10/ 15

ZİKİR

27 dakikalık okuma

İsmi Söylemekten Mânâyı İdrake

İnsan unutan bir varlıktır. Anahtarını nereye koyduğunu unutur, bir dostunun doğum gününü unutur, bir sözü verdiği gün ne kadar ciddi olduğunu unutur. Unutmak, hafızanın bir kusuru gibi görünür. Oysa unutmasaydık yaşayamazdık. Her acıyı ilk günkü gibi taşısaydık, ikinci günü göremezdik. Unutmak, insana verilmiş bir merhamettir.

Ama her merhamet gibi bunun da bir bedeli var. İnsan acıyı unuttuğu gibi, acının içinde kime sığındığını da unutur. Sıkıntı geçer, sığınak da hafızadan silinir. Darda kalınca anılan isim, ferahlayınca bir köşeye bırakılır. Bir sonraki darlığa kadar.

Zikir, bu unutmanın karşısında duran kelimedir. Sözlük onu "anmak, hatırlamak" diye karşılar. Tasavvuf ise ona bir ömür boyu sürecek bir anlam yükler: Allah'ı unutmamak. Ama bu bölümün sorusu tam da burada başlıyor: Bir ismi söylemek, onu hatırlamak mıdır? Dil bir ismi bin kez tekrar ederken gönül onu bir kez olsun anmış olur mu?

Dil andı

Gönül başka yerdeydi

Ad söylendi

Anılan kimdi

9.1. Zikir nedir?

Arapçada zikr, bir şeyi akılda tutmak, hatırlamak ve dile getirmek anlamlarını birlikte taşır. Unutmanın, yani nisyânın karşıtıdır.1 Kelimenin iki yüzü vardır: Biri içe dönüktür, akılda ve kalpte tutmak; öbürü dışa dönüktür, söylemek, anmak. Türkçedeki "anmak" kelimesi bu iki yüzü güzel taşır. Birini anarız, yani hatırlarız; birini anarız, yani adını söyleriz. Bazen ikisi aynı anda olur, bazen biri olur öbürü olmaz.

Kur'an, kendisine de zikr der.

Doğrusu Kitap'ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz.

— Hicr 15:9

Diyanet meali burada "Kitap" diyor, ama ayetteki kelime ez-zikr'dir.2 Yani Kur'an, kendisini bir hatırlatma olarak tanıtır. Bu, küçük bir ayrıntı değildir. Hatırlatma, yeni bir şey öğretmekten farklıdır. Hatırlatılan şey, bir zamanlar bilinmiş, sonra unutulmuştur. Kur'an'ın kendine zikr demesi, insanın içinde unuttuğu bir bilginin bulunduğunu ima eder. Dışarıdan gelen ses, içeride susmuş olan bir sesi uyandırır.

Öyleyse zikir, iki hafıza arasında bir köprüdür. Bir yanda insanın gündelik, dağınık hafızası durur: işler, korkular, planlar. Öbür yanda daha eski, daha sessiz bir hafıza: İnsanın kime ait olduğunu bilen hafıza. Zikir, birincisinin gürültüsünde ikincisinin sesini yeniden duyulur kılar.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Zikir" maddesi kavramı şöyle özetler: Dinî literatürde zikir, Allah'ı anarak ve unutmayarak gafletten ve nisyandan kurtulmaktır; dille, kalple ya da ikisiyle birlikte yapılabilir.3 Bu tanımın güzelliği, zikri bir eylem olmaktan çok bir hâl olarak görmesidir. Zikir, belli vakitlerde yapılan bir iş olabilir. Ama asıl hedefi, insanın bütün vakitlerine sinmiş bir uyanıklıktır.

Hüseyin Vedad, zikrin bu yönünü isimlerle birlikte düşünür. Ona göre her ilâhî isim bir kapı, bir anahtardır:

Her isim bir anahtardır. Anahtarların çoğalması terakkiyi gösterir. İlâhi hakikatin kapıları böylelikle açılır.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 61

Anahtar benzetmesi önemli bir şey söylüyor: Anahtarın kendisi amaç değildir. Kimse anahtar biriktirmek için anahtar taşımaz. Bir anahtarın değeri, açtığı kapıdadır. Zikir de böyledir. İsmi söylemek, anahtarı kilide sokmaktır. Ama kapı ancak anahtar döndüğünde açılır. Anahtarı döndüren el ise dilin değil, gönlün elidir.

Anahtar cebimde

Kapı karşımda

Yıllarca taşıdım

Bir kez çevirmedim

9.2. Hatırlamak ve anmak

Hatırlamak kelimesi Türkçede ilginç bir yerden gelir. Hatır, Arapçadan alınmış bir kelimedir ve aklın, gönlün içinden geçen şey demektir. "Hatırıma geldi" deriz. Ama hatır bir de saygı, değer, gönül anlamında kullanılır: "Onun hatırı için", "hatır saymak", "hatırını kırmak". Bir insanı hatırlamak, onu bir an için hatırımıza, yani gönlümüzün içine almaktır. Kimin hatırı varsa, onu hatırlarız.

Bu yüzden unutmak çoğu zaman bir değer hükmüdür. İnsan, değer verdiğini kolay unutmaz. Annesinin sesini unutmaz, çocuğunun ilk adımını unutmaz. Ama bir dükkânın adını, bir tanıdığın telefonunu unutur. Unuttuğumuz şeyler, çoğu zaman hatırı az olanlardır.

Kur'an, unutmanın bu ağırlığını çarpıcı bir ayetle anlatır:

Allah'ı unutup da, Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.

— Haşr 59:19

Ayetin kurgusu dikkat ister. Allah'ı unutan, Allah'ı kaybetmekle kalmaz; kendisini de kaybeder. Kendi kendine unutturulur. Burada iki unutma birbirine bağlanır. İnsan Rabbini unuttuğunda, aynada kendi yüzünü de tanımaz olur. Çünkü insanın kim olduğu, kime ait olduğuyla birlikte bilinir. Kökünü unutan dal, dal olduğunu da unutur; kendini ağacın kendisi sanır, sonra kurur.

