmuş bir şeydir. Aynı ismi aynı harflerle söyler; ama söylediği şey değişmiştir.
Hissetmek burada bir duygu dalgası değil. Duygu gelir, geçer. Hissetmek, bilginin insana dokunmasıdır. Bir bilgi insana dokunduğunda bir iz bırakır; o iz bir sonraki bakışı değiştirir. Bilmek bir kez olur. Hissetmek her seferinde yeniden olur.
Burada bir tehlike de var. Hissetmeyi bilgiden üstün tutan insan, her hissini bilgi sanabilir. İçinde bir şey kıpırdadığında "bu hakikattir" der. Oysa gönül de yanılır. Kur'an kalpler için hem huzurdan hem kayıştan söz eder. Gönlün yanılmasına karşı ölçü yine bilgidir. Bilgi, hissin yönünü gösterir; his, bilginin canlı olduğunu.
Bilmek ile hissetmek arasındaki farkı en iyi çocuklar gösterir. Bir çocuğa sobanın sıcak olduğunu yüz kez söyleriz. Dinler, başını sallar, bilir. Bir gün parmağının ucu sobaya değer. O günden sonra artık söylemeye gerek kalmaz. Çocuğun bilgisi değişmemiştir; soba yine sıcaktır. Değişen, bilginin oturduğu yerdir. Kulaktan girip akılda duran bilgi, tene inip gönle yerleşmiştir.
İlâhî isimlerle ilişkimiz çoğu zaman o ilk çocuğun bilgisine benzer. Duymuşuzdur, biliriz, başımızı sallarız. Gönle inmesi için çoğu zaman hayatın bir yerimize dokunması gerekir. Bu dokunuş acı olmak zorunda değildir. Bir sevinç de bir ismi gönle indirebilir. Beklenmedik bir kavuşma, Vedûd ismini; içten gelen bir şükür, Şekûr ismini. Hissetmek, ismin hayatla buluşmasıdır.
Ateşin yaktığını bildim
Elim yandı
Yine bildim
İkinci bilgi bende kaldı
7.5. Gönül ve ilâhî isimler
İlâhî isimler bir sırayla dizilmiş kelimeler olarak kitaplarda durur. Gönülde ise bir sıraları yoktur. Bir gün biri öne çıkar, bir gün başkası. Yas tutan bir gönülde Sabûr ismi yüksek sesle konuşur. Hata yapmış bir gönülde Gaffâr. Yalnız kalmış bir gönülde Vedûd. İnsan hangi hâldeyse o hâlin ismi onunla konuşur.
Hüseyin Vedad, isimleri ilâhî bir arzunun tatbikatı olarak anlatır ve insanı bu tatbikatın merkezine koyar. Ona göre Allah varlıklarda madde ve varlık isimlerini gösterir; insanda ise bunlara ek olarak ruhî isimler de açılır.10 Bu yorumla insanın gönlü, isimlerin yalnız okunduğu değil, açıldığı yer olur. Hüseyin Vedad bunu kendi dilinde şöyle bağlar:
Allah'ımız ruhanî ve nefsanî hususiyetlerini İnsan'da açmıştır. Çünkü bu hususiyetler İnsan'da mevcuttur.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 26
Bu cümlede bir cesaret var: İnsanda hem ruhanî hem nefsanî isimler. Yani gönülde yalnız güzel şeyler açılmıyor. Öfke de orada, sabır da. Hırs da orada, kanaat da. İnsan kendi içinde bütün bir âlemi taşıyor. Hangi ismin açılacağı, insanın neyi beslediğine bağlı.
Hüseyin Vedad, Ganî ismini anlatırken sahih bir hadise dayanır:
Zenginlik mal çokluğu değildir; asıl zenginlik gönül zenginliğidir.
— Buhârî, Rikāk (6446); Müslim, Zekât (1051)
Hadisin Arapçasında "gönül" yerine nefs kelimesi geçer.11 Ama Türkçe söyleyiş yerindedir; çünkü kastedilen insanın kendisi, içi, kendine yetme hâlidir. Ganî bir ilâhî isimdir; Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bu isim insanda, malın çokluğuyla değil, gönlün ihtiyaçtan sıyrılmasıyla görünür. İsim gökte bir sıfattır; yerde bir hâl.
