HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE
İsimlerin Birlik Noktası
Bir ipe dizilmiş tespih tanelerine bakan, önce taneleri görür. Sayar, renklerine bakar, parmaklarının arasında kaydırır. İpi görmez. İp tanelerin içinden geçer, hepsini bir arada tutar, ama hiçbirinin yüzünde görünmez. Tesbih koptuğunda anlarız ipin ne olduğunu: Taneler yere saçılır, her biri bir yana yuvarlanır ve az önce bir bütün olan şey, bir avuç dağınıklığa döner.
Önceki bölümlerde isimlerin çokluğundan söz ettik. Rahmân ayrı bir pencereydi, Vedûd ayrı, Alîm ayrı. Her isim kendi rengiyle göründü. Bu bölüm o tanelerin içinden geçen ipi soruyor. İsimler bir yerde birleşiyor mu? Birleşiyorsa, o birleşme noktası nerede, kimde?
Tasavvuf geleneği bu soruya bir kavramla cevap vermiş: Hakikat-i Muhammediye. Kavram büyük, tartışması uzun, yorumları çeşit çeşit. Bu bölümde onu bir inanç maddesi gibi değil, bir tefekkür kapısı gibi ele alacağım. Ayetin dediğini ayetin dediği yerde bırakacak, geleneğin söylediğini geleneğin sözü olarak anacak, Hüseyin Vedad'ın yorumunu da onun yorumu olarak aktaracağım. Bu ayrım, kavrama duyulan saygının bir parçasıdır. Büyük bir şeyi yanlış ölçüyle tartmak, onu küçültmenin en kolay yoludur.
Taneyi saydık
İpi sormadık
Tesbih koptu
Taneler dağıldı
Bütün, ipteymiş
11.1. Hakikat-i Muhammediye kavramı
Kelimenin iki parçası var. Hakikat, bir şeyin aslı, özü, onu o yapan şey demektir. Muhammediye, Muhammed'e ait olan. İkisi birleşince ortaya bir soru çıkar: Muhammed'in hakikati, yani onun tarihteki hayatının ardında duran asıl, nedir?
Bu soru tarihsel Muhammed'i inkâr etmez. Mekke'de doğan, yetim büyüyen, Hira'da vahiy alan, Medine'ye hicret eden, ashabıyla ekmek bölüşen, altmış üç yıl yaşayıp vefat eden bir insan. Kur'an onun bu insanlığını özellikle vurgular:
Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti.
— Âl-i İmrân 3:144
Hakikat-i Muhammediye kavramı bu insanı ortadan kaldırmaz; onun ardında, onun aracılığıyla görünen bir mânâyı sorar. Kavramın sistemli bir biçim alması tasavvuf tarihinde nispeten geç olmuştur. Kökleri erken dönem sûfîlerine kadar uzansa da, terimi bir varlık düşüncesinin merkezine yerleştiren İbn Arabî ve onun yolundan gidenlerdir.1 Onlara göre Hakikat-i Muhammediye, Allah'ın kendini bilmek ve bildirmek istediği ilk taayyündür; bütün varlığın ilk ve en kapsamlı örneği, isimlerin hepsinin kendisinde toplandığı aynadır.
Bu, her Müslümanın aynı biçimde kabul ettiği bir görüş değildir. Kelâmcıların ve hadis âlimlerinin bir kısmı bu düşünceye mesafeli durmuş, bir kısmı açıkça eleştirmiştir. Eleştirinin merkezinde bir kaygı vardır: Peygamber'in insanlığının, kavramın büyüklüğü altında silinmesi. Bu kaygı ciddiye alınmalı. Çünkü Kur'an'ın kendisi Peygamber'e "de ki: Ben de sizin gibi bir insanım" dedirtir; kulluk onun en yüksek sıfatıdır.
