İSM-İ AZAM
İsimlerin Toplandığı Hakikat
Eski evlerde bir anahtar demeti olurdu. Kapı anahtarı, kiler anahtarı, sandık anahtarı, bahçe kapısının paslı anahtarı. Demeti taşıyan, hangi anahtarın hangi kapıyı açtığını bilirdi. Bir de bazı evlerde, bütün kilitleri açan bir anahtar olduğu söylenirdi. Kimse onu görmemişti. Ama herkes varlığına inanırdı. Çocuklar onu sandıkların dibinde, eski cepkenlerin astarında arardı.
İsm-i Azam, ilâhî isimler arasında böyle bir yer tutar. Rivayetlere göre öyle bir isim vardır ki onunla dua edildiğinde kabul edilir, onunla istendiğinde verilir. Bu söz, yüzyıllar boyunca insanların hayalini süslemiştir. Kimi o ismi bulmak için harfleri saymış, kimi gizli kitapların sayfalarını karıştırmış, kimi de "o isim zaten elimizde" deyip aramayı bırakmıştır.
Bu bölüm o anahtarın peşine düşmeyecek. Ama bir soru soracak: Bütün kapıları açan bir anahtar, gerçekten bir anahtar mıdır? Yoksa kapıların hepsinin aynı eve açıldığını anlamak mıdır?
Bütün kilitleri açan bir anahtar aradım
Sandıklar boşaldı, ceplerim doldu
Bir gün fark ettim
Kapılar aynı odaya açılıyordu
10.1. İsm-i Azam nedir?
İsm-i a'zam, Arapçada "en büyük isim" demektir. Kavram, hadis kitaplarında geçen birkaç rivayete dayanır. Bunlardan en bilineni Büreyde'den gelen rivayettir. Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin aktardığına göre Peygamber Efendimiz bir adamın şöyle dua ettiğini işitmiştir: "Allah'ım, senden, doğmayan doğurmayan, dengi ve eşi olmayan, bütün ihtiyaçları gideren ve tek olan senden başka ilâh olmadığına şehâdet ederek istiyorum." Bunun üzerine Resûlullah buyurmuştur: "Şüphesiz sen Allah'tan kendisi ile istenildiğinde mutlaka verdiği, dua edildiğinde de kabul ettiği bir ismi ile istedin."1
Bir başka rivayeti Enes b. Mâlik aktarır. Bir adam namazdan sonra "Ey Allah'ım! Hamd ancak sanadır, senden başka ilâh yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, bol bol veren sensin, ey Celâl ve İkrâm sahibi! Ey Hayy ve Kayyûm!" diye dua eder. Resûlullah da onun ism-i azam ile dua ettiğini söyler.2 Esmâ bint Yezîd'den gelen bir üçüncü rivayet ise ism-i azamın iki ayette bulunduğunu bildirir: Bakara suresinin 163. ayeti ve Âl-i İmrân suresinin başı.3
Tanrınız bir tek Tanrıdır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.
— Bakara 2:163
Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır.
— Âl-i İmrân 3:2
Bu rivayetlere dikkatle bakınca ilginç bir şey görülür. Hiçbirinde tek bir kelime "işte bu" diye gösterilmez. Her birinde bir cümle vardır, bir dua vardır, bir tevhid ifadesi vardır. Büreyde rivayetindeki dua, İhlâs suresinin neredeyse kendisidir. Enes rivayetindeki dua, hamd ile başlar, birkaç ismi bir araya getirir. Esmâ bint Yezîd rivayetinde gösterilen iki ayetin ortak noktası, lâ ilâhe illâ hû, yani "O'ndan başka ilâh yoktur" cümlesidir.
Rivayetlerin bir başka ortak yanı da sahneleridir. Hiçbirinde Peygamber Efendimiz oturup ashabına "Size en büyük ismi öğreteyim" demez. Hepsinde bir insan dua eder ve Resûlullah onun duasına şahitlik eder. İsm-i Azam, bir ders olarak verilmez; bir duanın içinde fark edilir. Bir adam namazını bitirmiş, ellerini açmış, içinden geldiği gibi Rabbine seslenmiştir. O sesin içinde bir şey vardır ki, onu duyan "bu en büyük isimdi" der.
Bu sahne çok şey anlatır. En büyük isim, öğretilmeden önce yaşanmıştır. Duayı eden adam, belki ismin en büyük olduğunu bilmiyordu bile. O yalnızca kalbinden geçeni söylüyordu. Bilen, onu dinleyendi. İsm-i Azam'ı arayanlar için bu, ince bir işarettir: Belki o isim, aranarak değil, içtenlikle söylenerek bulunur.
Demek ki İsm-i Azam, hadislerde bir şifre gibi değil, bir kapı gibi tarif edilir. Bu kapının eşiğinde hep aynı şey durur: Tevhid. O'nun birliğini tanıyan, O'nu tek bilen, O'nu bütün isimleriyle birlikte bir bilen bir dua.
Hüseyin Vedad, İsm-i Azam bahsine şu cümleyle başlar:
Bütün isimler Rabbimizindir. İsm-i Azam'da Allah'ımızın bir ismidir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 70
Bu cümle sade görünür, ama önemli bir şeyi yerine koyar. İsm-i Azam, isimlerin dışında bir sihirli kelime değildir. İsimlerin içindedir. Onlardan biridir. Ama onların hepsine bağlı olduğu bir biçimde. Hüseyin Vedad aynı sayfada, Allah'ın esmâsının İsm-i Azam'a tâbi olduğunu söyler. Bir isim ki hem isimlerden biridir hem de isimlerin bağlandığı yerdir.
Bir isim aradım
İsimlerin arasında
Buldum sandım
Arada değil, ortadaydı
10.2. En büyük isim ne demektir?
A'zam kelimesi, Arapçada bir karşılaştırma bildirir: Daha büyük, en büyük. Bu yüzden ilk akla gelen, isimler arasında bir sıralama olduğudur. Bazı isimler büyük, biri hepsinden büyük. Ama bu sıralama, düşünüldükçe insanı rahatsız eder. Allah'ın isimlerinden biri, öbüründen daha mı az O'na aittir? Rahmân, Rahîm'den büyük müdür? Kuddûs, Selâm'dan?
