09/ 15

MUHABBET

25 dakikalık okuma

Vedûd İsminin Açtığı Kapı

Gönlü konuştuk. Mânânın idrak edildiği, perdelenen ve arınan, dönüp duran ama bir merkezde toplanabilen yer. Şimdi bir soru kalıyor: Gönlü merkeze bağlayan şey nedir? Bilgi mi, korku mu, ihtiyaç mı? Her biri bir bağdır, ama hiçbiri tek başına yetmez. Bilgi aydınlatır, ama yürütmez. Korku durdurur, ama yaklaştırmaz. İhtiyaç kapıya getirir, ama ihtiyaç bitince kapıdan geri döndürür.

Geriye bir bağ kalıyor: sevgi. İnsanı yürüten, yaklaştıran, ihtiyacı bitse de kapıda tutan. Bu bölüm sevginin ilâhî isimlerdeki adını, Vedûd'u, ve o ismin insanda açtığı kapıyı konuşuyor.

Konu kolay değil. Sevgi, en çok konuşulan ve en az anlaşılan şeydir. Şiirlerin, şarkıların, romanların konusu. Her dilde yüzlerce sözü var. Ama sevgiyi anlatan sözlerin çokluğu, sevginin anlatılamadığını gösterir. Bir şey tek sözle söylenebilseydi, bin söze ihtiyaç kalmazdı.

Sevgiyi anlatan bin söz

Bin kere eksik

Söz bitti

Sevgi anlatmaya başladı

8.1. Vedûd isminin mânâsı

Vedûd, Kur'an'da iki yerde geçen bir ilâhî isimdir. İkisinde de yalnız gelmez; bir başka isimle birlikte anılır.

Yüce arşın sahibi, çok seven, bağışlayan O'dur.

— Bürûc 85:14-15

Rabbinizden mağfiret dileyin; O'na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.

— Hûd 11:90

Birinci ayette Vedûd, Gafûr ile; ikincisinde Rahîm ile birliktedir.1 Bu yan yanalık tesadüf değildir. Sevgi, bağışlamanın ve merhametin yanında durur. Hûd suresindeki ayette sıra da dikkat çeker: Önce mağfiret dileyin, sonra tövbe edin, sonra bilin ki Rabbim merhamet eder ve sever. Sevgi, dönüşün sonunda bekleyen kapıdır. Dönen, kapıyı açık bulur.

Kelime v-d-d kökünden gelir. Bu kökten vüdd ve meveddet de türer; ikisi de sevgi, yakınlık, içten bağlılık demektir. Vedûd kalıbı Arapçada iki yönlü okunabilen bir kalıptır: Hem çok seven hem çok sevilen.2 İsim, sevginin bir yönden öbürüne akan tek bir nehir olmadığını, iki yöne birden akan bir bağ olduğunu söyler. Allah sever ve sevilir. Sevgi O'ndan çıkar ve O'na döner.

Hüseyin Vedad Vedûd ismini anlatırken bu iki yönü kendi yorumuyla bir araya getirir. Ona göre Allah âlemleri kendinden kendine olan aşkının bir ifadesi olarak yaratmıştır; öyleyse seven de sevilen de yine O'dur.3 Hüseyin Vedad ayrıca Vedûd'un "sevgisi sabit olan" anlamına geldiğini, bu ismin yalnız sevgiyi değil, sevilene kavuşma ve onunla bir olma arzusunu da ifade ettiğini söyler:

"El-Vedûd" ismi, sadece sevgiyi değil sevilene kavuşma ve onunla ayrılmayacak şekilde bir olma (tevhid) arzusunu da ifade eden bir isimdir.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 169

Seven ve sevilenin bir olması fikri, tasavvufun vahdet anlayışına dayanan bir yorumdur ve İslâm düşüncesinin her kesiminde kabul görmez. Kelâm âlimlerinin çoğu, Allah ile kul arasındaki farkı korumayı esas almış, sevgiyi bir yakınlık ve rıza ilişkisi olarak anlatmıştır. Bu kitap iki bakışı da yanında tutuyor: Sevgi hem bir birlik arzusu hem de iki ayrı varlık arasındaki bir bağ. İkiliği silen bir sevgi ile ikiliği tanıyan bir sevgi.

Vedûd'u Rahîm'den ayıran bir incelik de var. Gazzâlî, ilâhî isimleri şerh ettiği el-Maksadü'l-esnâ'da bu ismi Rahîm'e yakın görür; ama merhametin muhtaç, zayıf birine yöneldiğini, sevginin ise böyle bir ihtiyaç şartı taşımadığını söyler.4 Merhamet aşağıya eğilir. Sevgi yüz yüze bakar.

Bu incelik insan ilişkilerinde de görülür. Merhamet ettiğimiz birine karşı içimizde gizli bir üstünlük duygusu kalabilir; o muhtaçtır, biz verenizdir. Sevgide bu üstünlük erir. Sevdiğimiz birine bir şey verdiğimizde, verdiğimiz için sevinen biz oluruz. En güzel merhamet, sevgiye dönüşmüş merhamettir.

Merhamet eğildi

Düşeni kaldırdı

Sevgi eğilmedi

Yanına oturdu

8.2. Sevgi ve muhabbet arasındaki fark

Türkçede bu konuda birçok kelime yan yana durur: sevgi, muhabbet, aşk, meveddet, şefkat, ülfet. Gündelik dilde çoğu birbirinin yerine kullanılır. Ama her birinin kendine ait bir rengi vardır.

Sevgi öz Türkçe bir kelimedir ve hepsini içine alacak kadar geniştir. Bir çiçeği de severiz, bir dostu da, Allah'ı da. Muhabbet Arapça h-b-b kökünden gelir ve Türkçede iki anlama birden yerleşmiştir: Sevgi ve sohbet.5 "Muhabbet etmek" deriz; sevgiyle konuşmak, konuşarak sevmek. Bu, Türkçenin sevgiye yaptığı güzel bir katkıdır. Muhabbet, dile gelen sevgidir. Sevgi kendi içinde kalabilir; muhabbet karşısındakini arar.