Bu ayetin tersi de düşünülebilir. Allah'ı hatırlayan, kendini de hatırlar. Zikir, insanın kendi aslına dönme yoludur. Bu yüzden eski dilciler arasında insan kelimesinin kökü üzerine yapılan tartışma tasavvuf ehlinin dikkatini çekmiştir. Kimi dilciler kelimeyi üns, yani yakınlık ve alışma köküne bağlamış, kimileri nisyân, yani unutma köküne.4 İkisi de bir hakikati taşır. İnsan hem ünsiyet kuran hem de unutan varlıktır. Yakınlığı unutabilen, unuttuğu yakınlığı yeniden kurabilendir.

Anmak ise hatırlamaktan bir adım ileridedir. Hatırlamak içeride kalabilir. Anmak dışarı taşar: Ad söylenir, söz edilir, bir topluluk içinde dile gelir. Türkçede "rahmetle anmak" deriz; ölmüş birini anarken onun adını söyleriz, iyiliğini dile getiririz. Bu anma, hem hatırlamak hem de hatırlatmaktır. Birini andığımızda, onu başkalarının hatırına da getiririz.

Hatırladım, içimde kaldı

Andım, dilime geldi

Hatırı olanı hatırladım

Anılanın hatırı kaldı

Zikrin iki yüzü burada birleşir. Allah'ı hatırlamak, onu gönülde tutmaktır. Allah'ı anmak, onu dile getirmektir. Ama dilin anması gönlün hatırlamasından kopunca, zikir bir sese dönüşür. Gönlün hatırlaması dile hiç ulaşmayınca, insan bir sırrı içinde taşır ama kimseye selam veremez. Kemâl, ikisinin birleştiği yerdedir.

9.3. Dilin zikri, gönlün zikri

Tasavvuf ehli zikri katmanlar hâlinde düşünmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde aktarıldığına göre sûfîler zikri çoğunlukla dil, kalp, sır ve ruh aşamalarında ele alır; İbn Atâ'ya göre zikir lisan, kalp ve sır şeklinde ilerler.5 Bu sıralama bir merdiven gibi okunabilir, ama belki daha doğrusu bir nehrin kaynağına doğru yürümek gibidir. Dil, nehrin denize kavuştuğu ağızdır. Kalp, yatağın kendisidir. Sır ise suyun ilk çıktığı göze.

Dilin zikri küçümsenecek bir şey değildir. Kur'an, Allah'ı dille anmayı da emreder; kalbin henüz uyanmadığı yerde dil bir hatırlatıcı olur. Dil söyler, kulak duyar, duyduğu şey bir gün kalbe iner. Kimi zaman da dil, kalbin önünden yürür. İnsan inanmadığı bir şeyi söylerken değil; inanmak istediği bir şeyi söylerken dilini öne çıkarır. Bir şeyi söylemeye devam etmek, onun kapısında beklemektir.

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin üçüncü cildinde Hz. Mûsâ'ya söylenen bir sözü anlatır: "Beni günah işlemediğin bir ağızla çağır." Mûsâ "Bende öyle bir ağız yok" deyince cevap gelir: "Bizi başkasının ağzıyla çağır." Hikâye, dilin temizliği meselesini zikrin merkezine koyar. Sonra şu beyitler gelir:

Hakk'ın zikri temizdir; temizlik gelince

Kirli olan yükünü toplar, çıkıp gider.

Zıtlar zıtlardan kaçar;

Işık parlayınca gece kaçar.

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî III

Beyitler, dilin zikrine büyük bir güç tanır. Temiz ad ağza girince, kirli olan orada kalamaz. Burada bir sıralama var: İnsan önce dilini temizlemek için beklemez. Zikir, temizlikten sonra gelen bir ödül değildir; temizliği getiren bir ışıktır. Gece, ışık yanmadan önce çekilmez. Işık yanınca çekilir.6

Ama aynı hikâye bir de uyarı taşır: "Günah işlemediğin bir ağız." Dilin zikri, dilin geri kalan işlerinden ayrı düşünülemez. Gün boyu kırıcı söz söyleyen, dedikodu eden, yalanı hafife alan bir dil, akşam bir ismi söylediğinde o ismin temizliği bütün bu kiri bir anda silmez mi? Siler belki. Ama dilin her gün aynı kiri yeniden taşıması, zikrin her akşam aynı yerden başlamasına yol açar. Zikir bir yerden bir yere götürmez; insan her gün aynı kapıya yeniden döner.

Kur'an, söylenen sözün asıl muhatabını da tarif eder:

Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır.

— Kâf 50:37

Ayet ikiye ayırır: kalbi olan ve hazır bulunup kulak veren. Söz herkese söylenir, ama herkese ulaşmaz. Kulak, sesi alır; kalp, sesin taşıdığı anlamı. "Hazır bulunmak" ifadesi de ayrıca dikkat ister. İnsan bir yerde bedenen bulunur, ama orada değildir. Zikirde de böyledir: Dil oradadır, insan değildir. Dilin zikri, insanı hazır bulunmaya çağırır.

Gönlün zikri, dilin zikrinin vardığı yerdir. Kur'an bunu şöyle anlatır:

Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.

— A'râf 7:205

Ayetteki her kelime bir ölçü getirir: gönülden, korkarak, içinden, hafif bir sesle. Yüksek sesin karşısına bir iç ses konur. Zikir burada bir kalabalığa duyurulan bir ilan olmaktan çıkar, bir fısıltıya dönüşür. Fısıltı, yakınlığın dilidir. İnsan uzaktaki birine bağırır; yanındakine fısıldar.