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Bekir Topaloğlu'nun yazdığı "İsm-i Â'zam" maddesi, bu soruya bazı âlimlerin verdiği cevabı aktarır: Ca'fer es-Sâdık, Cüneyd-i Bağdâdî, Taberî, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî, İbn Hibbân ve Bâkıllânî gibi isimlere göre, isimler arasında böyle bir üstünlük yoktur; rivayetlerdeki a'zam kelimesi "büyük, yüce" anlamındaki azîm yerinde kullanılmıştır ve yücelik harflerden oluşan bir isme değil, o isimle gösterilen Allah'a aittir.4
Bu görüş, meseleyi bir anda yerinden oynatır. Büyük olan isim değildir; ismin sahibidir. İsim, sahibinin büyüklüğünü taşıdığı için büyüktür. O hâlde her isim, gereğince anıldığında büyüktür. Bir isim, insanın kalbinde O'nun büyüklüğünü uyandırdığı ölçüde azamdır.
Kur'an'da ismin kendisine yöneltilmiş bir övgü vardır:
Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir!
— Rahmân 55:78
Ayet, Rabbin değil, Rabbin adının yüceliğinden söz eder.5 İsim, sahibinden pay alır. Bir babanın adını taşıyan çocuk, o adla anıldıkça babasının hatırını da taşır. Ama ismin yüceliği kendinden değildir. Bir aynanın parlaklığı gibi, gösterdiği ışıktan gelir. Ayna ışığa döndüğünde parlar; karanlıkta bir cam parçasıdır.
Türkçede "büyük" ile "büyü" arasında yalnız bir harf var. Bu bir rastlantı. Ama İsm-i Azam tarihinde bu iki kelime çok sık yan yana gelmiştir. İnsan, en büyük ismi ararken büyüye düşebilir. "En büyük isim" fikri, bir isimle her şeyin elde edilebileceği hayaline dönüşebilir. Topaloğlu'nun maddesi de ism-i azamın büyüyü bozduğu gibi iddiaları, bilimle ve dinle bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirir.6
Büyük ismi aradım
Bir harf eksik buldum
Büyüye düştüm
Büyüklük bende değildi
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. "En büyük isim" ifadesinin iki okunuşu var. Birincisi: İsimler arasında en güçlü olanı, en çok iş göreni. Bu okunuş, ismi bir alet gibi düşünür. İkincisi: Büyüklüğü en çok hatırlatan, insanı kendi küçüklüğüyle yüz yüze getiren isim. Bu okunuş, ismi bir ayna gibi düşünür. Birincisinde insan ismi kullanır. İkincisinde isim insanı dönüştürür.
Bu kitabın meselesi ikinci okunuştur. En büyük isim, insanın kendini en küçük hissettiği yerde söylenen isimdir. Rivayetlerdeki duaların hepsinde bir tevhid cümlesi bulunması bu yüzden anlamlıdır. "Senden başka ilâh yoktur" diyen, başka bütün büyüklükleri küçültmüştür. Kendi büyüklüğü de dahil.
10.3. İsm-i Azam bir kelime midir?
İnsanın aklına gelen ilk soru budur: Bu isim hangisi? Harfleri neler? Nasıl söylenir? Rivayetler bir isimden söz ettiğine göre, onun bir sesi, bir yazılışı olmalıdır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddede aktarılan ikinci görüş, bu soruyu ilginç bir benzetmeyle karşılar: İsm-i azam vardır, ama Kadir gecesi ya da cuma günündeki dua saati gibi gizlenmiştir; onu yalnız Allah bilir.7 Bu benzetme, gizlemenin bir hikmeti olduğunu düşündürür. Kadir gecesi belli bir gece olarak açıklansaydı, insanlar o geceyi ihya eder, öbür geceleri uyuyarak geçirirdi. Gizlenince, her gece bir ihtimal olur. Cuma günündeki dua saati belli olsaydı, insanlar o saati bekler, öbür saatleri boş geçirirdi. Gizlenince, her saat bir kapı olur.
İsm-i Azam da böyle düşünülebilir. Bir kelime olarak bilinseydi, insanlar o kelimeye sarılır, öbür isimleri bir kenara bırakırdı. Gizlenince, her isim bir ihtimal olur. Her isim, o anda insanın kalbinde en büyük olan olabilir.
Gece gizlendi
Her gece uyanık kaldım
İsim gizlendi
Her ismi andım
Hüseyin Vedad, bu meseleye kendi dilinden başka bir açıdan yaklaşır:
Burada 'isim' kelimesinden murat, dildeki ve gramerdeki bir kelime türü olan isim olmayıp, Allah'ın yaratışının müşahhas bir ifadesidir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 77
Bu cümle, İsm-i Azam'ı dilin dışına taşır. Ona göre İsm-i Azam bir kelime değil, bir görünüştür. Allah'ın yaratıcılığının somut bir hâlde ortaya çıkışı. Hüseyin Vedad aynı sayfada şunu da ekler: İsm-i Azam dille bilinse bile, onun hâli ve hakikati tam olarak bilinemez.8
Bir kelimeyi bilmek ile o kelimenin hâlini bilmek arasındaki fark, bu kitabın baştan beri konuştuğu farktır. Bir isim ezberlenebilir. Ama o ismin insanın içinde bir hâl olarak açılması ezberle olmaz. Bir dilin bütün kelimelerini bilip o dilde bir şiiri anlamamak mümkündür. Kelime kapıdır; hâl, içeridir.