Meveddet ise, Vedûd ile aynı kökten, ilişkide görünen sevgidir. Kur'an eşler arasındaki bağı anlatırken bu kelimeyi kullanır:

İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir.

— Rûm 30:21

Diyanet meali burada meveddet'i "muhabbet" diye çevirmiştir.6 Ayette meveddet ile rahmet birlikte gelir. Meveddet, birbirine yönelen iki gönlün bağı; rahmet, birinin öbürüne şefkatle eğilmesi. Biri yan yana durmak, öbürü yük taşımak. Bir evde ikisi de gerekir. Meveddet olmadan rahmet bir görev olur; rahmet olmadan meveddet bir heves.

Hubb kelimesinin kökü üzerine tasavvuf yazarları güzel tefekkürler yapmıştır. Kuşeyrî'nin Risâle'sinin muhabbet bahsinde bu kelimenin, yağmurun suda yaptığı kabarcıklara (hubâb) ve kalbin özü anlamındaki habbe'ye yakınlığı üzerinde durulduğu görülür.7 Sevgi kalbin özünde biter, bir kabarcık gibi yüzeye çıkar. Bu, dilbilimsel bir kesinlikten çok, kelimenin içinde gezinen bir tefekkürdür. Ama söylediği doğrudur: Sevgi içerden dışa doğru çıkan bir şeydir. Dışardan yapıştırılan sevgi tutmaz.

Bu kelimelerin arasında bir sıra da kurulabilir, ama sıra bir merdiven gibi okunmamalıdır. Ülfet alışmaktır; aynı yolda yürüyen iki insanın birbirine ısınması. Muhabbet ısınmanın dile gelmesidir. Meveddet o sevginin bir ilişkiye, bir eve, bir dostluğa yerleşmesidir. Aşk ise bütün bunların taşıp kenarlarından aşmasıdır. Ülfetsiz aşk bir yangın gibi gelir, geçer. Aşksız ülfet bir alışkanlık olarak kalır. Bir insanın hayatında hepsi bir arada bulunur; hangisinin öne çıktığı, o insanın gönlünün hangi mevsimde olduğunu gösterir.

Sevgi içte kaldı, adı sevgi

Dile geldi, adı muhabbet

Bir evde iki gönül buldu

Adı meveddet

8.3. Aşkın kaynağı üzerine

Aşk kelimesi Kur'an'da geçmez. Kur'an hubb ve vüdd kelimelerini kullanır. Aşk sonradan, şiirin ve tasavvufun diliyle bu kavram ailesine katılmıştır. Kelimenin, bir ağaca dolanıp onu saran sarmaşık (aşeka) ile aynı kökten geldiği sık sık anlatılır.8 Sarmaşık ağaca sarılır, ağacın rengini alır, sonunda ağaçtan ayırt edilemez olur. Aşk da sevenin her yanını sarar. Sevilen, sevenin her bakışında görünür.

Peki aşkın kaynağı nedir? İnsan neden sever? Bir yüze, bir sese, bir söze neden bağlanır? Bu sorulara verilmiş çok cevap var: ihtiyaç, güzellik, benzerlik, alışkanlık. Hepsinde bir pay var. Peygamber Efendimizin bir sözü bunların arkasında başka bir şey gösterir:

Ruhlar toplanmış askerler gibidir; birbirini tanıyanlar kaynaşır, tanımayanlar ayrılır.

— Buhârî, Enbiyâ (3336)

Hadise göre sevginin kökü bu dünyadan öncesine uzanır. İki insan ilk karşılaşmada birbirine ısınıyorsa, belki ilk karşılaşmaları değildir. Ruhların bir tanışıklığı vardır; sevgi o tanışıklığın bu dünyadaki hatırlanışıdır.9

Tasavvuf geleneği aşkın kaynağını daha da öteye taşır. Çok bilinen bir söze göre Allah, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim ve bilinmek için halkı yarattım" demiştir. Hüseyin Vedad bu sözü "Hadis-i Kudsî" olarak birkaç yerde anar.10 Söz, hadis kaynaklarında bir senetle bulunmaz; hadis âlimleri onun Peygamber Efendimize ait bir söz olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Tasavvuf ise onu, yaratılışın sevgiden doğduğunu anlatan bir söz olarak benimsemiş ve mânâsının doğru olduğunu savunmuştur.11 Biz de onu bu sınırlar içinde, geleneğin bir sözü olarak anıyoruz.

Bu sınırı çizmek bir düşünceyi küçümsemek değildir. Bir sözün kime ait olduğunu doğru söylemek, o söze duyulan saygının bir parçasıdır. Güzel bir sözü Peygamber Efendimize yakıştırmak, ona sevgi gibi görünür; ama sevilenin söylemediği bir şeyi ona söyletmek, sevgiyle bağdaşmaz. Seven, sevdiğinin sesini başka seslerden ayırır.

Sözün ifade ettiği düşünce şudur: Varlığın kaynağı bir sevgidir. Bilinmeyi sevmek, bir başkasına kendini açmak istemektir. Yaratılış, bu açılmanın adıdır. Öyleyse insanın sevmesi, kendi icadı değildir. Varlığın başındaki sevginin, insanda bir yankısıdır.

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin ilk defterinde, insan sevgisi ile ilâhî sevgi arasındaki ilişkiyi tek bir beyitte bağlar:

Âşıklık ister bu yandan olsun ister o yandan,

sonunda bizi o yana götüren bir kılavuzdur.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I12

Bu yan ve o yan. Tasavvuf dilinde mecaz ve hakikat. İnsan bir insana âşık olur; bu, "bu yandan" bir aşktır. Ama aşk, ister bu yandan ister o yandan olsun, sonunda o yana götürür. İnsana duyulan sevgi küçümsenmez; çünkü o da kaynağına giden bir yoldur. Yeter ki yolu varış yeri sanmasın.