Bu noktada Hüseyin Vedad'ın yorumuyla ortak İslâm düşüncesi arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. İnsanın ilâhî isimlere bir şekilde mazhar olduğu, yani o isimlerin izini taşıdığı fikri, tasavvufta geniş bir kabul görmüştür. Ama Hüseyin Vedad bunu belirli kavramlarla, "risâlet noktası", "ilâhî gönül" gibi kendine özgü bir terminolojiyle anlatır ve bu gönlü her devirde belirli bir şahsiyette görür. Bu, onun yolunun yorumudur; okurun bunu bir mezhep ya da yol görüşü olarak tanıması yerinde olur.
Demek ki gönül, ilâhî isimlerin insanca karşılığının bulunduğu yerdir. Allah'ın Ganî oluşu ile kulun gönül zenginliği aynı şey değildir; aralarında Yaratan ile yaratılan kadar mesafe vardır. Ama gönül zenginliği, o ismin insana düşen gölgesidir. Gölge cismi değildir. Cisimsiz de olmaz.
İsim gökte bir sıfat
Gönülde bir hâl
Gölge cisim değil
Cisimsiz de değil
7.6. Gönülde açılan mânâ
Bir sözü yıllarca bilip bir gün anlamak mümkündür. Çocuklukta ezberlenen bir ayet, bir dua, bir atasözü. Yıllarca dilde döner. Sonra bir gün, hiçbir şeyin değişmediği bir sabah, o söz açılır. İnsan şaşırır: Bunu nasıl görmemişim? Söz hep oradaydı. Açılan söz değil, gönül.
Kur'an bu açılışa bir ad verir: şerh-i sadr, göğsün açılması.
Senin gönlünü açmadık mı?
— İnşirâh 94:1
Diyanet meali burada da gönül kelimesini seçmiş; Arapçası sadr, göğüstür.12 Göğsün açılması, içeride yer açılmasıdır. Dar bir odaya yeni bir şey sığmaz. Önce oda genişler, sonra misafir gelir. Bir başka ayet bunun karşıtını da anlatır:
Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa, o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz mı? Kalbleri Allah'ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun.
— Zümer 39:22
Açılan göğüs nurla dolar; katılaşan kalp anmaya kapanır. Ayetin iki yarısı bir terazinin iki kefesi gibi. Açıklık ile katılık arasında insan durur.
Mânâ gönülde nasıl açılır? Kesin bir yöntemi yok. Ama birkaç şart söylenebilir. Birincisi beklemek. Mânâ zorla açılmaz; tomurcuğu parmakla açmaya kalkan çiçeği öldürür. İkincisi tekrar. Söz dilde dönmeye devam eder; bir gün dönerken içeri girer. Üçüncüsü hayat. Bazı sözler insanın başına bir şey gelmeden açılmaz. Sabrı anlatan bir ayet, sabır gerektiren bir günden önce yalnızca bir cümledir.
Bu yüzden gönülde açılan mânâ kimseye tam anlatılamaz. Anlatılan, mânâ değil, mânânın izidir. Bir insan "bu ayeti bugün anladım" der; dinleyen o ayeti bilir, ama o günü bilmez.
Mânânın açılması ile anlamın öğrenilmesi arasında da bir fark var. Anlam öğretilebilir. Bir öğretmen, bir kitap, bir sözlük bunu yapar. Mânâ ise öğretilmez, olsa olsa hazırlanır. Öğretmen kapıyı gösterir, kitap yolu tarif eder; ama kapının açıldığı an, öğrencinin kendi anıdır. Bu yüzden tasavvuf geleneği, mânâyı anlatmaktan çok gönlü hazırlamaya önem vermiştir. Edep, sabır, hizmet, sükût. Bunların hiçbiri bilgi değildir; ama bilginin mânâya dönüşeceği toprağı sürer.