Hüseyin Vedad, İsm-i Azam'ın dünyevî bir anahtar gibi düşünülmesine de karşı çıkar. Halk arasında İsm-i Azam bilinip onunla dua edilince kişinin her istediğinin yerine geleceği yolunda bir kanaat bulunduğunu, bu düşüncenin dünyaya meyletmiş kişilere ait olduğunu söyler.9 Bir başka yerde de bugün insanlara İsm-i Azam sorulduğunda "O her şeyi yapar" dediklerini, ama onu yalnız dünyaya göre değerlendirmenin doğru olmadığını belirtir.10
Bu iki uyarı, İsm-i Azam'ın bir kelime olarak aranmasının neden insanı yanılttığını gösterir. Kelime olarak aranan bir isim, insanın kendi isteklerinin hizmetine sokulmak istenir. Oysa rivayetlerdeki dualara bakınca, isteğin önünde hep bir teslimiyet durur: "Senden başka ilâh yoktur." İsteyen önce isteğini O'na teslim eder. İsm-i Azam, isteği yerine getiren bir kelime olmaktan önce, isteği yerli yerine koyan bir hâldir.
10.4. İsm-i Câmi ve Allah ismi
Türkçede câmi denince akla önce namaz kılınan yer gelir. Ama kelimenin aslı "toplayan, bir araya getiren" demektir. İnsanları bir çatı altında topladığı için o yapıya câmi denmiştir. Cuma günü de, cum'a, aynı köktendir: toplanma günü. Bir câmide farklı insanlar yan yana durur; zengin ile yoksul, yaşlı ile genç, bilen ile bilmeyen. Câmi onları birbirine benzetmez. Ama aynı kıbleye çevirir.
Allah ismine ism-i câmi, yani toplayan isim denmesi bu anlamdandır. Diğer isimler Allah'ın bir yönünü bildirir: Rahmân rahmetini, Alîm ilmini, Kadîr kudretini. Allah ismi ise bütün bu yönleri birden taşır. Kur'an'da isimler çoğu zaman Allah ismine bağlanarak gelir. Daha önce andığımız iki ayet bunu açıkça söyler: "Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur" (Tâhâ 20:8) ve "İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur" (İsrâ 17:110).
İsrâ suresindeki ayet, iki ismi yan yana koyar ve aralarında bir tercih yapmaz. Hangisini derseniz deyin. Çünkü ikisi de aynı zâta işaret eder. Ama ayetin devamında "en güzel isimler O'nundur" denir. Bu "O", hem Allah ismini hem Rahmân ismini aşan bir zamirdir. İsimler O'na aittir; O isimlerden birine ait değildir.
Hüseyin Vedad, Allah ismini İsm-i Azam ile birlikte düşünür:
İlk isim " Allah " ismi olduğuna göre Allah ismi, "ism-i câmî "dir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 85
Bir başka yerde de "En büyük isim elbette Allah ismidir" der ve bütün isimlerin O'na ait olduğunun kanıtının Allah isminin varlığı olduğunu söyler.11 Bu görüş, İsm-i Azam tartışmasında yalnız Hüseyin Vedad'ın değildir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddede aktarılan, Süyûtî'nin derlediği adaylar listesinde de Allah ismi ilk sıralarda yer alır.12
İbn Arabî çizgisindeki tasavvuf düşüncesinde ise Allah isminin bütün isimleri toplayan bu niteliği, insanla birlikte düşünülür. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Mehmet S. Aydın'ın yazdığı "İnsân-ı Kâmil" maddesine göre İbnü'l-Arabî ve Cîlî, insân-ı kâmili Allah isminin mazharı olarak görür; ilâhî isim ve sıfatlar hiçbir varlıkta insân-ı kâmildeki kadar parlak görünmez.13 Allah ismi bütün isimleri topluyorsa, o ismin göründüğü yer de bütün isimlerin göründüğü yer olur.
Câmi dedim, bir kubbe gördüm
Altında herkes vardı
Allah dedim, bir isim söyledim
İçinde her isim vardı
Arapça dilbilgisi de Allah isminin bu tekliğine dikkat çekmiştir. Kelime çoğul yapılmaz, dişil bir biçime sokulmaz; ilâh kelimesinin âliha diye çoğulu vardır, Allah kelimesinin yoktur. Dil, bu ismi kendi kurallarının dışında tutar. Bir isim düşünün ki ne çoğaltılabilir ne de bir başka varlığa verilebilir. Bütün öbür isimler bir ölçüde insanlara da verilmiştir: Rahîm denen insan, Kerîm denen insan, Hakîm denen insan olur. Ama kimseye Allah denmez. Bu isim, bütün isimleri toplarken kendisi hiçbir varlığa dağılmaz.
Adları dağıttık
Birine Kerîm dedik, birine Halîm
Bir ad elimizde kaldı
Kimseye veremedik
Câmi benzetmesine dönmek istiyorum. Bir câmide insanlar aynı kıbleye döner ama kıble câminin içinde değildir. Câmi, kıbleye dönmenin yeridir. Allah ismi de bütün isimleri toplar ama ismin sahibi ismin içine sığmaz. İsm-i câmi, isimlerin toplandığı yerdir; toplandıkları yön ise ismin ötesindedir.
10.5. İsm-i Azam ile Hüve ilişkisi
İsm-i Azam için önerilen adaylara bakınca dikkat çekici bir şey görülür. Esmâ bint Yezîd rivayetinde gösterilen iki ayette de Hû, yani "O" zamiri vardır: lâ ilâhe illâ hû. Büreyde rivayetindeki dua, İhlâs suresinin Kul hüvallâhu ehad cümlesine yaslanır. Haşr suresinin sonundaki ayetler, isimleri sıralamadan önce hep aynı kelimeyle başlar:
O, görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O, acıyıcı olandır, acıyandır.