Hüseyin Vedad ise kavramı kitabının taşıyıcı direği yapar. Ona göre Allah ismi, bütün isimlerin toplandığı ism-i câmidir ve bu isim, zamanın risâlet noktasına bağlanır. Bu "mücmel hakikat" in adı Hakikat-i Muhammediye'dir:
İşte özet olarak anlatılmış olan bu mücmel hakikatin ismi "Hakikat-ı Muhammediye"dir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 27
Bu yorumun ayrıntısına ilerleyen alt başlıklarda gireceğiz. Şimdilik şunu söyleyeyim: Kavram, ister bir varlık ilkesi olarak okunsun ister bir sevgi dili olarak, aynı yöne bakar. İsimlerin dağınık göründüğü yerde bir birlik noktası arar. O noktayı da bir insanın, en mükemmel kulun yüzünde görmek ister.
Bir insan yürüdü
Mekke'nin tozunda
Ayak izi kumda kaldı
İzin hakikati
Kumda değildi
11.2. Nûr-i Muhammedî
Tasavvuf edebiyatında bir ışık anlatılır. Her şeyden önce yaratılan, bütün varlığın kendisinden çıktığı bir nur. Na'tlarda, mevlidlerde, menkıbelerde bu nur alnından alnına geçerek Âdem'den Abdullah'a kadar gelir, sonra Âmine'nin kucağında bir çocuk olarak dünyaya doğar. Süleyman Çelebi'nin Vesîletü'n-necât'ı, halk arasında mevlid diye bilinen eser, bu anlatıyı Anadolu'nun gönlüne yerleştirmiştir.
Bu anlatının en çok dolaşan dayanağı, Câbir b. Abdullah'a nispet edilen bir rivayettir: "Ey Câbir, Allah her şeyden önce senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı." Söz o kadar yaygındır ki birçok okur onu sahih bir hadis bilir. Oysa hadis âlimleri bu rivayetin muteber hadis kitaplarında bir senedinin bulunmadığını belirtmiştir.2 Aynı durum "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" diye bilinen levlâke sözü için de geçerlidir.3 Bunlar tasavvuf geleneğinde aktarılan sözlerdir; geleneğin sevgisini ve sezgisini taşırlar, ama hadis kitaplarının ölçüsünü taşımazlar.
Bunu söylemek, nur düşüncesini değersizleştirmek değildir. Kur'an'ın kendisi bir nurdan söz eder:
Doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap gelmiştir.
— Mâide 5:15
Müfessirlerin bir kısmı bu ayetteki nuru Peygamber diye, bir kısmı Kur'an diye, bir kısmı İslâm diye açıklamıştır.4 Bir başka ayette Peygamber "nurlandıran bir ışık" diye anılır:
Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.
— Ahzâb 33:45-46
Ayette geçen kelime sirâcen münîrâ: aydınlatan bir kandil. Kandil kendi ışığını üretmez; ona yağ konur, fitili yakılır. Ama yandığında etrafındaki her şey görünür hâle gelir. Peygamber'in nur oluşu, kendinden bir ışık olmasından çok, ışığı taşıyan ve gösteren olmasıdır. Işık Allah'tandır: "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nûr 24:35). Kandil, o ışığın insanların arasına inmiş hâlidir.
Hüseyin Vedad bu nuru kendine özgü bir terimle anar: Deryâ-yı Nûr-ı Muhammed, Muhammed nurunun denizi. Onun yorumunda bütün varlık bu denizden zuhur eder. Allah, kendi suretinde yarattığı ilk insanı, "el-İnsan"ı bu denizde meydana getirmiştir.5 Bu, onun yolunun diliyle kurulmuş bir kozmolojidir. Okurun bunu bir tasavvuf ehlinin seyrinden süzülen bir anlatım olarak okuması, bir akaid hükmü gibi okumamasından daha doğru olur.
Nur ayeti bu kandili uzun uzun anlatır:
O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nur üstüne nurdur.
— Nûr 24:35
Bir duvar oyuğu, içinde bir kandil, kandilin üstünde bir cam, camın içinde bir yağ. Müfessirler bu benzetmeyi farklı biçimlerde okumuştur; bir kısmı oyuğu müminin göğsü, camı kalbi, yağı fıtratı olarak açıklar. Bu okumada nur, dışarıdan gelip içeriye konmuş bir şey değildir. Yağ zaten oradadır, "ateş değmese bile nerdeyse kendiliğinden aydınlatacak" kadar hazırdır. Ateş değdiğinde ise "nur üstüne nur" olur: Fıtratın ışığı ile vahyin ışığı üst üste biner.