Bir de şu var: Açılan mânâ, insanı yalnızlaştırmaz, alçaltır. Bir sözün içinde ne kadar çok şey olduğunu gören insan, kendisinin ne kadar az gördüğünü de görür. Mânâ açıldıkça iddia küçülür. "Anladım" diyen ile "şimdi anlamaya başladım" diyen arasındaki fark, mânânın açılıp açılmadığını gösterir.
Söz hep oradaydı
Ben de oradaydım
Bir sabah ikimiz
Aynı yere geldik
7.7. Gönül, tecellinin idrak edildiği yer midir?
Beşinci bölümde tecelliyi konuştuk: Bir ismin varlık âleminde görünür hâle gelmesi. Yağmurda rahmet, dağda azamet, ölümde celâl. Ama bir soruyu açık bıraktık: Tecelliyi kim görür?
Aynı yağmur iki insana düşer. Biri ıslandım diye söylenir; öbürü bir rahmet indi diye susar. Yağmur aynıdır. Tecelli de aynıdır belki. Ama idrak farklıdır. Tecelli dışarıda olur; idraki içeride. Gönül bu anlamda tecellinin aynasıdır. Aynanın tozu ne kadar azsa, görünen o kadar berrak olur.
Tasavvuf geleneğinde gönlün bu yerini anlatan ve çok sevilen bir söz vardır: "Ben yere ve göğe sığmadım; mümin kulumun kalbine sığdım." Hüseyin Vedad bu sözü "Hadis-i Kudsî" diye anar ve ondan, her varlıkta görünenin Allah olduğu sonucunu çıkarır.13 Bu söz hadis kitaplarında sahih bir senetle bulunmaz; hadis âlimleri ona bu yüzden temkinle yaklaşmıştır.14 Tasavvuf ise onu gönlün değerini anlatan bir söz olarak sevmiş ve taşımıştır. Biz de onu böyle, geleneğin bir sözü olarak anıyoruz.
Sözün asıl söylediği şey, kaynağının tartışmasından bağımsız olarak düşünülebilir: Yer ve gök geniştir, ama tecelliyi idrak etmez. Dağ azameti taşır, ama azameti bilmez. Gönül küçüktür, ama bilir. Sığmak burada hacim meselesi değildir; idrak meselesidir. Bir şeyi bilen, onu içinde taşır.
Kur'an'da bu idraki dile getiren bir ayet var:
Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır.
— Kâf 50:37
"Kalbi olana." Herkesin göğsünde bir kalp var. Ayet ise kalbi olanla olmayanı ayırıyor. Demek ki kalp sahibi olmak, göğüste bir organ taşımaktan başka bir şey. Tecelliye açık bir gönül. Kulak verene, hazır bulunana. Ders herkese verilir; dersi alan, kalbi olandır.
Bir başka ayet, Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini söyler:
Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin.
— Enfâl 8:24
İnsan kalbini kendi mülkü sanır. Ayet bir başka yakınlık gösteriyor: İnsan ile kalbi arasında bile O vardır. Kalbe insandan daha yakın olan biri. Bu yakınlık hem bir teselli hem bir uyarıdır. Teselli, çünkü kimse kalbini O'ndan saklayamaz ve O'ndan uzak kalmaz. Uyarı, çünkü insan kalbinin sahibi olmadığını, ancak emanetçisi olduğunu hatırlar.15
Yağmur iki kişiye düştü
Biri ıslandı
Biri anıldı
Gökyüzü ikisini de bilmedi
7.8. Gönlün genişlemesi: Vüs'at
Allah'ın isimlerinden biri Vâsi'dir: geniş olan, kuşatan. Kur'an'da bu isim çoğu zaman Alîm ile yan yana gelir; genişlik bilgiyle birlikte anılır.
Allah her şeyi kaplar ve bilir.
— Mâide 5:54
Bu ayetin sonundaki "vâsi'un alîm" ifadesi, ilâhî genişliğin bir yer kaplamak değil, bilgiyle ve rahmetle kuşatmak olduğunu söyler.16 Allah'ın genişliği mekân genişliği değildir; her şeye yetişmektir.