— Haşr 59:22
Mealdeki "O", Arapçadaki Hüve'dir.14 Önce O denir, sonra Allah, sonra isimler. Sıralama bir şey söyler gibidir: İsimler, O'nu tanıtmak için gelir. O ise isimlerden önce oradadır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddede aktarıldığına göre Süyûtî'nin derlediği adaylar arasında Allah isminin yanında "Hüve" zamiri de vardır.15 Bir zamirin en büyük isim sayılması ilk bakışta şaşırtıcıdır. Zamir, dilbilgisinde ismin yerini tutan kelimedir. Kendi başına bir içeriği yoktur; neye işaret ettiği bağlamdan anlaşılır. Ama bu boşluk tam da onun gücüdür. Zamir, işaret ettiğini hiçbir nitelikle sınırlamaz. "Rahmân" dediğimde rahmeti, "Kahhâr" dediğimde kahrı öne çıkarırım. "O" dediğimde hiçbir şeyi öne çıkarmam. Yalnız işaret ederim.
Hüseyin Vedad, İsm-i Azam ile Hüve'yi birbirine sıkıca bağlar. Ona göre Hüve isimden münezzehtir; İsm-i Azam ise Hüve'nin açıldığı gönül noktasıdır:
İsm-i Azam Hüve'nin açıldığı gönül noktasıdır. Hüve , o noktadan İsm-i Azam olarak görünür ama göründüğü ile de tam olarak bilinemez.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 77
Bu cümlede iki hareket var. Hüve görünür; ama göründüğüyle bilinmez. Bir yanda tecelli, öbür yanda tenzih. İkinci bölümde konuştuğumuz denge burada yeniden karşımıza çıkıyor: O'nu bilmek mümkündür, ama O'nu kuşatmak mümkün değildir. İsm-i Azam, bu ikisinin buluştuğu yerdir. Hüve'nin görünmesidir, ama Hüve'nin tükenmesi değildir.
O dedim
Hiçbir şey eklemedim
Her şeyi söyledim sandım
O, söylediğimden önceydi
Hüseyin Vedad'ın bu yorumunda İsm-i Azam'ın bir "gönül noktası" olarak düşünülmesi, onun yolunun kendine özgü yanıdır ve aşağıda ayrıca konuşulacak. Ama bu yorumdan bağımsız olarak, Hüve ile İsm-i Azam arasındaki bağ genel bir hakikate işaret eder: En büyük isim, en az şey söyleyen isim olabilir. Çünkü az söyleyen, sınırlamaz. Bütün isimler bir şey söyler; O, bütün söylenenlerin sahibini gösterir.
10.6. İsimlerin bir merkezde toplanması
Bir çember düşünelim. Çemberin üzerinde sayısız nokta vardır ve her biri merkeze eşit uzaklıktadır. Hiçbiri merkeze öbüründen daha yakın değildir. Ama hiçbiri de merkez değildir. Merkez, çemberin hiçbir noktasında bulunmaz; ama bütün noktalar ona göre yerini bulur. Merkezi kaldırın, çember dağılır.
İlâhî isimler bu çemberin noktalarına benzetilebilir. Her biri aynı merkeze işaret eder. Rahmân da Kahhâr da, Latîf de Celîl de. Hiçbiri öbüründen daha az O'na aittir. Ama hiçbiri de O'nun kendisi değildir. İsm-i Azam, bu benzetmede ya merkezin kendisi olarak ya da merkezi en açık gösteren nokta olarak düşünülebilir.
Hüseyin Vedad, İsm-i Azam'ı tam bu anlamda tarif eder:
İsm-i Azam demek isimlerin bağlandığı isim demektir, yani bütün isimlerin O'na tâbi olduğunun ifadesidir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 82-83
Bağlanmak kelimesi güzel. İsimler serbest dolaşan ışıklar değil, bir merkeze bağlı ışınlardır. Bir güneşten çıkan ışınlar gibi. Her ışın kendi yönüne gider, kendi yerini aydınlatır. Ama hepsi aynı ateşten gelir. Işınlardan biri "ben güneşim" derse yanılır; "ben güneşten değilim" derse yine yanılır.
Kur'an'da bu toplanmanın en güzel örneklerinden biri, Haşr suresinin son üç ayetidir. Önce "O" denir, sonra isimler ardı ardına gelir:
O, kendisinden başka tanrı olmayan, hükümran, çok kutsal; esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu herşeye geçiren, ulu olan, Allah'tır. Allah onların koştukları eşlerden (ortaklardan) münezzehtir.
— Haşr 59:23
Ardından gelen ayet diziyi Hâlık, Bâri' ve Musavvir ile sürdürür ve "en güzel adlar kendisinin olan Allah'tır" diye kapanır (Haşr 59:24).
Bu ayetlerde isimler bir dizi hâlinde akar. Ama dizinin başında ve sonunda aynı şey durur: "O" ve "Allah". İsimler, bu iki kelimenin arasında bir nehir gibi akar. Kaynaktan çıkar, denize döner.
Enes rivayetindeki dua da isimleri bir merkezde toplar: Hamd ile başlar, tevhid ile sürer, Mennân, Bedî', Zü'l-celâli ve'l-ikrâm, Hayy ve Kayyûm isimleriyle devam eder.16 Dua eden, tek bir ismi değil, isimlerin bir demetini sunar. İsm-i Azam'ın sırrını biraz da burada aramak gerekir: İsimlerin tek tek değil, birlikte anılmasında. Birbirinden ayrılmadan, birbirine karşı konmadan. Rahmet ile kudret, celâl ile ikrâm aynı nefeste.
Işınları tek tek saydım
Her biri bir yöne gitti
Güneşe baktım
Hepsi oradan geliyordu
İsimlerin bir merkezde toplanması, insan için bir uyarı da taşır. İnsan çoğu zaman isimlerden birini seçer ve öbürlerini unutur. Rahmeti sever, adaleti unutur. Kudrete sığınır, hikmeti göremez. Bir ismi merkeze koyup öbürlerini kenara itmek, çemberin bir noktasını merkez sanmaktır. Merkez yerinden kayınca çember eğrilir. Önsözde andığımız "isimler konusunda eğrilik" belki biraz da buradan doğar.
10.7. İsm-i Azam ve insan
Kur'an, Âdem'in yaratılışını anlatırken isimlerden söz eder:
Ve Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. "Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin" dedi.