Nûr-i Muhammedî düşüncesinin insandaki karşılığı belki budur. Her insanın göğsünde bir oyuk, oyukta bir kandil, kandilde bir yağ vardır. Peygamber, o yağa değen ilk ateş değil, o ateşin en temiz alevidir. Ondan bir kıvılcım alan, kendi kandilini yakar. Ama yanan kandil, alevin kendisine ait olmadığını bilir. Işık camdan geçer; cam ışığı üretmez, onu bulandırmadan geçirir. Bulanık bir cam en güçlü ışığı bile kısar. Temiz bir cam, küçük bir alevi bile odanın her köşesine ulaştırır.
Bu yüzden Nûr-i Muhammedî'yi sormak, sonunda insanın kendi camını sormasına varır. İçimizdeki ışık nereden geliyor? Camımız ne kadar temiz? Işığı geçiriyor muyuz, yoksa kendi rengimizle boyuyor muyuz?
Kandil kendini yakmadı
Yağ başkasındandı
Fitil başkasından
Yandığında
Oda göründü
Kandilin yüzü değil
11.3. İlk isim ve ilk hakikat düşüncesi
Her düşünce bir başlangıç arar. Çocuk sorar: "Her şeyden önce ne vardı?" Yetişkin bu soruyu bir süre sonra sormayı bırakır. Ama soru gitmez; insanın içinde bir yerde, cevapsız kalmış bir kapı gibi durur.
Sahih hadis kitaplarında bu soruya verilmiş sade bir cevap vardır. Yemenli bir topluluk Peygamber Efendimize gelip yaratılışın başlangıcını sorar. O da şöyle buyurur: "Allah vardı ve O'ndan başka hiçbir şey yoktu."6 Başlangıçta bir isim, bir nur, bir taayyün değil; yalnız O.
Tasavvuf düşüncesi bu "yalnız O" ile bu çokluk dolu âlem arasında bir köprü arar. Mutlak olandan sınırlı olana nasıl geçilir? Hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olur da bu kadar çok şeyin kaynağı olur? İbn Arabî geleneği bu geçişe taayyün der: Belirlenme, belli olma. Mutlak, önce kendi bilgisinde kendini belirler; bu ilk belirlenme bütün isimlerin henüz ayrışmadan bir arada bulunduğu hâldir. Gelenek bu ilk belirlenmeye çeşitli adlar verir; bunlardan biri Hakikat-i Muhammediye'dir.1
Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. "İlk hakikat" demek, ezelî bir ikinci varlık demek değildir. İbn Arabî'yi savunanlar da eleştirenler de bu noktada aynı kaygıyı paylaşır: Allah'la birlikte ezelî bir şey yoktur. İlk taayyün, varlıkta Allah'a ortak bir şey değil, Allah'ın kendini bilişinin ilk aynasıdır. Ayna, karşısındakine ortak değildir; onu gösterir.
Kur'an bir başka başlangıçtan daha söz eder. Peygamberlerden alınan bir sözden:
Allah peygamberlerden ahid almıştı: "And olsun ki size Kitap, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz..."
— Âl-i İmrân 3:81
Müfessirlerin önemli bir kısmı bu ayette anılan peygamberi Hz. Muhammed olarak açıklamıştır.7 Sahih bir rivayette de Peygamber Efendimize "Peygamberlik sana ne zaman vacip oldu?" diye sorulur; o da "Âdem ruh ile ceset arasındayken" der.8 Bu söz, onun peygamberliğinin zamanın akışından önce takdir edildiğini anlatır. Halk arasında dolaşan "Âdem su ile çamur arasındayken ben peygamberdim" şeklindeki ifade ise bu lafızla hadis kitaplarında bulunmaz; meşhur sözün sahih aslı, Tirmizî'deki "ruh ile ceset arasında" ifadesidir.