Sarmaşık ağaca sarıldı

Ağacın rengini aldı

Kökü toprakta

Gözü güneşte

8.4. İlâhî muhabbet ve varlık

Sevginin yaratılışla ilişkisi yalnız tasavvufun sözü değildir. Kur'an'da Allah'ın sevdiği kulları defalarca anılır: Tövbe edenleri, temizlenenleri, ihsan sahiplerini, sabredenleri, tevekkül edenleri, adaletle davrananları sever.13 Allah'ın sevgisi, varlığın içinde belirli hâllere yönelir. Bu hâllerin her biri, ilâhî bir ismin insandaki gölgesidir: Tevvâb'ın gölgesinde tövbe eden, Kuddûs'ün gölgesinde temizlenen, Muhsin'in gölgesinde iyilik eden.

Kur'an aynı zamanda Allah'ın sevmediklerini de söyler: Haddi aşanları, bozgunculuk yapanları, kendini beğenip öğünenleri.

Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez.

— Hadîd 57:23

Bu ayet bize sevginin bir terazisi olduğunu hatırlatır. İlâhî sevgi her şeyi kuşatır, ama her hâli onaylamaz. Güneş herkesin üzerine doğar; ama gözünü kapayan, ışığı görmez. Allah'ın sevmediği, kulun kendisi değil, kulu sevgiden kapatan hâldir.

Hüseyin Vedad'ın yorumunda ilâhî muhabbet bütün varlığın kaynağıdır. Ona göre Allah'ın arzularının meydana gelmesindeki murat, kendinden kendine olan aşktır; bu, Vedûd isminin mazhariyetidir.14 Hüseyin Vedad bu aşkın belirlendiği ismin "Muhammed" ismi olarak göründüğünü söyler ve bunu kendi yolunun anlayışıyla Hakikat-i Muhammediye'ye bağlar. Bu bağlantıya on birinci bölümde döneceğiz. Burada şunu not etmek yeterli: Hüseyin Vedad'ın anlattığı aşk, varlığın arkasında duran bir duygu değil, varlığın kendisini meydana getiren bir ilâhî arzudur.

Bu düşünceyi insanın kendi hayatına taşıdığımızda bir şey değişir. Etrafımızdaki her şey, bir sevgiden doğmuşsa, hiçbir şey sevgisiz değildir. Bir ağaç, bir taş, bir yabancı. Her birinin varlığında, onu var eden sevginin bir izi vardır. Hüseyin Vedad bunu çok sade bir cümleyle söyler:

Anne, baba evlat eş, tabiat gibi varlıklara duyulan bütün sevgiler Allah'ımızın Vedud isminin âsârındandır.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 170

Âsâr, eserler ve izler demektir. Bir annenin çocuğuna duyduğu sevgi, Vedûd isminin bir izidir. Bu, annenin sevgisini küçültmez; büyütür. O sevgi annenin kendi icadı değil, bir ismin insandaki görünüşüdür. Bu yüzden bütün sevgilerimiz, bir tek sevginin parçalarıdır.

Bu bakış, sevgiyi kıyaslama alışkanlığımızı da değiştirir. "Ben onu daha çok seviyorum", "onun sevgisi benimkinden az" gibi hesaplar, sevgiyi bir mülk gibi görmekten doğar. Bütün sevgiler bir kaynaktan geliyorsa, kimse sevginin sahibi değildir. Herkes, aynı ırmaktan kendi kabı kadar su alır. Kabı büyük olan daha çok alır, ama ırmağı kendisi akıtmaz.

Annenin sevgisi

Kendinden değil

Kendinden değil diye

Az değil

8.5. Sevmek ile sahiplenmek arasındaki fark

İnsan sevdiğini elinde tutmak ister. Bu, sevginin en eski tuzağıdır. Seven, sevdiğinin kendisinden gitmesinden korkar; bu korku zamanla sevgiyi bir kafese çevirir. "Benim" denilen her şey, biraz da kafestir.

Kur'an'da İbrâhim'in kıssasında sevgi ile sahiplenme arasındaki ince çizgiyi gösteren bir an vardır. Gece basınca bir yıldız görür, "Bu benim Rabbim" der. Yıldız batınca bir söz söyler:

Gece basınca bir yıldız gördü, "işte bu benim Rabbim!" dedi; yıldız batınca, "batanları sevmem" dedi.

— En'âm 6:76

"Batanları sevmem." İbrâhim yıldızı sevmeye hazırdı; ama yıldız battı. Sevgisini batmayana yöneltti. Bu ayet, sevgiyi küçümsemiyor; sevginin nereye bağlanacağını soruyor. Batan bir şeye bağlanan sevgi, o şey battığında yıkılır. Batmayana bağlanan sevgi, batan şeyleri de sevebilir; ama onlara tutunmaz.15

Sahiplenme, sevginin batanlara tutunmasıdır. İnsan bir insanı sever, sonra onu kendi hayatının bir parçası sanır. Sevdiği kişinin başka bir hayatı, başka bir yolu, başka bir sevgisi olmasına dayanamaz. Oysa sevilen, sevenin malı değildir. Emanettir. Her emanet bir gün sahibine döner.

Kur'an bir başka ayette sevgi ile vermek arasındaki ilişkiyi şöyle kurar:

Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.

— Âl-i İmrân 3:92

Sevdiğinden vermek. Sahiplenmenin tam tersidir. Sahiplenen, sevdiğini tutar; iyiliğe eren, sevdiğinden verir. Ayet sevmeyi yasaklamıyor; sevdiğini elinde tutmamayı öğretiyor. En çok sevdiğin şeyden verebildiğin ölçüde, o şeyi gerçekten seviyorsun demektir. Çünkü o zaman sevdiğin şey, senin tutunduğun bir dal değil, senden geçen bir nimet olur.