Uzaktakine bağırdım

Sesim yoruldu

Yakındakine fısıldadım

Sesim yetti

Dilin zikri ile gönlün zikri arasındaki fark, sesin yüksekliği değildir. Gönlün zikrinde ses hiç çıkmayabilir. Fark, anılanın nerede olduğudur. Dilin zikrinde ad dudaklardadır. Gönlün zikrinde ad, insanın kendi varlığının içinde bir yer bulmuştur. Bir an gelir, insan adı söylemese bile adın sahibini hatırlar. O zaman zikir bir iş olmaktan çıkar, bir yaşama biçimi olur.

9.4. Tekrar ve idrak arasındaki fark

Bir damla taşı deler, derler. Ama damla taşı gücüyle değil, sürekliliğiyle deler. Bir damla düşer, taşa bir şey olmaz. Bin damla düşer, yine bir şey görünmez. Sonra bir gün taşta küçük bir çukur belirir. Hangi damla deldi? Hiçbiri tek başına, hepsi birlikte.

Zikirdeki tekrar bu damlaya benzer. Tek bir söyleyiş, çoğu zaman bir şey değiştirmez. Ama tekrar, insanın içinde bir yol açar. Kur'an, Allah'ın çok anılmasını ister:

Ey inananlar! Allah'ı çok anın.

O'nu sabah akşam tesbih edin.

— Ahzâb 33:41-42

"Çok" kelimesi, bir sayıdan çok bir süreklilik bildirir. Sabah ve akşam, günün iki ucudur. Gün, sabahla akşam arasında olup biten her şeydir. Allah'ı sabah akşam anmak, günün bütününü o anmanın içine almaktır.

Ama tekrarın bir tehlikesi de vardır. Bir şeyi çok tekrar eden insan, bir süre sonra onu duymaz olur. Saatin tıkırtısı, şehrin uğultusu, kalbin atışı. Hepsi oradadır ve hiçbiri fark edilmez. Alışkanlık, dikkatin uykusudur. Zikir de alışkanlığa dönüştüğünde, dil kendi kendine döner, gönül başka yerlere gider. Tespihin taneleri parmakların arasından kayar, ama insan aklından neyin geçtiğini fark etmez bile.

Tekrar ile idrak arasındaki fark burada belirir. Tekrar, aynı şeyi yeniden söylemektir. İdrak ise aynı şeyde yeni bir şey görmektir. Tekrar sayılabilir; idrak sayılamaz. Bir ismi yüz kez söyleyen insan, yüzüncüde de ilk söyleyişteki yerde durabilir. Bir başkası ise aynı ismi beşinci söyleyişinde başka bir yerden duyar.

Kur'an, kendi tekrarlarını şöyle anlatır:

Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitap'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitap'tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır.

— Zümer 39:23

Burada tekrar, bir yumuşamanın yoludur. Tekrar eden kitap, tekrar edilen bir sözü dinleyeni ürpertir, sonra yumuşatır. Demek ki tekrarın iki ihtimali var: Ya kalbi yumuşatır ya da alışkanlığa çevirip katılaştırır. Aynı tekrar, iki ayrı insanda iki ayrı iş görür. Fark, tekrarın kendisinde değil, tekrar edenin dikkatindedir.

Aynı kelime

Bin kere söylendi

Biri ezberledi

Biri ilk defa duydu

Bu yüzden zikirde tekrarı küçümsememek gerekir; ama ona yaslanmamak da gerekir. Tekrar bir kabdır. İçine dikkat dolarsa idrakı taşır. Boş kalırsa yalnız sesi taşır. Kabı yapmak kolaydır, doldurmak bir ömür sürer.

Kur'an'da tekrarın katılaştırdığı kalplere dair bir uyarı da vardır:

İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı; çoğu, yoldan çıkmış kimselerdir.

— Hadîd 57:16

"Üzerlerinden uzun zaman geçti." Katılaşmanın sebebi burada zamanın kendisi olarak anılır. Zaman, insanın elindeki kitabı eskitmez; kitaba bakan gözü eskitir. Aynı sayfa yıllarca okunur ve bir gün göz o sayfanın üzerinden kayıp gider. Ayetin sorusu, "daha gelmedi mi" diye başlar. Bu soru bir azar değil, bir davettir. Zamanı geldi demek ister: Aynı söze, alışılmış olanın gerisinden bir kez daha bakmanın zamanı.

İdrak, tekrarın içine yerleştirilmiş küçük bir duraktır. İnsan aynı ismi söylerken bir an durur ve sorar: Şimdi kimi anıyorum? Bu soru, bin tekrarın arasında bir pencere açar. Pencere açıldığında tekrar başka bir şeye dönüşür. Artık aynı ses değildir, çünkü sesi dinleyen aynı değildir.

9.5. Zikirde sayı meselesi

Zikir tarih boyunca sayılarla anılmıştır. Otuz üç, doksan dokuz, yüz, bin. Tespihin taneleri bu sayıları tutmak içindir. TDV İslâm Ansiklopedisi, tarikatlarda zikrin belirlenen sayıda tekrarlandığını ve sayıda yanılmamak için parmak, taş ya da tespih kullanıldığını belirtir.7

Sayının zikre girişi, Peygamber Efendimizin bir öğüdüne dayanır. Hz. Fâtıma el değirmeninin yorgunluğundan şikâyet edip bir hizmetçi istediğinde, Resûlullah ona ve Hz. Ali'ye daha hayırlı bir şey öğretir: Yatağa girdiklerinde belli sayıda tekbir, tesbih ve hamd.8 Hüseyin Vedad da bu hadisi anar ve hemen ardından bir uyarı ekler:

Ancak aslolan Allah'ın ismini zikretmektir. Bu zikri rakamla ifade etmeye çalışmak doğru olmasa gerektir.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 9

Bu iki şey çelişkili görünebilir. Bir yanda sayı veren bir hadis, öbür yanda sayıya fazla yaslanmamayı öğütleyen bir yorum. Oysa ikisi aynı şeyi farklı yerlerden söyler. Hadisteki sayı, yorgun bir insana bir ölçü verir. Gecenin sonunda bir insan ne kadar zikredeceğini bilmezse ya hiç başlamaz ya da bitiremez. Sayı, bir başlangıç ve bir bitiş koyar. Bir yolun uzunluğunu bilmek, yola çıkmayı kolaylaştırır.