Hüseyin Vedad'a göre ilk isim Allah ismidir ve bu isim Deryâ-yı Nûr-ı Muhammed ile "lâ ilâhe illallah" olarak ifade edilir:
Ancak bütün varlıkların yaratılışında ilk isim, Deryayı Nuru Muhammed ile, "lâ ilâhe illâllah" olarak ifade edilen Allah ismidir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 27
İlk isim ile ilk hakikat burada birbirine bağlanır. İlk söylenen isim, bir varlıkta söylenmiştir; ilk varlık da o ismin söylendiği yerdir. Ses ile ağız gibi. Ağız olmadan ses çıkmaz, ses olmadan ağzın açılmasının bir anlamı kalmaz.
Önce O vardı
O'ndan başka bir şey yoktu
Sonra bir ayna
Aynada bir yüz
Yüz, aynanın değildi
11.4. Muhammed isminin mânâsı
Muhammed adı, Arapçada h-m-d kökünden gelir. Bu kökten türeyen kelimelerin ortak anlamı, övgüdür; ama sıradan bir övgü değil, iyiliği ve güzelliği görüp ona hayranlıkla yönelen bir övgü. Muhammed, kalıbı itibarıyla "çok övülmüş, defalarca övülen" demektir. Tek bir kez değil, tekrar tekrar. Övgünün bitmediği kişi.
Peygamber Efendimiz bir hadiste kendi isimlerini sayar: "Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed'im, Ahmed'im; ben Mâhî'yim, Allah benimle küfrü siler; ben Hâşir'im, insanlar benim ardımdan haşredilir; ben Âkıb'ım."9 Bu isimlerin ilk ikisi aynı kökten gelir. Muhammed, çok övülen; Ahmed, en çok öven ya da en çok övülen. Kur'an'da Hz. İsa'nın müjdesinde bu ikinci ad geçer:
...benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim...
— Saf 61:6
Bir isim, iki yön. Ahmed, övenin adı; Muhammed, övülenin. Biri yukarıya dönük, biri aşağıdan yukarı bakılan. Biri kulluğun, biri kulluğun meyvesinin adı. Allah'ı en çok öven, insanlar arasında en çok övülen olmuştur. Övgü bir yöne gider, öbür yönden döner.
Siyer kaynakları bu adı dedesi Abdülmuttalib'in, torununun doğumu için verdiği ziyafette koyduğunu nakleder; bazı rivayetlerde annesi Âmine'ye, çocuğa Muhammed ya da Ahmed adının verilmesinin rüyada telkin edildiği de anlatılır.10 Bir dede, bir torun, bir ad. O gün o adı söyleyenler, adın nereye kadar gideceğini bilmiyordu. Bugün yeryüzünde her gün sayısız kez anılan bir isimdir bu: ezanda, namazda, duada, selamda. Çok övülen, adının vaadini tuttu. Adı ona verildi; o da adını doldurdu.
Ahmed dedi, övdü
Muhammed oldu, övüldü
Övgü gitti
Övgü döndü
Arada bir kul vardı
Kendine bir şey ayırmayan
Hüseyin Vedad bu ismin kökünü bir adım daha ileri götürür. Ona göre "hamd yalnızca Allah'a yapılır", bu yüzden Muhammed isminin asliyyeti Allah'tır:
"Muhammed" ismi, "Hamd" kökünden gelen bir isimdir. Hamd ise yalnızca Allah'a yapılır. O halde Muhammed isminin asliyyeti Allah'tır; yani "Hüve"dir.
— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 16
Bu cümle kolay okunmamalı. Söylediği şey, Muhammed'in Allah olduğu değildir; bu tür bir okumayı Hüseyin Vedad da kabul etmez. Söylediği şey, övgünün asıl sahibinin Allah olduğudur. Bir insan övüldüğünde, ondaki güzellik övülür; güzelliğin kaynağı ise o insan değildir. Muhammed adı, bu yüzden bir aynanın adı gibidir. Aynaya bakıp güzel bir yüz gören, aynayı övebilir. Ama aklı başındaysa, yüzün kime ait olduğunu unutmaz.