Sevmek, sevileni özgür bırakmaktır. Kuşu seven, kafesin kapısını açar. Kuş gider, döner ya da dönmez. Seven yine sever. Sevgisi kuşun dönmesine bağlı değildir.

Sahiplenmenin bir başka yüzü kıskançlıktır. Kıskanan, sevdiğinin başkasını sevmesine katlanamaz. Oysa sevgi bölündükçe azalmaz. Bir annenin ikinci çocuğu doğduğunda, birinci çocuğa duyduğu sevgi yarıya inmez. Sevgi su gibi değildir, ışık gibidir. Bir mumdan bin mum yakılır; ilk mumun ışığı eksilmez. Sevgiyi bir miktar sanan, onu korumaya çalışır. Sevgiyi bir ışık bilen, onu yaymaya.

Kuşu sevdim

Kafes yaptım

Kafesi sevdim sandım

Kuşu açınca anladım

8.6. Muhabbet ve teslimiyet

Muhabbet ile teslimiyet arasındaki bağı Kur'an tek bir ayette kurar. Bu ayet, sevgi iddiasının bir ölçüsü gibidir:

De ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder".

— Âl-i İmrân 3:31

Sevgi bir iddiadır; iddianın delili uymaktır. Ayet, Allah'ı sevdiğini söyleyenlere bir yol gösterir: Peygambere uymak. Ve bu yolun sonunda bir müjde vardır: Allah da sizi sevsin. Sevginin başı kuldan, sonu Allah'tandır. Ya da daha doğrusu, kulun sevgisi de Allah'ın sevgisinin bir sonucudur; ama kul bunu yolun sonunda öğrenir.

Hüseyin Vedad bu ayetin mealini bir yerde "Bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin" lafzıyla, hadis diye aktarır.16 Söz bir ayettir; Kur'an'daki yeri Âl-i İmrân 31'dir. Bu ayrımı yapmak, anlamın değerini azaltmaz; kaynağına iade eder.

Teslimiyet, sevenin sevdiğinin iradesine kendini bırakmasıdır. Bu, gündelik hayattaki teslim olmaktan farklıdır. Bir savaşta teslim olan yenilmiştir; bir sevgide teslim olan kazanmıştır. Birinde irade kırılır, öbüründe irade yönünü bulur. Seven, sevdiğinin istediğini ister. Bu bir zorlama değil, bir uyumdur. İki sesin aynı nağmede buluşması.

Mâide suresinde sevginin iki yönlü olduğu ve bu sevginin insanda nasıl göründüğü birlikte anlatılır:

Allah, sevdiği ve onların O'nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir.

— Mâide 5:54

"Sevdiği ve onların O'nu sevdiği." Ayet önce Allah'ın sevgisini anar, sonra kulun sevgisini. Sıra önemlidir. Kulun sevgisi, Allah'ın sevgisine bir cevaptır.17 Ayet bu sevginin insandaki izlerini de sayar: Alçak gönüllülük, güç, çaba ve kınayanın kınamasından korkmamak. Son özellik dikkat çeker. Seven, başkalarının ne diyeceğine bakmaz. Sevgisinin bir tek tanığı vardır.

Teslimiyetin sevgiden ayrılmaması da önemlidir. Sevgisiz teslimiyet bir kölelik olur; teslimiyetsiz sevgi bir heves. Köle emre uyar, ama emri verene ısınmaz. Hevesli insan sever, ama sevdiğinin istediğine katlanmaz. İkisi bir araya geldiğinde başka bir şey doğar: kulluk. Kulluk, sevgiyle teslim olmaktır. Kur'an'ın insanın yaratılış gayesi olarak andığı kulluk, bu anlamda bir zincir değil, bir bağdır.

Teslimiyetin en zor yanı, anlamadığın yerde de güvenmektir. Seven, sevdiğinin her yaptığını anlamaz. Ama güvenir. Bir annenin çocuğuna verdiği ilaç acıdır; çocuk anlamaz, ama annesine güvenirse içer. Teslimiyet, anlamın gecikebileceğini kabul etmektir.

Savaşta teslim olan

Kılıcını bıraktı

Sevgide teslim olan

Kendini buldu

8.7. Aşkın insanı değiştirmesi

Âşık olan insan değişir. Bunu herkes bilir. Önce dikkati değişir: Sevdiği şeyi her yerde görmeye başlar. Sonra zamanı değişir: Sevdiğiyle geçen bir saat bir an, ondan uzak geçen bir an bir yıl olur. Sonra kendisi değişir: Daha önce yapmadığı şeyleri yapar, yaptığı şeylerden vazgeçer.

Bu değişimin en dikkat çekici yanı, sevenin sevdiğine benzemeye başlamasıdır. Sevgi bir ayna gibidir; seven, sevdiğinin yüzünü kendi yüzünde taşımaya başlar. Bir hocasını seven öğrenci, hocasının sesiyle konuşmaya başlar. Bir dostunu seven insan, dostunun huylarından bazılarını kendinde bulur.

Kur'an'da Mûsâ'nın çocukluğunu anlatan bir ayette Allah, Mûsâ'ya şöyle seslenir:

Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.

— Tâhâ 20:39

Ayetin Arapçasında "Senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım" denir.18 İlâhî sevgi Mûsâ'nın üzerine bırakılmıştır; onu görenler onu sevmiştir. Firavun'un evinde, düşmanının sarayında büyüyen bir çocuğun korunması bu sevgiyle olmuştur. Sevgi, bir insanın etrafındaki dünyayı da değiştirir. Sevilen, sevildiği için korunur.