İnsanda bu ismin gölgesi vüs'attır: gönül genişliği. Türkçede "gönlü geniş" deriz; başkasının hatasını kaldıran, kendi hakkını hemen aramayan, dar bir anda bile yer açabilen insan için. Gönlü dar insan da biliriz: Bir söz onu günlerce yaralar, kimseye yer bırakmaz, her şeyi kendine göre ölçer.
Kur'an'da gönül genişliğinin en güzel örneklerinden biri, Medineli Müslümanların anlatıldığı ayettir:
Kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar.
— Haşr 59:9
Ayette kısaltma yaptım; başında "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler" diye başlar.17 Bu genişlik zenginlikten gelmiyor; "zaruret içinde bulunsalar bile" deniyor. Gönül genişliği cebin genişliğiyle ilgili değildir. Bazen en dar evde en geniş gönül oturur.
Gönül nasıl genişler? Bir yolu acıdır. İnsan kendi acısını yaşadıktan sonra başkasının acısına yer açar. Bir yolu bilgidir. İnsan ne kadar çok bilirse o kadar az yargılar. Bir yolu da sevgidir. Seven, sevdiğine yer açar; sevgisi büyüdükçe yer de büyür.
Genişlik ile dağınıklık arasındaki farkı da unutmamak gerekir. Her şeye yer açan gönül, her şeyi kabul eden gönül değildir. Geniş bir avlunun da bir kapısı vardır. Vüs'at, sınırsızlık değil; sınırın içinde ferahlıktır.
Gönül genişliğinin bir başka adı da hoşgörüdür; ama hoşgörü kelimesi bazen yanlış anlaşılır. Her şeyi hoş görmek, hiçbir şeyi görmemek olabilir. Gerçek genişlik, gördüğü hatayı görmezden gelmez; hatayı sahibinden ayırır. Hatayı adıyla anar, insanı da kendi adıyla. Kusuru bilir, kusurluyu kapı dışarı etmez. Kur'an, Peygamber Efendimizin bu genişliğini anlatırken şöyle der:
Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.
— Âl-i İmrân 3:159
Ayette yumuşaklık ilâhî rahmete bağlanıyor. Gönül genişliği insanın kendi başarısı olarak değil, bir rahmetin insandaki izi olarak anılıyor. Katı kalp ise dağıtır. İnsanlar katı bir gönlün etrafında toplanmaz; toplansalar da korkudan toplanırlar, sevgiden değil.
Dar evde geniş gönül
Geniş evde dar gönül
Gönlün metrekaresi
Tapuda yazmaz
7.9. Gönlün perdeleri
Kur'an kalbin kapanışını anlatırken birçok kelime kullanır: mühür, kilit, örtü, pas. Her biri ayrı bir kapanış tarzı.
Bunlar Kuran'ı düşünmezler mi? Yoksa kalbleri kilitli midir?
— Muhammed 47:24
Hayır, hayır; onların kazandıkları kalblerini paslandırıp körletmiştir.
— Mutaffifîn 83:14
Bu ikinci ayet ile ilgili Peygamber Efendimizden bir açıklama aktarılır:
Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir. Günahtan vazgeçer, bağışlanma diler ve tövbe ederse kalbi parlatılır. Eğer tekrar dönerse o nokta artar, sonunda bütün kalbini kaplar. İşte Allah'ın "Hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırmıştır" diye andığı pas budur.
— Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân (3334)
Ayetteki kelime rân'dır: pas, kir, üstüne çöken tabaka.18 Hadisin tarifi bir anda olan bir kapanışı değil, yavaş yavaş biriken bir perdeyi anlatıyor. Bir nokta. Sonra bir nokta daha. Gönül birden kararmaz; noktalarla kararır. Aynı şekilde, birden aydınlanmaz da; her tövbe bir noktayı siler.