11.5. Hamd ve Muhammed ilişkisi
Kur'an'ın ilk suresi bir hamdle başlar: "Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." Hamd, Türkçede çoğu zaman "övgü" diye çevrilir, ama Arapçada övgüyü anlatan başka kelimeler de vardır: medh ve şükür. Dilciler bunları birbirinden ayırır. Medh, birinde bulunan övgüye değer bir özelliği dile getirmektir; o özelliğin en yüksek derecede olması gerekmez, bir kılıç da, bir at da medhedilebilir. Şükür, insanın kendisine yapılan bir iyiliği bilip sahibine övgüyle karşılık vermesidir. Hamd ise iyiliğin bana dokunup dokunmadığına bakmadan, lütfun kendisini dile getirir; bu yüzden şükürden geniştir. Terim olarak hamd, sevgi ve tâzimle Allah'a yönelen övgü ve şükürdür. Kur'an'da kırk üç kez geçer ve bir istisna dışında hep Allah'a nispet edilir.11
Hamd böyle olunca, insanın elinden kolayca çıkmaz. İnsan bir şeyi hamd ile övebilmek için önce onu görmelidir. Görmediği güzelliğe hayran olamaz, ulaşmadığını fark etmediği iyiliğe teşekkür edemez. Hamd, bir görme biçimidir. Görmeyen hamd etmez; söyler.
Kur'an bütün varlığın hamd ile tesbih ettiğini bildirir:
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.
— İsrâ 17:44
Demek ki hamd, yalnız insanın işi değildir. Taş da hamd eder, ağaç da, kuş da. Ama onların hamdini anlamayız. Kendi hamdimizi de çoğu zaman anlamayız. "Elhamdülillah" deriz; sofradan kalkarken, bir haberi duyunca, bir derdi anlatırken. Söz dilimizde bir alışkanlığa dönüşmüştür. Hamd bir alışkanlık olunca, görme bir körlüğe döner.
Peygamber Efendimizin gece secdede ettiği bir dua vardır. Hz. Âişe, onu yatağında bulamadığı bir gece, karanlıkta elini uzattığında ayaklarının secdede dikildiğini fark eder ve onun şöyle dediğini duyar: "Allah'ım, gazabından rızana, cezandan affına sığınırım. Senden yine Sana sığınırım. Sana olan övgümü saymaya gücüm yetmez. Sen, kendini övdüğün gibisin."12
Bu duada bir itiraf var. Muhammed adını taşıyan, yani en çok övülen, Allah'ı övmeye gücünün yetmediğini söylüyor. En çok öven, övgünün sınırına varmış. Ahmed, Ahmed olduğu için bu sınırı görmüş. Hamdin en yükseği, hamdin yetmediğini bilmektir.
Saymaya gücüm yetmez
Dedi, en çok sayan
Sen kendini övdüğün gibisin
Övgü sustu
Susan övgü
Övgülerin en doğrusuydu
Hüseyin Vedad bu duayı kitabının başında anar ve ondan bir ölçü çıkarır: Allah'ı insanların vasfetmesi değil, Allah'ın kendi zâtını vasfetmesi geçerlidir.13 Bu ölçü, isimler meselesinin tam ortasında durur. İsimleri biz koymadık. Bize bildirildi. Hamd ettiğimizde bize bildirilen isimlerle hamd ederiz; ama bildirilenin bildirenden küçük olduğunu da biliriz.
Kur'an bu halkaya bir yerden daha dokunur. Allah, Peygamber'i över ve müminlerden de onu övmelerini ister:
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler: Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salat ve selam getirin.
— Ahzâb 33:56
Salavat, bu yüzden tuhaf bir duadır. "Allah'ım, Muhammed'e salat eyle" deriz. Yani övgüyü yine Allah'tan isteriz. Biz övemeyiz; övmesini O'ndan dileriz. Mümin, salavat getirirken kendi övgüsünün yetersizliğini itiraf eder ve işi asıl övene bırakır. Bir ayette de Allah Peygamber'e şöyle sorar: "Senin şanını yükseltmedik mi?" (İnşirâh 94:4). Şanı yükselten, onun kendisi değildir. Kendi adını yükseltmeye çalışan, adının altında kalır. Adını Rabbine bırakan, adıyla birlikte yükselir.