Peygamber Efendimizin anlattığı bir hadis, ilâhî sevginin dünyada nasıl yayıldığını anlatır:

Allah bir kulu sevdiğinde Cebrâil'e seslenir: "Allah falanı seviyor, sen de onu sev." Cebrâil de onu sever ve gök ehline seslenir: "Allah falanı seviyor, siz de onu sevin." Gök ehli de onu sever. Sonra onun için yeryüzünde kabul konur.

— Buhârî, Bed'ü'l-halk (3209)

Sevgi yukarıdan aşağıya iner. Allah sever, melek sever, gök sever, yer kabul eder. Bir insanın sevilmesi, onun kendi başarısı değil, bir sevginin yankısıdır. Bu, sevilmek için çabalayan insana bir şey söyler: Sevilmenin yolu, sevilmeye çalışmak değil, sevilecek bir hâlde olmaktır. Gerisini sevgi kendisi yapar.

Aşkın insanı değiştirmesinin bir yüzü de acıdır. Cenâb-ı Mevlevî aşkın gönülde bir hastalık gibi göründüğünü söyler:

Âşıklık gönlün iniltisinden belli olur;

gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I19

Gönül hastalığı, ama ilacı başka bir hastalık olmayan bir hastalık. Âşık acı çeker, ama acısından vazgeçmez. Çünkü o acının içinde sevdiği vardır. Aşkın değiştirdiği insan, artık acıdan kaçan değil, acının ne getirdiğine bakan biridir.

Aşkın insanı değiştirdiği bir başka yer de cesarettir. Korkak bir insan sevdiği için cesur olur. Tembel bir insan sevdiği için yorulmaz. Bencil bir insan sevdiği için paylaşır. Bunların hiçbiri öğütle olmaz. Öğüt, insana ne yapması gerektiğini söyler; sevgi ise yapmayı kolaylaştırır. Yüz öğütün değiştiremediği bir huyu, bir sevgi bir günde değiştirebilir. Bu yüzden tasavvuf yolları, ahlakı kurallarla değil, sevgiyle öğretmeyi esas almıştır. Mürid, şeyhinin sözünü tuttuğu için değil, onu sevdiği için değişir.

Sevdim

Sevdiğim bana benzemedi

Ben ona benzedim

Aynaya bakınca gördüm

8.8. Muhabbetin tecellileri

İlâhî muhabbet nerede görünür? Kur'an'ın cevabı bir yerde değil, her yerdedir. Eşler arasındaki meveddette, anne ile çocuk arasındaki şefkatte, dostlar arasındaki ülfette. Hatta yabancılar arasındaki bir tebessümde. Muhabbetin tecellisi, insanın insana yöneldiği her yerde görünür.

Kur'an'da bir ayet, imanın kendisinin de bir sevgi olarak gönüllere konduğunu söyler:

Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş.

— Hucurât 49:7

İman burada bir bilgi ya da kabul olarak değil, sevdirilmiş bir şey olarak anılıyor.20 Yani inanmak, bir şeyi sevmekle başlar. Sevilmeyen bir hakikat, bilinse bile yaşanmaz. Allah imanı sevdirdiğinde, iman bir yük olmaktan çıkar, bir zevk olur.

Muhabbetin bir başka tecellisi, Meryem suresinde bir müjde olarak gelir:

İnanıp yararlı iş işleyenleri Rahman sevgili kılacaktır.

— Meryem 19:96

Ayetin Arapçasında "Rahmân onlar için bir vüdd kılacaktır" denir; Vedûd ile aynı kökten.21 İnanan ve iyilik edenler için bir sevgi yaratılır. Bu sevgi, onların gönüllerinde, onların çevresinde, insanların onlara bakışında görünür. Muhabbet, imanın ve iyiliğin meyvesidir.

Hüseyin Vedad'ın yorumunda muhabbetin en yüksek tecellisi velâyettir. Ona göre velâyet, Allah'ın kendinden kendine olan aşkının ifadesi olarak belirir ve velâyetin kemâlini ifade eden ilâhî gönül noktasının ismi "Vedûd" mânâsına gelir.22 Bu, Hüseyin Vedad'ın velâyet anlayışına ait bir yorumdur; onun yolunda belirli bir şahsiyetle ilişkilendirilir. Kitabımızın genel çizgisinde biz bunu bir ilke olarak alıyoruz: Velî, yani dost, sevginin insanda olgunlaştığı kişidir. Velâyet kelimesinin kökünde yakınlık ve dostluk vardır. Dost, sevgiyle yaklaşandır.

Muhabbetin tecellileri bazen çok küçük yerlerde görünür. Bir yolcuya su veren, kuşa ekmek bırakan, yaşlı birinin elini tutan. Bunların hiçbiri büyük bir olay değildir. Ama her birinde Vedûd isminin bir gölgesi vardır. Muhabbet, büyük kelimelerden çok küçük işlerde konuşur.

Muhabbetin tecellisini görmek için gözün eğitilmesi gerekir. Sert bir dünyada yaşayan insan, her yerde sertlik görür. Haberler, kavgalar, kırgınlıklar. Bunlar gerçektir. Ama aynı dünyada, aynı gün içinde, sayısız küçük sevgi de olur ve hiçbiri haber olmaz. Muhabbeti görmek, bu görünmeyen haberleri okumaktır. Bir ismin tecellisini görmek, o isme bakmayı öğrenmekle başlar.

Bir yolcuya su verdin

Adını sormadın

Su biliyordu

Kimin adına aktığını

8.9. Sevgide benlik meselesi

Sevginin en büyük düşmanı nefret değil, benliktir. Nefret sevginin karşısında açıkça durur; benlik ise sevginin içine gizlenir. İnsan sever, ama sevgisinin içinde kendini sever. Sevdiğinden beklediği şey kendi mutluluğudur. Sevdiği kişi onu mutlu ettiği sürece sever; etmediğinde sevgi biter.