Ama sayı amaç hâline gelirse, zikir bir hesaba dönüşür. "Bugün bin defa söyledim" diyen bir insan, sayıyı tutmuştur. Peki o bin söyleyişin içinde kaç defa gerçekten anmıştır? Bu sorunun cevabı tespihte yazmaz.

Doksan dokuz isim hadisi de bu meseleye ışık tutar. Buhârî'de geçen rivayete göre Allah'ın yüzden bir eksik, doksan dokuz ismi vardır ve onları "sayan" cennete girer.9 Hadisteki "saymak" kelimesi ahsâ fiilidir. Bu fiil, saymanın yanında bir şeyi kuşatmak, ezberlemek, gereğince bilmek anlamlarını da taşır. Buhârî bu rivayeti aktarırken, saymanın ezberlemek anlamına geldiğini not eder. Şârihler bu kelimeye ayrıca isimlerin anlamını kavramak ve onlarla yaşamak anlamını da yüklemiştir. Yani doksan dokuz ismi saymak, bir parmak hesabı değildir; bir hayat hesabıdır.

Tespihi saydım, tamamdı

Kendimi saydım, eksikti

Sayı tamamlandı

Sayan tamamlanmadı

Hüseyin Vedad, Allah'ın isimlerinin "rakamlarla pazarlık konusu yapılmaması" gerektiğini söyler ve sayının değil, isimlerin mânâsını ve hakikatini idrak etmenin daha önemli olduğunu vurgular.10 Pazarlık kelimesi yerinde seçilmiş. İnsan sayıyla bir alışveriş kurabilir: Şu kadar söylersem şu kadar karşılık alırım. Böyle bir zikir, bir tüccarın defterine benzer. Oysa zikir bir alışveriş değil, bir yakınlıktır. Yakınlıkta hesap tutulmaz. Bir anne çocuğunu kaç defa öptüğünü saymaz.

Sayı, zikrin iskelesidir. Bina yükselirken iskele gerekir. Bina bittiğinde iskele sökülür. İskeleyi bina sanan, ömür boyu iskelede yaşar.

9.6. İsmi zikretmek ile ismin mânâsını düşünmek

Kur'an'da zikir ile fikir yan yana gelir:

Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru"

— Âl-i İmrân 3:191

Ayette önce zikir gelir, sonra tefekkür. Anmak ve düşünmek aynı insanın iki hâlidir. Ayakta, otururken, yatarken. İnsanın bütün duruşları. Bu sıralamada bir hikmet sezilebilir: Zikir, düşünceyi bir merkeze bağlar. Düşünce ise zikre bir içerik verir. Zikirsiz düşünce dağılır; düşüncesiz zikir kurur.

Türkçede bu ikisi birbirine çok benzer: zikir ve fikir. Bir harf farkıyla iki ayrı kapı. Ama aslında aynı odaya açılan iki kapı. Biri sesle girer, öbürü sessizce.

Bir ismi zikretmek ile o ismin mânâsını düşünmek arasındaki farkı bir örnekle düşünelim. Bir insan "Yâ Rahmân" diye zikreder. Dil ismi söyler. Bu da bir hayırdır. Ama bir de aynı insan, sabah pencereyi açtığında yüzüne vuran ışıkta, bir yabancının ona yol göstermesinde, kırgın olduğu birinin ilk adımı atmasında rahmeti görür. O an "Rahmân" ismi dilde değil, gözde yaşar. İsim, dünyaya bakışın kendisine dönüşür.

Hüseyin Vedad, isimlerin kula göre değil, Allah'a göre anlaşılması gerektiğini söyler. Ona göre bir isim yalnız kulun ihtiyacına göre tarif edildiğinde, sadece o kelimenin sözlük anlamı anlatılmış olur; Allah'ın o isimdeki murâdı ifade edildiğinde ise asıl anlam yakalanır.11 Bu ayrım ilginçtir. İnsan çoğu zaman bir ismi kendi ihtiyacının aynasında görür. Hasta olan Şâfî ismini, borçlu olan Rezzâk ismini, yalnız olan Vedûd ismini anar. Bu doğaldır. Ama ihtiyaç geçtiğinde isim de geri çekilir. Oysa isim, insanın ihtiyacından önce de vardı, ihtiyaç geçtikten sonra da var.

İsmin mânâsını düşünmek, ismi kendi ihtiyacından kurtarıp ona kendi genişliğinde bakmaktır. Rahmân ismi yalnız benim rahmet ihtiyacımı karşılayan bir isim değildir. Bütün varlığı kuşatan, bana hiç dokunmadığını sandığım yerlerde de işleyen bir rahmetin adıdır. Bunu düşünmek, insanı kendi merkezinden biraz kenara çeker.

Rahmân dedim

Kendi derdimi andım

Rahmân'ı düşündüm

Dert küçüldü

Burada bir dengeye ihtiyaç var. İsmin mânâsını düşünmek, zikri bir felsefe dersine çevirmek değildir. Bazı anlar vardır ki insan düşünemez, yalnız sığınır. Boğulmak üzere olan biri "Rahmân" isminin felsefesini yapmaz; uzanan eli tutar. O anda zikir bir çığlıktır ve çığlık da zikirdir. Hz. Yûnus'un balığın karnındaki duası böyledir:

...fakat sonunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim" diye seslenmişti.

— Enbiyâ 21:87

Karanlıklar içinden yükselen bu cümle, hem bir zikir hem bir itiraf hem de bir duadır. İçinde tefekkür yoktur, ama içinde bütün bir hakikat vardır. Demek ki ismin mânâsını düşünmek bazen uzun bir yürüyüştür, bazen tek bir nefestir.

9.7. Zikir ve huzur

Kur'an'ın zikirle ilgili belki en çok bilinen ayeti, kalbin huzuruyla ilgilidir:

Onlar inanmışlar, kalbleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalbler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.