Övgüyü O'ndan istedik
Biz övemezdik
Salavat bir itiraftı
Dilimiz söyledi
Övgüyü, Öven getirdi
Hamd ile Muhammed arasındaki ilişki burada bir halka gibi kapanır. Allah kendini över; bu övgü âlemde görünür; âlemdeki en kâmil görünüş, en kâmil hamdin sahibinde, yani Muhammed'de olur; o da bütün bu övgünün kendisine değil, Rabbine ait olduğunu söyler. Övgü çıkıp gittiği yere döner. Arada kalan, bir kuldur. Ve o kulun en büyük sıfatı, övgüyü kendine ayırmamasıdır. Kelime-i şehadette "abduhû ve resûluhû" deriz: O'nun kulu ve elçisi. Kul, elçiden önce gelir.
11.6. Risâletin ilâhî isimlerle ilişkisi
Risâlet, elçilik demektir. Resûl, bir mesajı bir yerden alıp başka bir yere götüren. Elçinin kendi sözü yoktur; söylediği, gönderenin sözüdür. Ama elçi bir posta kutusu da değildir. Mesajı taşırken onu yaşar, anlatırken onu gösterir, gösterirken kendisi bir örnek olur. Kur'an bunu açıkça söyler:
Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resulullah (Allah'ın Elçisi) en güzel örnektir.
— Ahzâb 33:21
Ayette geçen kelime üsve, örnek, kendisine bakılarak yol alınan. İlâhî isimler soyut kaldığında insan onlara uzanamaz. "Rahîm" kelimesini bilir, ama rahmetin bir insan elinde nasıl göründüğünü görmeden onu tam anlamaz. Elçi, isimleri bir insanın hayatına indirir. Rahmet bir yetimin başını okşayan elde, sabır Tâif yolunda taşlanan ayakta, adalet bir yahudi ile bir müslüman arasındaki davada görünür olur.
Kur'an, Peygamber'i bir isimle anar ki bu isim Allah'ın da ismidir:
Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.
— Tevbe 9:128
Diyanet mealinde "şefkatli ve merhametli" diye çevrilen kelimeler, Arapçada raûf ve rahîm'dir. İkisi de Esmâü'l-Hüsnâ'dandır. Kur'an aynı iki kelimeyi başka ayetlerde Allah için kullanır. Burada bir kula verir. Bu, kulun Allah'a ortak olduğu anlamına gelmez; Allah'ın rahmetinin bir kulda nasıl görünür olduğunu gösterir. İsim Allah'ındır; o ismin bir insandaki yansıması, kul payınadır.
Bir başka ayet bu ilişkiyi daha da yakından gösterir:
Peygamber'e itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur.
— Nisâ 4:80
Ve Bedir'de atılan bir avuç toprak için:
Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.
— Enfâl 8:17
Atan eldi. Attıran başkaydı. Elçiliğin sırrı belki bu ayette saklıdır: Elçinin eli kendi elidir, ama yaptığı iş kendi işi değildir. Bu yüzden elçi, isimlerin görünmesi için en temiz yerdir; kendinden bir şey katmadığı ölçüde, gönderenin isimleri onda bulanmadan görünür.
Bir avuç toprak atıldı
El, onun eliydi
Atış, onun değildi
Elçiyi
Eli kadar değil
Elini çekebildiği kadar tanırız
Hüseyin Vedad risâleti zaman içinde süren bir "nokta" olarak düşünür. Ona göre Allah ismi her zamanın risâlet noktasına bağlanır ve bu nokta İsm-i Azam olarak tatbikat yapar.14 Bu yorumun önemli bir sınırı vardır, onu da kendisi açıkça bilir: Nübüvvet, yani peygamberlik, Hz. Muhammed ile sona ermiştir. Kur'an bu konuda kesindir:
Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.
— Ahzâb 33:40
Hüseyin Vedad'ın "zamanın risâlet noktası" dediği şey, yeni bir peygamberlik değil, onun yolunda velâyetin bir görünüşü olarak anlaşılmalıdır. Bu ayrımı korumak, hem ayete hem de okura karşı bir sorumluluktur. Bir yolun kendi içinde kullandığı dil, o yolun dışındaki okura yanlış anlaşılabilecek bir yük taşır. Kitap bu yükü okura bırakmak istemiyor.