Kur'an bu gizli benliği bir başka açıdan gösterir:

İnsanlar arasında, Allah'ı bırakıp, O'na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları, Allah'ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.

— Bakara 2:165

Ayet, sevginin yanlış yere yönelebileceğini söylüyor. İnsan bir şeyi Allah'ı sever gibi sevebilir: Bir lideri, bir fikri, bir malı. Bu sevgi kendi başına kötü değildir; ama sevginin yerini aldığında bir puta dönüşür. Putun en gizlisi ise insanın kendisidir. Her şeyi kendi için seven insan, kendi benliğini Allah'ı sever gibi sever.23

Benlikten arınmış sevgi nasıl olur? Peygamber Efendimizin bir sözü bir ölçü verir:

Sizden biriniz, ben ona babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.

— Buhârî, Îmân (15)

Bu hadis ilk okuyuşta bir talep gibi görünür. Ama başka bir şey de söyler: Sevginin bir sırası vardır. Baba, çocuk, bütün insanlar. Bunların hepsi sevilir. Ama sevginin sıralamasında en üstte, insanı kendi benliğinden çıkaran bir sevgi vardır. Peygambere duyulan sevgi, benliğin dışında bir merkeze duyulan sevgidir. Bu merkez yerine oturduğunda diğer sevgiler de yerlerini bulur.

Peki benliğin tamamen ortadan kalkması mümkün müdür? İnsan, insan olarak kaldıkça bir "ben" taşır. Sevgi bu beni yok etmez; onu yerine oturtur. Ben, merkezde oturduğunda bir zorba olur; kenarda durduğunda bir hizmetkâr. Sevgi beni kenara alır, merkezi sevilene bırakır. O zaman ben yine vardır, ama artık kendisi için değil, sevdiği için vardır.

Benlik meselesinin en ince yanı, sevginin kendisinin bir benlik konusu olabilmesidir. "Ben çok seviyorum", "benim sevgim büyük", "kimse benim kadar sevmez". Bu cümleler sevgiyi anlatıyor gibi görünür; ama aslında seveni anlatır. Sevgi, sevenin övüncü olduğunda, sevilen arka plana düşer. Gerçek sevgi, sevenin kendisini unuttuğu yerdedir.

Hüseyin Vedad'ın "Hz. Süreyya" diye andığı Ahmed Süreyya'ya ait bir beyit, bu sorunun en saf hâlini sorar:

Sevdim mi sevildim mi seven ve sevilen kim

Mahbubu muhibban mı neyim kim ne bilir ki

— Ahmed Süreyya, Hüseyin Vedad'ın Esmâ-i Celîle-i İlâhiye'sinden, s. 16924

Seven kim, sevilen kim? Sevgide benlik silindiğinde bu soru cevapsız kalır. Cevapsız kalması, sevginin olgunlaştığını gösterir.

Seni sevdim dedim

Ben dedim

Seni dedim

Sevgi araya sığmadı

8.10. Aşk ve tevhid

Tevhid, birlemek demektir. Allah'ın bir olduğunu bilmek ve söylemek. Ama tasavvuf geleneği tevhidi bir bilgi olarak bırakmaz; onu bir yaşayış, bir hâl olarak da anlatır. Ve bu hâle giden en kısa yol olarak aşkı gösterir.

Neden aşk? Çünkü aşk, insanı ikilikten çıkaran tek tecrübedir. İnsan âşık olduğunda kendinden uzaklaşır, sevdiğine yaklaşır. Kendi istekleri silinir, sevdiğinin istekleri belirir. Bu, küçük ölçüde bir birlik tecrübesidir. Tasavvuf bu tecrübeyi büyütür: Eğer bir insana duyulan aşk insanı kendinden bu kadar çıkarabiliyorsa, ilâhî aşk insanı nereye götürmez?

Peygamber Efendimizin aktardığı bir kudsî hadis, ilâhî sevginin kulda nasıl bir yakınlık doğurduğunu anlatır:

Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nafilelerle Bana yaklaşmaya devam eder, sonunda onu severim. Onu sevdiğimde, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.

— Buhârî, Rikāk (6502)

Bu hadis tasavvuf geleneğinde kurb-i nevâfil hadisi olarak bilinir ve birlik tecrübesinin en sağlam dayanaklarından biri sayılır.25 Hadis sevgiyle başlar ve yakınlıkla devam eder. Kul yaklaşır, Allah sever; Allah sevdiğinde kulun kulağı, gözü, eli, ayağı olur. Bu bir birleşme mi? Tasavvufun bir kesimi bunu böyle okumuştur. Ama hadisin dili de dikkatle okunmalıdır: "Onun kulağı olurum" denir, "o Ben olur" denmez. Kul kul olarak kalır; ama artık onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi ilâhî sevginin içinde olur.

Aşk ve tevhid arasındaki bağ burada belirir. Tevhid, kulun Allah olması değil; kulun her hâlinin Allah'a bağlanmasıdır. Aşk bu bağı kurar. Âşık, sevdiğinden ayrı bir şey görmez; ama kendisinin sevdiği olmadığını da bilir. Bu bilgi aşkı söndürmez; aşkı edebe büründürür.

Hüseyin Vedad Vedûd ismini kavuşma ve bir olma arzusu olarak anlattığında, bu kurb-i nevâfil hadisinin işaret ettiği yakınlıktan söz eder.26 Bu yakınlık, kelâmın ve tasavvufun farklı dillerle anlattığı bir sırdır. Biri farkı korur, öbürü birliği anlatır. İkisinin de kalbinde aynı sevgi vardır.

Onun kulağı oldum dedi

O Ben oldu demedi

Kul kul kaldı

İşitmesi değişti

8.11. Aşkın kemâli

Aşkın kemâli nedir? Bir yere varmak mı, bir şeye kavuşmak mı, bir hâle ermek mi? Peygamber Efendimizin çok kısa bir sözü belki en sade cevabı verir:

Kişi sevdiği ile beraberdir.