— Ra'd 13:28

Ayetteki "ancak" kelimesi bir sınır çizer. Kalbin huzuru başka bir yerde bulunmaz. İnsan bunu tecrübeyle de bilir, ama bilmezden gelir. Huzuru bir evde, bir hesapta, bir başarıda, bir insanda arar. Bunların her biri bir süre teselli verir. Sonra kalp yeniden kıpırdar. Kalp, Arapçada kalb, dönen, değişen demektir; aynı kökten gelen taklîb bir şeyi evirip çevirmektir.12 Dönen bir şey, durmak için kendinden sabit bir merkeze bağlanmalıdır. Pervane, mihveri olmadan dönmez; döner, dağılır.

Huzur kelimesi de Türkçeye Arapçadan geçmiştir ve aslında hazır bulunmak anlamına gelir. "Huzurunda" deriz, bir büyüğün karşısında olmayı anlatırken. Huzur, birinin yanında hazır olmaktır. Bu çok güzel bir şey söyler: Kalbin huzuru, bir şeylerin yokluğu değil, birinin varlığıdır. Sıkıntılar devam edebilir; ama insan yalnız değildir. Huzur, yanında olunanın farkında olmaktır.

Huzur aradım

Sessiz bir oda buldum

Oda sessizdi

Ben değildim

Zikir ile huzur arasındaki ilişki buradan kurulur. Zikir anmaktır; anmak, birini hazır kılmaktır. Allah'ı anan kalp, O'nun huzurunda olduğunu hatırlar. O'nun huzurunda olduğunu hatırlayan kalp de huzur bulur. Kelimelerin kendisi bile bu döngüyü taşır: Anılanın huzurunda olmak, huzurun ta kendisidir.

Buhârî'de aktarılan bir hadis-i kudsî, bu yakınlığı şöyle anlatır: "Ben kulumun beni zannı üzereyim. Kulum beni andığı zaman ben muhakkak onunla beraber bulunurum. O beni gönlünde gizlice zikrederse ben de onu bu suretle nefsimde zikrederim."13 Zikir burada karşılıklı bir anmaya dönüşür. Kul anar, anılır. Kul içinden anar, içinden anılır.

Kur'an'daki ayet de bu karşılıklılığı söyler:

Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin.

— Bakara 2:152

Bu ayetin ağırlığı üzerinde biraz durmak gerekir. İnsan, Allah'ı anarken bir şey vermiş gibi hisseder. Oysa ayete göre asıl alan odur: Anılmak. Bir insanın en temel ihtiyaçlarından biri anılmaktır. Unutulmak, insanın en büyük korkularından biridir. Ölümden korkan insan, aslında çoğu zaman unutulmaktan korkar. Mezar taşlarına ad yazılması bundandır. Zikir, bu korkunun karşısına bir müjde koyar: Anarsan anılırsın.

Huzur, bu anılmanın içinde doğar. Bir insan, bir yerde anıldığını bilirse yalnız değildir. Bir kalp, Allah katında anıldığını bilirse huzursuz kalamaz. Dünya ne kadar unutursa unutsun.

9.8. Zikirde ihlâs ve niyet

Zikrin en ince meselesi, kimin için yapıldığıdır. Bu soru basit görünür. Elbette Allah için. Ama insanın içinde bir ikinci ses vardır, çoğu zaman fark edilmeyen: "Görüyorlar mı?"

Kur'an, ibadetin içine sızan bu ikinci sesi sert bir dille anar:

Vay o namaz kılanların haline ki:

Onlar kıldıkları namazdan gafildirler.

Onlar gösteriş yaparlar.

— Mâûn 107:4-6

Ayetin ilginç yanı, namazı terk edenden değil, namaz kılandan söz etmesidir. Yani ibadetin kendisi yapılmaktadır. Eksik olan, ibadetin içindeki dikkattir. Namazı kılan, namazdan gafildir. Dili zikreder, gönlü başkalarının gözündedir.

İhlâs, bu ikinci sesin susturulmasıdır. Kelime, Arapçada saf kılmak, karışık bir şeyi ayıklamak anlamına gelir. Altını eritip içindeki tortuyu ayırmak gibi. İhlâslı bir zikir, içinde Allah'tan başkasının bulunmadığı bir anmadır. Ne başkalarının gözü, ne kendi gözümüzün takdiri, ne de bir karşılık beklentisi.

Hüseyin Vedad, zikrin bu saflığını şöyle tarif eder:

Hiçbir düşünceye kapılmadan yalnızca Allah'ı düşünerek yapılan zikir en güzel zikir olsa gerektir.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 15

Burada "olsa gerektir" ifadesi dikkat çeker. Hüseyin Vedad kesin bir hüküm vermiyor, bir sezgiyi dile getiriyor. Bu tevazu, konunun kendisine uygundur. İhlâs hakkında kesin konuşulamaz, çünkü kimse kendi ihlâsını tam olarak bilemez. İhlâslı olduğunu iddia eden, iddiasıyla ihlâsını bozar.

Hüseyin Vedad bir başka yerde de niyetin bozulabileceği bir noktaya dikkat çeker: İlâhî isimleri sihir ve büyü olarak kullanıp başkaları üzerinde tahakküm kurmaya çalışmanın doğru olmadığını, insanların Allah'ın isteğine göre değil kendi isteğine göre hareket etmesini istemenin makbul olmadığını söyler.14 Bu uyarı önemlidir. Tarih boyunca isimler, harfler ve sayılar, insanların dünyevî isteklerine araç edilmek istenmiştir. Bir isim, bir sırrın anahtarı sanılıp başkasının kapısını zorla açmak için kullanılmıştır. Böyle bir kullanım, zikri tersine çevirir. Zikir insanı Allah'a bağlar; büyü, Allah'ı insanın isteğine bağlamaya çalışır.