— Bakara 2:31
Altıncı bölümde bu ayetin üzerinde uzun uzun durduk. Burada başka bir yönüne bakmak istiyorum. "Bütün isimler." Âdem'e bir isim değil, bütün isimler öğretilir. Bütün isimleri öğrenmiş bir varlık, bir bakıma isimlerin toplandığı bir yer olur. Allah ismi isimleri toplayan isimse, Âdem de isimleri toplayan varlıktır.
Hüseyin Vedad bu bağlantıyı açıkça kurar. Ona göre Allah bütün isimleri Âdem'de açmıştır ve İsm-i Azam sırrı Âdem ile ortaya çıkmıştır.17 Bu yorumun bir dayanağı olarak Buhârî'de geçen bir hadis de anılır: "Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı."18 Hadisteki "suret" kelimesinin anlamı âlimler arasında tartışılmıştır; ama tasavvuf ehli bu hadisi, insanın ilâhî isimlerin bir aynası olarak yaratıldığı biçiminde okumuştur. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "İnsân-ı Kâmil" maddesine göre insân-ı kâmile "mir'ât-ı Hak", yani Hakk'ın aynası denmiştir; çünkü o, Hakk'ın mazharı ve tecelligâhıdır.19
Ayna benzetmesi, insan ile İsm-i Azam arasındaki ilişkiyi hem yüceltir hem de sınırlar. Ayna, gösterdiği şeyi taşımaz. Güneşi gösteren ayna, güneş değildir. Ama güneşe dönük bir ayna, karanlık bir odada güneşin yerini tutar. İnsan, isimleri kendi varlığında gösterebilir. Ama isimlerin sahibi olamaz. Bu ayrım kaybolduğunda insan ya kendini ilâh sanır ya da kendini bir hiç sayar. İkisi de aynayı yanlış okumaktır.
Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin birinci cildinde isimlerden geçmek isteyen insana bir yol gösterir:
Ad ve harften geçmek istersen,
Kendini kendinden bütünüyle arındır.
Demir gibi, demirlikten renksiz ol;
Riyazette pası silinmiş bir ayna ol.
— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I
Beyit, isimlerden geçmenin yolunu insanın kendi içinde arar.20 İsmin hakikatine varmak isteyen, önce kendi pasını silmelidir. Pas, insanın kendi vasıflarıdır: kibri, öfkesi, hırsı, kendine düşkünlüğü. Bunlar silindikçe ayna parlar. Ayna parladıkça isimler görünür. İsimler göründükçe insan, onların sahibine bakar.
Aynaya baktım
Kendimi gördüm
Pası sildim
Aynada ben yoktum
Kur'an, insanın içindeki bu yakınlığı ikinci bölümde andığımız ayetle bildirir: "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kâf 50:16).
Şah damarı, insanın hayatını taşıyan damardır. Ondan daha yakın olan, insanın kendisinden daha yakın olandır. Bu ayet, İsm-i Azam'ı dışarıda arayan insana dönüp "yanlış yöne bakıyorsun" der gibidir. En büyük isim, en uzak yerde saklı değildir. İnsanın kendisinden daha yakın bir yerdedir. Ama yakınlık, görmeyi kolaylaştırmaz. Göz, en çok yanındakini görmekte zorlanır. Kendi kirpiğini kimse göremez.
Burada İsm-i Azam ile insan arasındaki ilişki, bir arayıştan bir arınmaya dönüşür. İnsan en büyük ismi dışarıda, kitaplarda, harflerde ararken; o isim kendi içinde bir aynanın arkasında beklemektedir. Ama ayna buğuluysa, en büyük isim söylense de görünmez. Söylenen isim, insanın kalbinde bir yer bulamaz.
10.8. İsm-i Azam'ın risâlet ve velâyet bağlamında yorumu
Hüseyin Vedad'ın İsm-i Azam yorumunun en kendine özgü yanı, onu bir kelimeden çok bir insana bağlamasıdır. Bu bölümde onun görüşünü kendi ifadeleriyle aktarmaya ve ölçülü bir biçimde yorumlamaya çalışacağım. Bu görüşün onun yolunun yorumu olduğunu, İslâm düşüncesinin geneline mal edilemeyeceğini baştan belirtmek gerekir.
Hüseyin Vedad'a göre İsm-i Azam, yeryüzünde Allah'ın lütfedip göründüğü ilâhî gönül noktasıdır.21 Bu noktayı her zamanın İnsan-ı Kâmil'i ile birlikte düşünür:
Ayrıca her zamanın İnsan-ı Kâmil'inin ismi 'İsm-i Azam 'dır. Çünkü o günkü arzusu odur ve O'nda tam olarak görünür.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 78
Bu yorumda risâlet ve velâyet bir süreklilik içinde düşünülür. Hüseyin Vedad'a göre Allah, Peygamber Efendimiz gelene kadar nübüvvet makamındaki peygamberler eliyle, ondan sonra ise velâyet makamındaki gönüllerde, fiiliyata koyacağı isimleri lütfetmiştir; zuhur eden zamanın "İnsan"ının ismi, o zaman için yürürlüğe girecek isimlerin İsm-i Azam'ıdır.22 Bütün isimlerin Nûr-ı Muhammedî'den hâsıl olduğunu söyleyerek Hz. Muhammed'in isminin İsm-i Azam olduğunu da ifade eder.23
Hüseyin Vedad, bu süreklilik içinde belli isimleri de anar. Allah'ın yakınlık verdiği gönle, onun isminin başına "Allah" lafzını getirerek o noktayı İsm-i Azam hususiyeti taşıyan bir gönül yaptığını söyler ve "Allah Ali", "Allah Abdülkadir Geylânî", "Allah Ahmed Süreyya" gibi örnekler verir.24 Ona göre bu isimleri birbirinden ayırmak bir "tefrik"tir; hepsi bir programı tamamlar.25 Bu programın sonunda ise "Hatmül Velâyet" noktası vardır: Hüseyin Vedad'a göre zâtî isimler bu noktada kemâle erer ve bütün isimler zuhur bularak hatmedilir.26
Bu görüşler karşısında okurun nerede durabileceğini düşünmek istiyorum. Üç şey söylenebilir.