— Buhârî, Edeb (6168)

Hadisin bağlamında bu söz kıyamet gününden söz eder: Kişi sevdikleriyle birlikte olacaktır.27 Ama söz bu dünyada da doğrudur. İnsan neyi seviyorsa onunla birliktedir. Bedeni başka bir yerde olsa bile gönlü oradadır. Aşkın kemâli, sevilenle birlikte olmaktır. Ama bu birliktelik bir mekânda değil, bir hâlde olur.

Bu hâl nasıl bir hâldir? Kemâl kelimesi tamamlanmak, olgunlaşmak demektir. Meyve olgunlaştığında ağaçtan düşer; ama düşmesi bir kayıp değil, bir veriştir. Olgun meyve, yere düşüp başkalarına gıda olur, tohumu yeni bir ağaç verir. Aşkın kemâli de böyledir. Olgunlaşmış aşk kendinde kalmaz, dağılır. Âşık, sevgisini sevdiği bir kişiye değil, bütün varlığa yayar.

Sevgide kemâlin bir ölçüsü, sevginin sevgiliye ihtiyaç duymamasıdır. Bu çelişki gibi görünür. Ama sevgi olgunlaştıkça sevilenin hazır olmasına, cevap vermesine, karşılık vermesine bağlı kalmaz. Seven sever. Sevgisi bir ticaret değildir; bir verdiğine bir alacağını beklemez. Bu sevgi ilâhî bir ismin, Vedûd'un, en yakın gölgesidir. Çünkü Allah'ın sevgisi de karşılık beklemez. Allah sever, ama sevilmeye ihtiyacı yoktur.

Kemâlin bir başka ölçüsü de sevginin bilgiye dönüşmesidir. Aşk başlangıçta bir ateş gibidir; yakar, sarar, karıştırır. Olgunlaştıkça ateş ışığa döner. Artık yakmaz, aydınlatır. Âşık, sevdiğini daha iyi tanır; tanıdıkça daha çok sever; daha çok sevdikçe daha iyi tanır. Sevgi ile bilgi arasında bir döngü kurulur.

Bir de şu var: Aşkın kemâli, sevenin sevgisinin farkında olmamasıdır. Nefes alan insan nefes aldığını düşünmez. Yürüyen insan her adımını saymaz. Olgun sevgi de böyledir; kendini bir başarı olarak görmez, bir hâl olarak yaşar. Seven, sevdiğini sevdiği için ayrıca bir övgü beklemez. Sevmek onun için nefes almak kadar doğaldır. Bu doğallık, sevginin artık bir çaba olmaktan çıkıp bir varoluş biçimine dönüştüğünü gösterir.

Bu bölüm, gönlün merkeze bağlanmasını soruyordu. Cevap şimdi biraz daha açık: Gönlü merkeze bağlayan sevgidir. Ama sevginin kendisi de bir merkeze bağlıdır. Her sevgi bir kaynaktan gelir ve o kaynağa döner. Vedûd ismi bunu söyler: Seven O, sevilen O, sevginin kendisi O'ndan. İnsan bu dairenin içinde bir yoldur. Sevgi onun içinden geçer. Kemâl, sevginin içinden geçerken insanı da kendisiyle birlikte götürmesidir.

Kişi sevdiğiyle beraber

Ne sevdin

Nerede durdun

Beraber olduğun yer orası

Tefekkür

İnsan sevdiğinde kendisinden ne eksilir, hakikat idrakinden ne kazanır?

• En çok sevdiğin şeyden en son ne zaman verdin? Verdiğinde sevgin azaldı mı, arttı mı?

• Sevdiğin birinin seni sevmesine ihtiyaç duymadan onu sevebilir misin?

• Hayatında "batan" bir şeye bağlanan sevgin var mı? O şey battığında sevginden geriye ne kalır?

• Sevdiğin birine benzemeye başladığını fark ettin mi? En çok hangi yönüyle?

• Sevginin içinde gizlenen benliği kendinde nerede görüyorsun?

• Bir sevgiyi anlatırken "ben" kelimesini kaç kez kullanıyorsun?

• Nerede durduğunu, neyle beraber olduğunu sorsan, gönlün sana ne cevap verir?

Notlar

1. Bürûc 85:14-15'in Arapçası: "Ve hüve'l-Gafûru'l-Vedûd. Zü'l-arşi'l-mecîd." Hûd 11:90'ın sonu: "İnne Rabbî Rahîmün Vedûd." Diyanet meali Bürûc'deki iki ayeti tek cümle olarak çevirmiştir. Hûd 11:90 Şuayb'ın kavmine söylediği sözdür.

2. Vedûd'un feûl kalıbında olduğu ve bu kalıbın hem özne (çok seven) hem nesne (çok sevilen) anlamında okunabildiği, esmâ şerhlerinde yaygın olarak belirtilir; bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, "Esmâ-i Hüsnâ" maddesi.

3. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 169: "Allah'ımız kendinden kendine olan aşkının bir ifadesi olarak âlemleri yaratmıştır... O halde seven ve sevilen yine kendisidir."

4. Gazzâlî, el-Maksadü'l-esnâ fî şerhi meâni esmâillâhi'l-hüsnâ, "el-Vedûd" bahsi. Gazzâlî burada ilâhî sevginin, insandaki sevginin taşıdığı duygusal incelme ve etkilenmeden münezzeh olduğunu da vurgular.

5. Muhabbet kelimesinin Türkçede "sohbet, hoş konuşma" anlamı kazanması Türkçeye özgüdür; Arapçada bu anlam yoktur. Bkz. TDK Türkçe Sözlük, "muhabbet" maddesi.