Adı andım

Kendime bir şey istedim

Adı yine andım

İsteğim adımı geçti

Niyet ile ihlâs arasındaki ilişki şöyle de düşünülebilir: Niyet, yönü belirler; ihlâs, yolun temizliğini. Bir insan doğru yöne yürüyebilir, ama yolda başka şeyler toplayabilir. Allah'a yönelmiş bir zikir, yol boyunca övgü, şöhret, takdir, karşılık gibi yüklerle ağırlaşabilir. İhlâs, bu yükleri bir bir bırakmaktır. Sonunda geriye yalnız yön kalır.

9.9. Dua ile zikir arasındaki ilişki

Zikir ile dua kardeştir, ama ikiz değildir. Zikir, Allah'ı anmaktır; dua, Allah'tan istemektir. Zikirde insan O'nu söyler; duada kendini söyler. Biri bir övgüdür, öbürü bir ihtiyacın dile gelişi.

Ama ikisi bir yerde buluşur. Tirmizî ve Ebû Dâvûd'da sahih senetle gelen bir hadiste Peygamber Efendimiz "Dua ibadettir" buyurmuş ve ardından şu ayeti okumuştur:15

Rabbiniz: "Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurmuştur.

— Mü'min 40:60

Ayet duayı kullukla bir tutar. Dua etmeyi reddetmek, kulluk etmeyi büyüklüğüne yedirememektir. Burada dua, bir ihtiyacın dile gelişinden çok bir tavrın ifadesine dönüşür. Dua eden insan, muhtaç olduğunu kabul eder. Kabul etmek, kendi sınırını bilmektir. Kendi sınırını bilmek ise, sınırsız olanı anmanın ilk adımıdır.

Tirmizî'nin aktardığı bir başka hadis, zikir ile dua arasında bir köprü kurar: "Zikrin en değerlisi Lâ ilâhe illallah'tır. Duanın en değerlisi ise Elhamdülillah'tır."16 Bu hadisin ikinci yarısı şaşırtıcıdır. Duanın en değerlisi bir istek değil, bir hamd cümlesidir. İnsan duayı istemek sanır; oysa en güzel dua, istemeden önce verilmiş olanı görmektir. Hamd eden, elindekinin kimden geldiğini bilir. Bilmek, istemekten önce gelir.

İstedim, eksiğimi saydım

Hamd ettim, elimdekini gördüm

Duam kısaldı

Ellerim doldu

Hüseyin Vedad, ilâhî isimlerle dua etmenin anlamını isimlerin birliği üzerinden açıklar. Ona göre her isim, o ismin sahibi olan zâtı işaret eder; bir kul hangi isimle dua ederse o ismin mânâsını talep etmiş olur. Rahmân isminden talepte bulunan kul, aslında o ismin sahibinden talep etmektedir.17 Bu yorum, dua ile zikri birleştirir. İnsan bir isimle dua ettiğinde, hem bir şey ister hem de O'nu o isimle anar. İstek, zikrin içine yerleşir.

Kur'an'da duanın yakınlıkla birlikte anıldığı bir ayet var:

Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim.

— Bakara 2:186

Ayetin yapısı dikkat çeker: "Kullarım sana Beni sorarlarsa" diye başlar, ama cevap "sen onlara de ki" diye gelmez. Doğrudan gelir: "Ben yakınım." Arada bir aracı bırakılmaz. Dua, bu aracısız yakınlığın kapısıdır. Zikir ise o kapının açık olduğunu hatırlamaktır. Kapının açık olduğunu hatırlayan, kapıda beklemez; içeri girer.

9.10. Zikrin insanın davranışlarına yansıması

Bir zikir, eğer gerçekten zikirse, insanın davranışlarında bir iz bırakmalıdır. Sabah zikreden biri öğle vakti bir garsona kaba davranıyorsa, akşam namazdan sonra uzun bir tespih çeken biri gece komşusunu rahatsız ediyorsa, bir yerde bir kopukluk var demektir. Zikir, dilin bir köşesinde yaşıyor, hayatın geri kalanına dokunmuyordur.

Kur'an, ibadetin davranışa yansımasını açıkça söyler:

Kitap'tan sana vahyolunanı oku; namaz kıl; muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor; Allah'ı anmak en büyük şeydir! Allah Yaptıklarınızı bilir.

— Ankebût 29:45

Ayet iki şeyi yan yana koyar: namazın insanı fenalıktan alıkoyması ve Allah'ı anmanın en büyük şey olması. Namaz, bir zikir biçimidir; Tâhâ suresinde "Beni anmak için namaz kıl" denir.18 Zikir, namazın ruhudur. Namaz insanı fenalıktan alıkoyuyorsa, bu onun zikir oluşundandır. Allah'ı anan biri, anarken O'nun huzurunda olduğunu hatırlar. Huzurunda olduğu birinin karşısında fenalık yapmak, insana ağır gelir.

Gazzâlî'nin aktardığı bir söze göre Hasan-ı Basrî, gizli zikrin büyük sevap olduğunu, ama haram karşısında Allah'ı hatırlayıp haramdan kaçınmanın daha üstün olduğunu söylemiştir.19 Bu söz, zikri tespihin tanelerinden alıp hayatın tam ortasına koyar. En büyük zikir, bir anlık sınavda hatırlamaktır. Bir yalanın eşiğinde, bir haksızlığın kıyısında, bir öfkenin ucunda. O an "Allah" demek değil, Allah'ın orada olduğunu hatırlamak. Dil susar, ama el geri çekilir. O geri çekiliş bir zikirdir.

Dilim susmuştu

Elim uzanacaktı

Bir an hatırladım

Elim zikretti

Kur'an, zikri ticaretin ortasına da taşır:

Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyar.

— Nûr 24:37

Bu ayet, zikri dünyadan kaçış olarak görmez. Ticaret vardır, alışveriş vardır; insanlar çalışır, kazanır, harcar. Ama bu hareketin içinde anma kaybolmaz. Pazarın gürültüsünde de insan kime ait olduğunu unutmaz. Cuma suresinde de namaz bitince yeryüzüne dağılıp Allah'ın lütfundan rızık istemek ve Allah'ı çok anmak bir arada emredilir.20 Zikir, hayatın içinden çekilmek değil, hayatın içinde uyanık kalmaktır.