Birincisi, Hüseyin Vedad'ın yorumu tasavvufta köklü bir sezgiye yaslanır: İlâhî isimlerin en açık göründüğü yer insandır ve isimlerin hakikati bir insandan bir insana aktarılır. Bu sezgi, İnsân-ı Kâmil düşüncesinde ve mürşid-mürid ilişkisinde yüzyıllardır yaşar. Bir ismin mânâsı çoğu zaman bir kitaptan değil, o ismi yaşayan bir insanın hâlinden öğrenilir. Rahmetin ne olduğunu, merhametli bir insanı görünce anlarız.
İkincisi, bu yorumun belli kişilere ve belli bir zamana bağlanan kısmı, Hüseyin Vedad'ın kendi yoluna ait bir kanaattir. Kur'an, Peygamber Efendimizi "peygamberlerin sonuncusu" olarak tanıtır:
Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.
— Ahzâb 33:40
Hüseyin Vedad da kendi metninde Allah'ın son göründüğü peygambere uymanın gerektiğini söyler.27 Velâyetin süreklilik içinde düşünülmesi, nübüvvetin sona erdiği hakikatini ortadan kaldırmaz. Ama "zamanın İsm-i Azam'ı" ya da "Hatmül Velâyet" gibi kavramlar, Ehl-i sünnet kelâmının ve tasavvuf geleneğinin büyük kısmının ortak kabulü değildir. Bunları kitapta onun sözü olarak aktarıyor, ortak bir hüküm gibi sunmuyorum.
Üçüncüsü, bu yorumun insana bir uyarısı vardır ki her okur için değerlidir. Hüseyin Vedad'a göre İsm-i Azam'ı idrak etmek, isimlerin kapısını dışarıda değil, bir gönülde aramaktır.28 Bu cümleden, hangi yolda yürürse yürüsün her insanın alabileceği bir pay var: İsimler kitaplarda yazılıdır, ama yaşanarak öğrenilir. Bir ismi bilen değil, o isimle yaşayan bir insanın yanında durmak, o ismi bin kez okumaktan daha çok şey öğretebilir.
Kitapta okudum, rahmet yazıyordu
Bir yüz gördüm, rahmet oradaydı
Kitap doğruydu
Yüz okunuyordu
Hüseyin Vedad'ın metninde Hz. Yahyâ ile Hz. Îsâ arasındaki bir sahne de anlatılır ve Meryem suresindeki iki selam ayeti karşılaştırılır. Yahyâ için "Doğduğu günde, öleceği günde ve dirileceği günde ona selam olsun" denirken,29 Îsâ kendisi için "Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim günde bana selam olsun" der.30 Hüseyin Vedad bu farklılıkları, birinin üçüncü şahısla, öbürünün birinci şahısla; birinin belirsiz, öbürünün belirli "selam" ile gelmesini, bir velâyet ve devir işareti olarak okur.31 Bu ayetlerdeki dil farkı gerçektir ve müfessirlerin de dikkatini çekmiştir. Ama bu farkın İsm-i Azam'ın bir kişiden ötekine geçişine işaret ettiği, onun yorumudur. Okur bu yorumu, ayetin kendisinden ayrı tutmalıdır.
10.9. İsm-i Azam hakkındaki farklı tasavvufî yaklaşımlar
İsm-i Azam meselesi, İslâm düşüncesinin çok farklı köşelerinden sorulmuştur. Hadisçiler rivayetleri derlemiş, kelâmcılar isimler arasında üstünlük olup olamayacağını tartışmış, sûfîler bu ismi bir hâl olarak düşünmüş, harf ve sayılarla uğraşanlar ise onu gizli bir formülün içinde aramıştır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde bu görüşleri üç başlık altında toplar.32 Birinci görüşe göre ism-i azam yoktur; rivayetlerdeki a'zam kelimesi "yüce" anlamındadır ve samimi bir duayla Allah'a yönelen kulun duası kabul edilir. Bu görüş Ca'fer es-Sâdık ve Cüneyd-i Bağdâdî gibi isimlere nispet edilir. İkinci görüşe göre ism-i azam vardır, ama Kadir gecesi gibi gizlenmiştir; bu görüşün bir yorumu da kulun duygulandığı her ilâhî ismin ism-i azam olabileceğidir. Üçüncü görüşe göre ism-i azam vardır ve bilinebilir; büyüklüğü, kâinatı yaratan en yüce varlığa nispet edilmesinden, içeriğinin zenginliğinden ve duaların kabulüne vesile olmasından gelir.
Süyûtî'nin derlediği adaylar listesi de bu çeşitliliği gösterir: Allah ismi, "Hüve" zamiri, besmele, kelime-i tevhid, esmâü'l-hüsnânın tamamı, "Allâhümme", "Rabbi rabbi", "Mâlikü'l-mülk", "Zü'l-celâli ve'l-ikrâm" ve Hz. Yûnus'un balığın karnındaki duası.33
Bu listeyi okurken insanın yüzünde bir tebessüm belirir. Adaylar o kadar çoktur ki, aslında hiçbiri tek başına aday değildir. Bir ismi en büyük ilan etmek isteyen her görüş, kendi sevdiği kapıyı öne çıkarmıştır. Yûnus'un duasını seven, karanlıkta yükselen o sesi en büyük isim saymıştır. "Rabbi rabbi" diyen, bir çocuğun babasına seslenişindeki yakınlığı. Besmeleyi seven, her işin başındaki o kısa kapıyı.
Herkes bir kapı gösterdi
Bu kapı, dedi
Ben kapıları saydım
Ev bir taneydi
Tasavvuf ehlinin yaklaşımlarında ise ortak bir yön sezilir: İsm-i Azam, dilden çok kalbe ait bir hakikattir. Birinci görüşün Cüneyd-i Bağdâdî gibi büyük bir sûfîye nispet edilmesi tesadüf değildir. Bir isim, onu söyleyenin kalbi Allah'tan başkasına kapandığında azam olur. Bu yaklaşımın en sade ifadesi, kulun duygulandığı her ismin ism-i azam olabileceği görüşüdür. Burada büyüklük, ismin sözlükteki yerinden değil, söyleyenin kalbindeki yerinden gelir.