Perdelerin hepsi günah değildir. Alışkanlık da bir perdedir. Her gün gördüğümüzü görmeyiz. Annemizin yüzü, gökyüzünün rengi, ekmeğin kokusu. Bunlar perdelenir, çünkü alışırız. Bilgi de bir perde olabilir: Bir şeyi bildiğini sanan insan ona bir daha bakmaz. Benlik de bir perde: İnsan her şeyde kendini gördüğünde, kendisinden başka bir şey göremez.
Belki en ince perde, iyiliğin kendisidir. İyilik yapan insan, yaptığı iyiliği görmeye başladığında gönlünde yeni bir perde örülür. İyilik ona bir ayna olur, aynada kendi yüzü belirir. Güzel bir şey, güzelliği yüzünden perde olabilir.
Hüseyin Vedad, Mûsâ'nın asâsıyla taşa vurup on iki pınar fışkırtmasını anlatırken, bunu taşlaşmış insan gönüllerinde ilâhî ilim pınarlarının akıtılmasına bir işaret olarak yorumlar.19 Yorum onundur. Ama imge güçlüdür: Gönül taşlaşabilir ve taştan su çıkabilir. Kur'an'da kalplerin taş gibi, hatta taştan daha katı olduğu söylenirken, taşlardan bazılarının yarılıp içinden su çıktığı da hatırlatılır.20 Hiçbir katılık son değildir.
Perdeleri bilmek, onları kaldırmanın başlangıcıdır. Perdeyi görmeyen, karşısındaki duvarı dünyanın sonu sanar.
Kur'an'da bir ayet, perdenin insanın kendi ağzından nasıl dile geldiğini anlatır. Davete kulak tıkayanlar şöyle derler:
Bizi çağırdığın şeye karşı kalblerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır.
— Fussilet 41:5
Dikkat çekici olan, perdenin bir övünç gibi söylenmesidir. "Kalplerimiz kapalı" demek, bir zayıflığı itiraf etmek değil, bir duvarı ilan etmektir. Perdelerin en kalını, insanın sahiplendiği perdedir. Kendi perdesini fark eden, onu kaldırmaya bir adım yaklaşmıştır. Perdesini kale sanan ise kalenin içinde kendini hapseder.21
Bir nokta, sonra bir nokta
Gönül böyle karardı
Bir tövbe, sonra bir tövbe
Böyle sildi
7.10. Gönlü arındırmak
Arınma için Kur'an'ın kullandığı kelimelerden biri tezkiye'dir: temizlemek, aynı zamanda büyütmek, bereketlendirmek.22 Aynı kökten zekât gelir. Zekât malı eksiltir gibi görünür, ama malı temizler ve bereketlendirir. Gönlün arınması da böyledir: Bir şey eksilir, gönül çoğalır.
Arınmanın ilk adımı, kirlenmiş olduğunu görmektir. Bunu görmek kolay değildir. İnsan kendi gönlünün tozunu çoğu zaman başkasının yüzünde görür. Başkasındaki kibre öfkelenirken, öfkesinin içindeki kibri fark etmez. Bu yüzden arınma bir aynanın önünde başlar; o ayna kimi zaman bir dost, kimi zaman bir sıkıntı, kimi zaman bir ayettir.
İkinci adım tövbedir. Tövbe kelimesinin anlamı dönmektir. Kirlenen gönül, bir yöne doğru fazla gitmiş gönüldür. Tövbe, aynı yöne bir adım daha atmamak ve geri dönmektir. Bir önceki başlıkta andığımız hadis, tövbenin noktayı sildiğini söylüyordu. Silmek, kazımak değil; parlatmaktır. Hadisin Arapçasında kullanılan fiil, cilalanıp parlatılmak anlamına gelir.
Üçüncü adım zikirdir; buna dokuzuncu bölümde ayrıca döneceğiz. Burada yalnızca bir ayeti hatırlatmak isterim:
Dikkat edin, kalbler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.
— Ra'd 13:28
Huzur burada itmi'nân kelimesinin karşılığıdır: yatışmak, durulmak, yerine oturmak.23 Bulanık su beklerse durulur. Gönül de anmakla durulur. Arınma bazen bir şey eklemekle değil, bir şeyi çalkalamayı bırakmakla olur.