Ama aynı Kur'an, hayatın içindeki şeylerin anmayı örtebileceğini de söyler:

Ey inananlar! Sizi, mallarınız ve çocuklarınız Allah'ı anmaktan alıkoymasın; böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır.

— Münâfikûn 63:9

Mal ve evlat, insanın en çok sevdiği iki şeydir. İkisi de kötü değildir; ikisi de birer emanettir. Tehlike, emanetin sahibini unutturmasındadır. İnsan çocuğu için çalışırken, çocuğu kime borçlu olduğunu unutabilir. Mal biriktirirken, elindekinin nereden geldiğini. Ayet, sevilen şeylerin anmanın önüne geçtiği yerde bir hüsran görür. Hüsran, ticaret dilinde zarardır. Kazandığını sanırken kaybetmek.

Malı saydım, çoğaldı

Evladı sevdim, büyüdü

Ellerim doluydu

Kimin verdiğini unuttum

Zikrin davranışa yansıması, bir insanı kalabalıktan ayıran bir işaret değildir. Daha çok, onun kalabalığın içindeki duruşudur. Zikreden biri, başkalarından farklı görünmek için değil, başkalarına farklı davranmak için zikreder. Sabrı, merhameti, sözündeki ölçü, hakkı gözetmesi. Bunlar zikrin dışarı taşan yüzüdür. Gönülde yanan bir mum, pencereden görünür.

9.11. Zikrin gayesi

Bütün bu yolun sonunda bir soru kalır: Zikir nereye götürür? Neden anarız?

İlk cevap, Kur'an'ın verdiği cevaptır: Allah'ı anmak en büyük şeydir. Zikir başka bir şeye ulaşmanın aracı olmaktan önce, kendisi bir hedeftir. İnsan sevdiğini bir karşılık beklemek için anmaz. Anmak, sevmenin kendisidir.

Ama tasavvuf ehli zikre bir ufuk daha açmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde aktarıldığına göre Şiblî, "Gerçek zikir zikri unutmaktır" demiştir; bu görüşe göre zikreden, Allah'tan başka her şeyi, kendi zikrini de unutur.21 Bu söz, bölümün başındaki unutma meselesini tersinden yakalar. Başta unutmak bir kusurdu; zikir onu tedavi ediyordu. Sonunda unutmak bir kemâle dönüşür. İnsan önce Allah'ı unutuyordu, kendini hatırlıyordu. Sonunda kendini unutur, yalnız Allah'ı hatırlar.

Önce O'nu unuttum

Kendimi hatırladım

Sonra kendimi unuttum

Hatırlayan kimdi

Burada zikir, zikredeni de aşan bir hâle gelir. İnsan "ben anıyorum" dediği sürece, anma ile anan arasında bir ikilik vardır. Zikrin en ince noktası, bu ikiliğin incelmesidir. Anan, anışında kaybolur. Geriye yalnız anılan kalır. Tasavvuf ehli bu hâle farklı isimler vermiştir; ama hepsinin ortak noktası, zikrin sonunda zikredenin geri çekilmesidir.

Hüseyin Vedad'ın yorumunda bu son nokta Hüve ile ilgilidir. Ona göre bütün isimler Hüve'ye tâbidir; Esmâü'l-Hüsnâ, Hüve'yi zikreder ve Allah'ın yakınlık verdiği gönüller de Hüve'yi zikrederler.22 Bu yorum, zikrin isimlerden zamire doğru bir yolculuk olduğunu düşündürür. İnsan önce isimlerle anar: Rahmân, Rahîm, Vedûd. Sonra isimlerin işaret ettiği O'na yönelir. İsimler çoğalır, zamir birdir. Kitabın son bölümünde bu yolun sonunu, isimsizliği konuşacağız.

Zikrin gayesi yalnız insanla ilgili de değildir. Kur'an, bütün varlığın bir zikir içinde olduğunu söyler:

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, Bağışlayan'dır.

— İsrâ 17:44

Bu ayet, zikri insanın kendi icadı olmaktan çıkarır. İnsan zikre başladığında, aslında çoktan başlamış bir koroya katılır. Ağaç kendi diliyle, su kendi akışıyla, yıldız kendi yörüngesiyle anar. "Siz onların tesbihlerini anlamazsınız" cümlesi bir kınama değil, bir tespittir. Anlamadığımız bir dilde de anma vardır. İnsanın zikri, bu sessiz korodaki tek bilinçli ses olmaya adaydır. Âdem'e isimlerin öğretilmesinin bir anlamı da belki budur: Bütün varlığın diliyle yaptığı anmayı, isimlerle dile getirebilen bir varlık.

Ağaç andı, yaprağıyla

Su andı, akışıyla

Ben adını söyledim

Koroya geç kaldım

Ayetin sonundaki iki isim de dikkat çeker: Halîm ve Gafûr. Yumuşak davranan ve bağışlayan. Bütün varlık O'nu anarken anmayı unutan insana karşı acele etmeyen, unutmayı bağışlayan. Zikrin gayesine giden yolda insanın elinde tuttuğu en büyük güvence, unuttuğu her an için de bir bağış kapısının açık olmasıdır.

Ama bir yere varmadan önce, zikrin yol boyunca ne yaptığını hatırlamak gerekir. Zikir, unutmanın karşısında bir nöbettir. Kalbin dönen hâlini bir mihvere bağlar. Dili temizler, gönlü uyandırır, davranışı düzeltir. İnsana kim olduğunu ve kime ait olduğunu hatırlatır. En sonunda da insanın kendisini, anılanın huzurunda inceltir.