İbn Arabî çizgisi, bu meseleye insan-ı kâmil üzerinden bakar. Daha önce andığımız gibi bu çizgide insan-ı kâmil, Allah isminin mazharı olarak görülür.34 Bu görüş, İsm-i Azam'ı bir kelimeden bir varlık biçimine taşır. Hüseyin Vedad'ın yorumu da bu genel çizgiyle akrabadır, ama onu belli kişilere ve belli bir ilâhî programa bağlayarak kendine özgü bir yere taşır.
Bir de harf ve sayı ilmiyle uğraşanların yaklaşımı vardır. Bûnî'nin Şemsü'l-maârif'i gibi eserler, İsm-i Azam tartışmasının kaynakları arasında anılır.35 Bu çizgi, isimlerin harflerinde ve sayısal değerlerinde gizli güçler arar. Hüseyin Vedad'ın sihir ve büyü uyarısı, Topaloğlu'nun maddesindeki büyüyü bozma iddialarına yönelik eleştiri, bu bölümde andığımız "büyük ile büyü" arasındaki ince çizgiyi hatırlatır. İsim bir hâl olmaktan çıkıp bir formüle dönüştüğünde, insanı O'na değil, kendi isteğine götürür.
Bu farklı yaklaşımları bir arada düşününce şu söylenebilir: İsm-i Azam hakkındaki görüşler ne kadar çeşitli olursa olsun, en sahih rivayetlerin hepsinde aynı cümle tekrar eder: O'ndan başka ilâh yoktur. Belki bütün tartışmaların ortak noktası budur. En büyük isim, her ne ise, tevhidin kapısından girilerek söylenir.
10.10. İsmin büyüklüğü mü, işaret ettiği hakikat mi?
Bütün bu yolun sonunda, bölümün başındaki soruya dönüyoruz: Bir ismi azam kılan, söylenişi midir, işaret ettiği hakikat midir?
Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin birinci cildinde bu soruya bir dizi beyitle cevap verir. Önce, ismin sahibine ulaşmadan isimle yetinen insana seslenir:
Hû'nun kadehi olmadan hevâlardan ne zaman kurtulursun,
Ey Hû'nun adıyla yetinmiş olan?
— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I
Beyitte bir söz oyunu var: hevâ (heves, arzu) ile Hû. İnsan, Hû'nun yalnız adıyla yetindikçe hevâsından kurtulamaz. Ad, kadehin üzerindeki yazıya benzer; kadeh boşsa yazı insanı sarhoş etmez. Birkaç beyit sonra, birinci bölümde andığımız gül beyitleri gelir: Hakikati olmayan ad yoktur, ama kimse g-ü-l harflerinden bir gül koparamaz; adı okuyan, adın sahibini aramaya gitmelidir.36 Ad, boş değildir; hakikati olmayan bir ad yoktur. Ama ad, hakikatin kendisi de değildir. Kimse "gül" kelimesinin harflerinden bir gül koparamaz. Su, ayı gösterir; ama ay suyun içinde değildir. Suya bakan ayı görür, suya dalan ayı bulamaz.
İsm-i Azam da böyledir. Ad olarak söylendiğinde bir kelimedir; harfleri vardır, sesi vardır. Bu kelimenin bir hakikati de vardır; çünkü hiçbir ad hakikatsiz değildir. Ama bu hakikat kelimenin içinde değil, kelimenin işaret ettiği yerdedir. Bir ismi azam kılan, onun söylenişi değil, söyleyenin o söylenişle nereye baktığıdır.
Gül dedim, elim boş kaldı
Ay dedim, su titredi
Adı okudum
Sahibini aramaya çıktım
Hüseyin Vedad da aynı noktaya kendi diliyle varır:
İsimlere takılan kimseler ilâhi hakikati görememişlerdir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 90
Takılmak kelimesi, burada bir ağın, bir dikenin insanı tutmasını anlatır gibidir. İsim, insanı hakikate götürmek için vardır. Ama insan isme takıldığında, isim yolun kendisi olmaktan çıkıp yolu kesen bir engele dönüşür. Kapı, eşiğinde oturulursa duvardan farksızdır.
Peki o hâlde isimler önemsiz midir? Hayır. Bu kitap boyunca söylediğimiz gibi isimler, hakikate giden kapılardır. Kapısız bir eve girilmez. Kur'an isimlerle dua etmeyi emreder, Peygamber Efendimiz isimlerle dua eden birini ism-i azam ile dua etti diye müjdeler. Mesele ismi bırakmak değil, isimde durmamaktır. İsmi söyleyip ismin ötesine bakmak.
Belki İsm-i Azam'ın en sade tarifi şudur: İnsanın kalbinde, o anda, O'ndan başka hiçbir şeyin kalmadığı bir isim. O isim Allah olabilir, Rahmân olabilir, Hû olabilir, karanlıkta bir peygamberin "Senden başka ilâh yoktur" diye yükselen sesi olabilir. Sözlükte hangisi olduğu değil, kalpte nasıl söylendiği belirler.
Kur'an, yeryüzündeki her şeyin geçip gideceğini, yalnız Rabbin vechinin kalacağını söyler:
Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.
Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.
— Rahmân 55:26-27
Aynı surenin son ayeti ise Rabbin adının yüceliğini anar. Bu iki ayeti yan yana okuyunca bir şey açılır: Her şey geçer; ama Rabbin adı yücedir, çünkü kalan O'dur. Ad, kalanın adı olduğu için yücedir. Bütün isimlerin büyüklüğü, işaret ettikleri bu bakiden gelir.