Durulmanın bir şartı da acele etmemektir. Bulanık suyu karıştırarak temizlemeye çalışan, onu daha da bulandırır. Gönlünü bir an önce arıtmak isteyen insan bazen kendi üzerine fazla eğilir; her düşüncesini, her duygusunu tartar, sorgular, mahkûm eder. Bu da bir çeşit çalkalamaktır. Arınmanın bir yüzü kendini sorgulamaksa, öbür yüzü kendine güvenmek değil, rahmete güvenmektir. Kendi kirini gören insan, kirini silecek olanın kendisi olmadığını da görür. Gaffâr ismi, bu yüzden arınmanın başında değil, her adımında durur.
Arınma bir kez yapılıp biten bir iş değildir. Ev her gün tozlanır; her gün silinir. Gönlün temizliği de bir kerelik bir tören değil, bir yaşama tarzıdır. Bu, insanı yorar gibi görünür. Ama aslında rahatlatır. Hiçbir kir son değildir. Her sabah yeni bir temizlik mümkündür.
Arınmanın bir de sessiz yüzü var: kendini başkasının yükünden temizlemek değil, başkasını kendi yükünden temizlemek. Kin, insanın gönlünde başkası için tuttuğu bir hesaptır. Hesap kapanmadıkça gönül meşgul kalır. Affetmek, bu hesabı kapatmaktır. Affedilen kişi bunu bilmeyebilir; ama affeden bilir. Gönlünde başkasına ayırdığı bir oda boşalmıştır.
Bu yüzden affetmek, bazen karşıdakinden çok insanın kendisine yaptığı bir iyiliktir. Gaffâr ve Afüv isimleri Allah'a aittir; bağışlamanın asıl sahibi O'dur. Ama kul affettiğinde, bu isimlerin gölgesinde bir an durmuş olur. Gölgede durmak serinletir.
Zekât malı eksiltti sandık
Mal temizlendi
Tövbe beni eksiltti sandım
Gönül çoğaldı
7.11. Gönülde birlik idraki
Kur'an'da kısa bir ayet var, başka bir bağlamda söylenmiş ama gönül üzerine düşünen herkese bir şey fısıldar:
Allah insanın içine iki kalp koymamıştır.
— Ahzâb 33:4
Ayetin bağlamı, Cahiliye döneminde eşleri anne yerine koyma ve evlatlıkları öz evlat sayma âdetidir.24 Ama cümlenin kendisi bir hakikati de söylüyor: İnsanın bir tek kalbi var. İki şeye birden aynı bütünlükle yönelemez. Gönül bölündüğünde dağılır. Birden fazla merkeze bağlanan bir gönül, sonunda hiçbirine bağlanamaz.
Tevhid, dilde "Allah birdir" demektir. Gönülde ise bütün dağınıklığın bir merkezde toplanmasıdır. Dağınık gönül her sese döner. Sabah başarıya, öğlen beğenilmeye, akşam korkuya. Gönülde birlik idraki, bu seslerin hepsini bir sese bağlamaktır. Sesler susmaz; ama artık başka bir sesin yankısı olarak duyulur.
Hüseyin Vedad, Üns makamını anlatırken bu birliği şu sözle tarif eden bir beyana yer verir:
Ünsiyet O'nun zâtından gayri ne varsa hepsini unutmaktır.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 316
Unutmak burada dünyayı inkâr etmek değildir. İnsan yine anne babasını, işini, evini hatırlar. Ama onları ayrı ayrı merkezler olarak değil, bir merkezin etrafında görür. Unutulan, şeylerin kendisi değil; şeylere verdiğimiz bağımsızlıktır.
Böyle bir gönülde çokluk dağılmaz, toplanır. Bir insan sevdiklerini sever, ama sevgisinin kaynağını bilir. Bir iş yapar, ama işin kendisini merkez yapmaz. Kaybettiğinde yıkılmaz, çünkü kaybettiği şey zaten merkez değildi. Kazandığında şımarmaz, çünkü kazandığı şey de merkez değildi.