Kur'an'ın zikirle ilgili en sade emirlerinden biri, bütün bu yolu tek bir cümlede toplar:

Rabbinin adını an; herşeyi bırakıp yalnız O'na yönel,

— Müzzemmil 73:8

Önce ad anılır. Sonra her şey bırakılır. Sonra yalnız O'na yönelinir. Ad, yolun başıdır. Yöneliş, yolun kendisidir. Adı anmak, bırakmanın ilk adımıdır; çünkü bir şeyi gerçekten anan, başka şeylerin ağırlığını o an için elinden bırakır.

Zikrin gayesi, anmayı gereksiz kılacak kadar yakın olmaktır denebilir. Yanındakini çağırmazsın. Ama yanındakini çağırmadığın için onu unutmuş da sayılmazsın. Zikir, uzaktan çağırmakla başlar; yakınlıkta susar. O susuş, zikrin bittiği yer değil, tamamlandığı yerdir.

Tefekkür

Bir ismi bin defa tekrar etmek ile bir defa mânâsını idrak etmek arasında nasıl bir ilişki vardır?

• Bugün hangi isimleri, hangi ihtiyaçla andım? İhtiyaç geçince o isim nerede kaldı?

• Dilimin zikri ile gönlümün zikri en son ne zaman aynı anda oldu?

• Sayısını tuttuğum bir zikrin içinde kaç defa gerçekten hazır bulundum?

• Kimin önünde, kimin gözü için zikrettiğimi fark ettiğim bir an oldu mu?

• Bir haksızlığın eşiğinde Allah'ı hatırlayıp geri çekildiğim bir anı hatırlıyor muyum? O an bir zikir miydi?

• "Anarsan anılırsın" müjdesi, unutulmaktan korkan yanıma ne söylüyor?

• Kendimi unuttuğum bir anma hiç yaşadım mı, yoksa her zikrimde "ben" de oradaydı?

Notlar

1. Zikr ve nisyân karşıtlığı için bkz. Reşat Öngören – Mehmet Nuri Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi. Maddede zikrin sözlükte "bir şeyi anmak, hatırlamak", dinî literatürde ise "Allah'ı anarak ve unutmayarak gafletten ve nisyandan kurtulmak" olarak tanımlandığı belirtilir.

2. Hicr 15:9'da Arapça metin "innâ nahnu nezzelne'z-zikra ve innâ lehû le-hâfizûn" şeklindedir. Diyanet meali ez-zikr kelimesini "Kitap" diye çevirmiştir. Kur'an'ın kendisini zikr olarak andığı başka ayetler de vardır.

3. Öngören – Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi.

4. İnsan kelimesinin kökü klasik Arap dilcileri arasında tartışmalıdır: Bir görüş onu üns (yakınlık, ünsiyet), bir başka görüş nisyân (unutma) köküne bağlar. Metindeki yorum, tartışmanın kendisini değil, iki ihtimalin taşıdığı anlamı esas alır; kesin bir etimoloji iddiası değildir.

5. Öngören – Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi.

6. Mesnevî III, Mûsâ'ya "Beni günah işlemediğin bir ağızla çağır" emri hikâyesi. Farsça metin: "Zikr-i Hak pâkest çün pâkî resîd / Raht ber-bendet birûn âyed pelîd // Mî-gürîzed zıddhâ ez zıddhâ / Şeb gürîzed çün ber-efrûzed ziyâ." Hikâyenin devamında "Temiz ad ağza girince ne kir kalır ne kaygı" anlamında bir beyit daha gelir. Çeviri bu kitap için yapılmıştır; basılı bir çeviriyle karşılaştırılmalıdır. Beyit numarası baskıya göre değiştiği için yalnız cilt verildi.

7. Öngören – Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi.

8. Buhârî, Daavât, 6318; ayrıca Fedâilü ashâbi'n-Nebî, 3705. Buhârî'nin 6318 numaralı rivayetinin Türkçe metninde sayılar "34 kere tekbir, 33 kere tesbih, 33 kere hamd" şeklindedir; ravilerden İbn Sîrîn'in tesbihi 34 olarak naklettiği de kaydedilir. Hüseyin Vedad'ın aktarımında (s. 9) üçü de 33 olarak geçer; bu fark metinde ayrıntıya girilmeden bırakıldı.

9. Buhârî, Tevhîd, 7392: "Allah'ın yüzden bir eksik olarak doksan dokuz ismi vardır. Bu isimleri her kim sayarsa cennete girer." Buhârî'nin aynı rivayeti başka yerlerde de aktardığı, bazı yollarında "sayma"nın "ezberleme" diye açıklandığı bilinir. Hüseyin Vedad, doksan dokuz sayısının Peygamber Efendimize nispet edilmesine karşı çıkar (s. 10); ancak bu sayı sahih hadis kaynaklarında geçmektedir.

10. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 9-10.

11. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 15.

12. Kalb kelimesinin "dönmek, evrilmek" anlamındaki k-l-b kökünden geldiği ve bu yüzden kalbin "dönen, değişen" diye yorumlandığı klasik sözlüklerde ve tasavvuf literatüründe yaygındır.

13. Buhârî, Tevhîd, 7405. Hadisin devamında "Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım" cümlesiyle süren kısım burada aktarılmadı.

14. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 15.

15. Tirmizî, Daavât, 3372; Ebû Dâvûd, Vitir, 1479. Hadis âlimleri bu rivayeti sahih kabul etmiştir. Tirmizî'de geçen "Dua ibadetin özüdür" lafzıyla bir başka rivayet ise (Tirmizî, 3371) zayıf sayılır; metinde o lafız kullanılmadı.

16. Tirmizî, Daavât, 3383. Hadis âlimleri hasen kabul etmiştir.

17. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 61.

18. Tâhâ 20:14: "Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl."

19. Öngören – Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi. Söz, maddede Gazzâlî'nin aktarımı olarak geçer.

20. Cuma 62:10: "Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin; Allah'ı çok anın ki saadete erişesiniz."

21. Öngören – Uygun, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi.

22. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 65.

DÖRDÜNCÜ KISIM