Her şey geçti
Adlar da geçti
Kalan bir tane
Ad, O'nu andığı kadar kaldı
İsm-i Azam'ın peşine düşen insan, sonunda bir anahtar bulmaz. Bir kapı da bulmaz. Bütün kapıların aynı eve açıldığını bulur. O ev, isimlerin toplandığı hakikattir. Bir sonraki bölüm, bu hakikatin tasavvuf düşüncesinde aldığı adı, Hakikat-i Muhammediye'yi konuşacak. Ama oraya geçmeden önce, bu bölümün sorusunu okurun avucuna bırakmak istiyorum.
Tefekkür
Bir ismi azam kılan, söylenişi midir, işaret ettiği hakikat midir?
• Bugüne kadar en çok hangi isme sığındım? O isim bende neden "en büyük" oldu?
• Bir isimle bir şey istediğimde, önce isteğimi mi yoksa O'nu mu andım?
• İsimlerden birini merkeze koyup öbürlerini unuttuğum bir dönem oldu mu? Rahmeti severken adaleti, kudrete sığınırken hikmeti?
• Bir ismin mânâsını bir kitaptan değil, bir insanın hâlinden öğrendiğim oldu mu? Kimdi o insan?
• Hangi isme takılıp kaldım? O isim beni nereye götürmek istiyordu?
• "O" dediğimde, hiçbir şey eklemeden, içimde ne kalıyor?
• Aynamın pasını silmeden en büyük ismi söylesem, o isim bende nereye düşerdi?
Notlar
1. Ebû Dâvûd, Vitir, 1493; Tirmizî, Daavât, 3475; İbn Mâce, Duâ, 3857. Hadis âlimleri sahih kabul etmiştir. Türkçe metin Ebû Dâvûd'un Türkçe çevirisinden alınmıştır.
2. Ebû Dâvûd, Vitir, 1495; İbn Mâce, Duâ, 3858. Hadis âlimleri sahih ya da hasen sahih kabul etmiştir. Duadaki isimler rivayetler arasında küçük farklarla geçer.
3. Ebû Dâvûd, Vitir, 1496; Tirmizî, Daavât, 3478; İbn Mâce, Duâ, 3855 (hasen). İbn Mâce'de (Duâ, 3856) Ebû Ümâme yoluyla gelen bir rivayet ise ism-i azamın Bakara, Âl-i İmrân ve Tâhâ surelerinde bulunduğunu bildirir.
4. Bekir Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23 (İstanbul, 2001), s. 75-76.
5. Rahmân 55:78'in Arapçası "tebâreke'smu rabbike zi'l-celâli ve'l-ikrâm"dır; övgü doğrudan ism'e, yani ada yöneltilmiştir. Diyanet meali "Büyük ve pek cömert" ifadesiyle zü'l-celâli ve'l-ikrâm terkibini karşılar. Enes rivayetindeki duada da aynı terkip geçer.
6. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76.
7. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76.
8. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 77.
9. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 92.
10. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 105.
11. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 83.
12. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76. Madde, adayları Süyûtî'ye atıfla sıralar.
13. Mehmet S. Aydın, "İnsân-ı Kâmil", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22 (İstanbul, 2000), s. 330-331.
14. Haşr 59:22-24'ün her biri Arapçada "Hüve'llâhu'llezî" ifadesiyle başlar. Hüseyin Vedad da Haşr suresinin ilk ve son ayetinin "ve hüve'l-azîzü'l-hakîm" ile bittiğine dikkat çeker (s. 65).
15. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76.
16. Ebû Dâvûd, Vitir, 1495.
17. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 71.
18. Buhârî, İsti'zân, 6227. Hüseyin Vedad bu hadisi Müslim'e nispetle anar ve "Âdem"i "el-İnsan" diye yorumlar (s. 88). Hadisteki zamirin kime döndüğü ve "suret"in anlamı âlimler arasında tartışılmıştır.
19. Aydın, "İnsân-ı Kâmil", s. 330-331.
20. Mesnevî I, "Hâlini ve sarhoşluğunu cahillerden gizlemek gerektiği" bahsi. Farsça: "Ger zi nâm u harf hâhî bigzerî / Pâk kun hod-râ zi hod hîn yeksere // Hemçü âhen zi âhenî bî-reng şev / Der riyâzet âyine-i bî-zeng şev." Çeviri bu kitap için yapılmıştır; basılı bir çeviriyle karşılaştırılmalıdır. Beyit numarası baskıya göre değiştiği için yalnız cilt verildi.
21. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 71.
22. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 73-74.
23. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 76. Hüseyin Vedad bu kavramı "Deryâ-yı Nûr-ı Muhammed" diye anar.
24. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 78.
25. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 80.
26. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 80, 104.
27. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 104.
28. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 88: "İsm-i Azam'a ulaşmak demek, İnsan-ı Kâmil'i gerçek mânâsıyla idrak edip anlamak ve bulmak demektir."
29. Meryem 19:15.
30. Meryem 19:33. Diyanet meali 30-33. ayetleri tek cümlede verdiği için yalnız son kısım alındı.
31. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 74-76. Hüseyin Vedad'ın aktardığı Yahyâ ile Îsâ arasındaki konuşma Kur'an'da geçmez; bu sahne bu kitapta aktarılmadı.
32. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76.
33. Topaloğlu, "İsm-i Â'zam", s. 75-76. Hz. Yûnus'un duası için bkz. Enbiyâ 21:87.
34. Aydın, "İnsân-ı Kâmil", s. 330-331.
35. Topaloğlu'nun maddesinin kaynakçasında Ahmed b. Ali el-Bûnî'nin Şemsü'l-maʿârifi'l-kübrâ'sı yer alır.
36. Mesnevî I, aynı bahis (bkz. not 20). Farsça: "Ez hevâhâ key rehî bî-câm-ı Hû / Ey zi Hû kâni' şode bâ nâm-ı Hû" ve "Hîç nâmî bî-hakîkat dîdeî / Yâ zi gâf u lâm-ı gül gül çîdeî // İsm hândî rev müsemmâ-râ becû / Meh be-bâlâ dân ne ender âb-ı cû." Çeviri bu kitap için yapılmıştır.
BÖLÜM 11