Bu bölümün başında gönlün dönen bir yer olduğunu söylemiştik. Kalp, dönen şeydir. Birlik idraki, gönlü durdurmaz. Gönül dönmeye devam eder. Ama artık bir eksenin etrafında döner. Pergelin bir ayağı sabit, öbürü dolaşır. Dolaşan ayak ne kadar uzağa giderse gitsin, çizdiği daire bir merkezin dairesidir.
Belki bütün bu bölüm, şu basit soruya varmak için yazıldı: Gönlün merkezinde kim oturuyor? Çoğu zaman cevap "ben"dir. İsteklerim, korkularım, beklentilerim. Ben merkezdeyken gönül dardır, çünkü bir benin alanı küçüktür. Merkeze başka bir şey geçtiğinde, bir sevgili, bir dava, bir hakikat, gönül genişler. Merkeze O geçtiğinde ise gönül, kendi kalıbını aşan bir genişliğe kavuşur. Bu genişlik insanın kendinden değildir; merkezdekinin genişliğidir.
Kalp döner, adı öyle
Dönsün
Pergelin bir ayağı
Yerinden kalkmasın
Tefekkür
İnsan hakikati yalnızca düşünerek mi, yoksa gönlüyle de mi idrak eder?
• Yıllarca bilip bir gün anladığın bir söz var mı? O gün değişen söz müydü, sen miydin?
• Gönlünü en çok hangi alışkanlık perdeliyor; her gün gördüğün halde artık görmediğin şey ne?
• Hangi ilâhî isim bugün sana en yakın? Neden o?
• Gönlünün darlaştığı anları hatırla. O anlarda içeride kim çok yer kaplıyordu?
• Aklın "doğru mu?" sorusuyla gönlün "bana ne söylüyor?" sorusu sende en son ne zaman aynı cevabı verdi?
• Hayatında birden fazla merkez var mı? Onları bir eksene bağlamak sana neyi kaybettirir, neyi kazandırır?
• Bu dünyadan götüreceğin tek şeyin gönlün olduğunu bilseydin, bugün neyi farklı yapardın?
Notlar
1. Kalp kelimesinin k-l-b kökünden geldiği ve bu kökün çevirmek, döndürmek anlamı taşıdığı Arap dili sözlüklerinde (örn. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, "k-l-b" maddesi) yer alır. Kalbe bu adın "dönüp durması" sebebiyle verildiği yorumu da klasik kaynaklarda geçer.
2. Kasas 28:10'da geçen ifade "ve asbeha fuâdu ümmi Mûsâ fâriğan"dır. Fuâd, kalple çoğu zaman eş anlamlı kullanılır; bazı müfessirler onu kalbin hisseden, yanan yüzü olarak ayırır.
3. Eski Türkçe köñül (gönül) kelimesi Orhon yazıtlarından beri kayıtlıdır. Türkçede gönlün istek ve arzu anlamı ("gönlü olmak", "gönülsüz") günümüz dilinde de yaşar.
4. Bu ek, Müslim'in aynı bab içindeki bir başka rivayetinde yer alır: "Allah sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar" sözü söylenirken parmaklarıyla göğsünü işaret ettiği anlatılır (Müslim, Birr, 2564).
5. Diyanet meali Şuarâ 26:83-89'u tek bir paragraf olarak çevirdiği için ayet bloğu kısaltıldı; aktarılan kısım 87-89. ayetlerdir. "Temiz bir kalb" ifadesinin Arapçası kalbün selîmdir.
6. Akl kökünün bağlamak anlamı ve devenin bağına ikâl denmesi, klasik sözlüklerde aklın "insanı kötü olandan alıkoyan bağ" diye tarif edilmesine dayanak olmuştur (Lisânü'l-Arab, "a-k-l").
7. Mesnevî I, "Bürden-i pâdişâh ân tabîb-râ ber bîmâr" bölümü. Farsçası: "Akl der şerheş çü har der gil bihuft / Şerh-i aşk u âşıkî hem aşk guft." Farsça metin Ganjoor'daki tenkitli metinden alındı; çeviri bu kitap için yapıldı. Beyit numarası baskıya göre değiştiği için yalnız cilt verildi.