6. Rûm 30:21'in Arapçasında "ve ceale beyneküm meveddeten ve rahmeh" denir.

7. Kuşeyrî, er-Risâle, "Muhabbet" bâbı. Kuşeyrî bu bahiste hubb kelimesinin akrabalarını (kabarcık, kalbin özü, küp vb.) sayar ve her birinden sevgiye dair bir mânâ çıkarır. Bunlar etimolojik bir tespitten çok mânevî bir okumadır.

8. Aşk kelimesinin aşeka (sarmaşık) ile ilişkilendirilmesi tasavvuf ve edebiyat kaynaklarında yaygın bir yorumdur; kelimenin kökeni konusunda dilciler farklı görüşler ileri sürmüştür.

9. Hadisin bu dünyadan önceki bir tanışıklığa işaret ettiği yorumu şârihlerin bir kısmına aittir; başka şârihler hadisi huy ve tabiat benzerliği olarak açıklamıştır. Hadis Müslim'de de (Birr, 2638) geçer.

10. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 147, 200 ve 230. Hüseyin Vedad sözü "Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u'refe fe halaktü'l-halka li-u'ref" lafzıyla verir.

11. İbn Teymiyye bu sözün Peygamber Efendimize ait olmadığını ve bilinen bir senedi bulunmadığını söylemiştir; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ'da ve Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa'da bu hükmü aktarır. Aliyyülkārî ve bazı sûfîler sözün mânâsının Zâriyât 51:56 ("Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır") ayetiyle uyumlu olduğunu, İbn Abbâs'ın bu ayetteki "kulluk etsinler" ifadesini "bilsinler" diye yorumladığını belirtmiştir.

12. Mesnevî I, "Bürden-i pâdişâh ân tabîb-râ ber bîmâr" bölümü. Farsçası: "Âşıkî ger zîn ser u ger zân ser est / Âkıbet mâ-râ bedân ser rehber est." Farsça metin Ganjoor'dan alındı; çeviri bu kitap için yapıldı. Beyit numarası baskıya göre değiştiği için yalnız cilt verildi.

13. Tövbe edenler ve temizlenenler: Bakara 2:222; ihsan sahipleri: Bakara 2:195; sabredenler: Âl-i İmrân 3:146; tevekkül edenler: Âl-i İmrân 3:159; adaletle davrananlar: Mâide 5:42.

14. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 16: "Allah'ımızın bu arzularının meydana gelmesindeki murad-ı ilâhiyesi, kendisinden kendisine olan aşkından meydana gelmektedir ki bu, 'Vedud' isminin mazhariyetidir."

15. Müfessirler İbrâhim'in yıldız, ay ve güneş için "Bu benim Rabbim" demesini farklı yorumlamıştır: Kavmiyle tartışmada bir ikna yöntemi, ya da hakikati arayışın aşamaları. Burada ayet, sevginin batan şeylere bağlanmaması üzerine bir tefekküre konu edilmiştir.

16. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 352. Hüseyin Vedad sözü "Beni gören Hakkı görmüştür" rivayetiyle birlikte, "Bunlar Peygambere duyulan sevginin hakikatte Allah'a raci olduğunu ifade eden hadisler değil midir?" diye anar. "Bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin" ifadesi Âl-i İmrân 3:31'in anlamıdır.

17. Mâide 5:54'ün başı "Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki" diye başlar; sonu "Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir" diye biter. Ayet kısaltıldı. Arapçasında "yuhibbuhum ve yuhibbûneh" ifadesinde Allah'ın sevgisi önce gelir.

18. Tâhâ 20:39: "ve elkaytü aleyke mehabbeten minnî ve li-tusneʿa alâ aynî." Ayet kısaltıldı; başında Mûsâ'nın sandığa konup suya bırakılması anlatılır.

19. Mesnevî I, "Bürden-i pâdişâh ân tabîb-râ ber bîmâr" bölümü. Farsçası: "Âşıkî peydâst ez zârî-i dil / Nîst bîmârî çü bîmârî-i dil." Farsça metin Ganjoor'dan alındı; çeviri bu kitap için yapıldı.

20. Hucurât 49:7 kısaltıldı. Ayetin başı Peygamber Efendimizin topluluk içindeki yerini anlatır; devamı: "inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı size iğrenç göstermiştir."

21. Meryem 19:96: "İnnellezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti se-yec'alu lehümü'r-Rahmânu vüddâ."

22. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 352. Hüseyin Vedad'ın "Hatmül Velâyet" kavramı ve bunun belirli bir şahsiyetle ilişkilendirilmesi onun yoluna özgüdür; bu kitapta bu kısım aktarılmadı.

23. Bakara 2:165'in sonu kısaltıldı: "Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a aid bulunacağını ve Allah'ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi!" Ayetteki endâd (eşler) kelimesinin benliğe de uygulanması tasavvufî bir yorumdur.

24. Hüseyin Vedad beyti "Hz. Süreyya" adıyla aktarır. Beytin şairin kendi eserlerindeki yeri bu kitap için doğrulanmadı; beyit Hüseyin Vedad'ın aktarımından alındı.

25. Hadisin tamamı "Kim Benim bir velîme düşmanlık ederse Ben de ona savaş açarım" sözüyle başlar ve "Benden bir şey isterse onu veririm, Bana sığınırsa onu korurum" sözüyle devam eder. Burada kısaltıldı; çeviri bu kitap için yapıldı.

26. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 169. Hüseyin Vedad burada kurb-i nevâfil hadisini anmaz; ilişki bu kitabın yorumudur.

27. Buhârî'nin Edeb bölümünde Enes'ten gelen rivayetlerde (6167, 6171) aynı söz, bir bedevînin "Kıyamet ne zaman?" diye sorması ve Peygamber Efendimizin "Onun için ne hazırladın?" diye karşılık vermesi üzerine söylenir. Metinde aktarılan lafız Abdullah b. Mes'ûd rivayetidir (6168).

BÖLÜM 9