8. A'râf 7:179 kısaltıldı; ayetin başı "And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık" diye başlar, sonu "İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir" diye biter.
9. İlmelyakîn ve aynelyakîn Tekâsür 102:5-7'de, hakkulyakîn Vâkıa 56:95 ve Hâkka 69:51'de geçer. Bunların bir derece sırası olarak okunması tasavvuf geleneğinin yorumudur.
10. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye (İstanbul, 2008), s. 26. Hüseyin Vedad'ın "ruhî teşkilat isimleri" ve "risâlet isimleri" kavramları onun yorumuna özgüdür.
11. Hadisin Arapçası: "Leyse'l-gınâ an kesreti'l-arad, ve lâkinne'l-gınâ gına'n-nefs." Hüseyin Vedad bu hadisi Ganî ismini anlatırken "Müslim: 1051" künyesiyle ve "gönül" kelimesiyle aktarır (s. 217).
12. İnşirâh 94:1'in Arapçası "Elem neşrah leke sadrak"tır. Şerh-i sadr, göğsün açılması, tasavvuf dilinde gönlün mânâya açılması için kullanılmıştır.
13. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 28. Hüseyin Vedad sözü "Beni yer ve gök sığdıramadı, Mümin kulumun kalbine sığdım" lafzıyla aktarır.
14. Söz Gazzâlî'nin İhyâ'sında geçer ve tasavvuf eserlerinde yaygındır. Hadis âlimleri bu lafızla bir hadisin sahih bir senedinin bulunmadığını belirtmiştir; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ'da ve Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa'da bu söze yer verir ve bilinen bir senedi olmadığını kaydeder. Benzer bir anlamın İsrâiliyat kaynaklı rivayetlerde bulunduğu da söylenmiştir.
15. Enfâl 8:24'ün başı: "Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin." Kişi ile kalbi arasına girmek ifadesini müfessirler farklı yorumlamıştır: Allah'ın kalbe kişiden daha yakın olması, kalbi dilediği gibi çevirmesi, ölümle kişinin istekleri arasına girmesi bunlardandır.
16. Mâide 5:54'ün sonunda geçen "vallâhu vâsi'un alîm" ifadesi Diyanet mealinde "Allah her şeyi kaplar ve bilir" diye çevrilmiştir. Vüs'at ve Vâsi' aynı v-s-a kökündendir.
17. Ayet kısaltıldı. Tamamı: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir."
18. Mutaffifîn 83:14: "Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn." Rân, bir şeyin üstünü kaplayan pas ve kir tabakasıdır. Tirmizî bu hadis için "hasen sahih" hükmünü verir.
19. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 172, Bâis ismi bahsi. Mûsâ'nın asâsıyla taşa vurması ve on iki pınarın fışkırması Bakara 2:60'ta anlatılır.
20. Bakara 2:74: "Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır."
21. Fussilet 41:5 kısaltılarak verildi; ayetin bu kısmı inkâr edenlerin sözünü aktarır. Ayette geçen ekinne (örtüler), vakr (ağırlık) ve hicâb (perde) kelimeleri, kalbin kapanışına dair üç ayrı tabirdir.
22. Tezkiye ve zekât aynı z-k-v kökündendir; kök hem temizlik hem artış ve bereket anlamı taşır. Kur'an'da "Nefsini arındıran kurtulmuştur" (Şems 91:9) gibi ayetlerde bu kök geçer.
23. Ra'd 13:28'de geçen tatmainnü fiili itmi'nân masdarındandır; yatışmak, sükûna ermek anlamındadır.
24. Ahzâb 33:4'ün devamı: "Allah, zıhar yapmanız suretiyle eşlerinizi, anneleriniz gibi yaratmamıştır; evlatlıklarınızı da öz oğullarınız gibi saymanızı meşru kılmamıştır." Ayetin ilk cümlesinin gönlün birliğine dair bir tefekküre konu edilmesi yorumdur.
BÖLÜM 8