11.7. Nübüvvet ve velâyet
İki kelime, iki yön. Nübüvvet, haber vermek kökünden gelir; nebî, haber getiren. Velâyet, yakınlık kökünden; velî, yakın olan, dost. Peygamber, Allah'tan insanlara doğru gelen bir haberdir. Velî, insandan Allah'a doğru giden bir yakınlıktır. Biri yukarıdan aşağıya, biri aşağıdan yukarıya. Ama ikisi de aynı merdivende.
Kur'an'da velî kelimesi önce Allah için kullanılır:
Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
— Bakara 2:257
Sonra insanlar için:
İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
— Yûnus 10:62
Velî, Allah'ın isimlerinden biridir. Nebî ise değildir. İbn Arabî bu inceliğe dikkat çeker: Velâyet ilâhî bir isme dayandığı için hiç kesilmez; nübüvvet ise insanlara yönelik bir görev olduğu için bir sonu vardır.15 Peygamberlik mührü vurulmuştur; dostluğun kapısı açık kalır. Her peygamber aynı zamanda velîdir. Ama her velî peygamber değildir ve olmayacaktır.
Sahih bir hadiste, kudsî yani Allah'a nispet edilen bir sözde, bu yakınlığın nasıl ilerlediği anlatılır:
Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nafilelerle Bana yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğimde, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.
— Buhârî, Rikāk 38 (6502)
Velâyet burada bir unvan değil, bir yoldur. Farzla başlar, nafileyle sürer, sevgiyle sonuçlanır. Ve sonuçta insanın kulağı, gözü, eli kendisine ait olmaktan çıkar. Hadis, velînin Allah olduğunu söylemez; Allah'ın, sevdiği kulun algısında ve eyleminde görünür olduğunu söyler. Enfâl'deki "sen atmadın" ile bu hadis arasında bir akrabalık var: İkisinde de el insanındır, ama işin sahibi başkadır.
Farzla kapıya geldi
Nafileyle eşiğe
Sevildi
Gözü kendi gözüydü
Bakış, başkasındaydı
Hüseyin Vedad'ın kitabında velâyet, Hüve sırrının açıldığı gönül noktalarıdır. Ona göre peygamberlerde ve evliyanın gönüllerinde açılan sır "Hüve"dir ve bu sır Hz. Muhammed ile tam olarak açılmıştır.16 Kitabın büyük bir bölümü, bu yolun kendi büyüklerinin, İmam-ı Ali, Abdülkâdir-i Geylânî ve yolun sonraki şeyhlerinin "esmâ-i husûsiye"sine, yani onlara özgü isimlere ayrılmıştır. Hüseyin Vedad bu silsilenin sonunda "Hatmül Velâyet" adını verdiği bir makamdan söz eder.17
Velâyetin bir "hatm"i, bir mührü olduğu düşüncesi tasavvuf tarihinde yeni değildir. Hakîm et-Tirmizî, peygamberlerin bir sonuncusu olduğu gibi velîlerin de bir sonuncusu olacağını söylemiş ve bu konuda Hatmü'l-evliyâ adlı bir eser yazmıştır.18 İbn Arabî bu düşünceyi geliştirmiştir. Ama bu makamın kime ait olduğu, tasavvuf tarihi boyunca tartışılmış, farklı yollar farklı isimler vermiştir. Bu kitap, Hüseyin Vedad'ın kendi yolunun büyüklerine dair söylediklerini o yolun kendi kabulü olarak kaydeder; bir hüküm olarak tekrar etmez. Okurun kendi gönül bağı neredeyse, orada kalması onun hakkıdır.
11.8. İnsan-ı Kâmil
İnsan-ı Kâmil, olgun insan, tamamlanmış insan demektir. Kavramı tasavvuf diline yerleştiren İbn Arabî'dir; ondan sonra Abdülkerîm el-Cîlî bu adla müstakil bir eser yazmıştır.19 Ama kavramın aradığı şey çok eskidir: İnsan, âlemin küçük bir örneği midir? Âlemde dağınık duran her şey, insanda bir arada mı bulunur?
Kur'an doğrudan "İnsan-ı Kâmil" demez. Ama insana dair bazı ayetler bu düşünceye kapı aralar: Âdem'in yeryüzünde halife kılınması (Bakara 2:30), ona bütün isimlerin öğretilmesi (Bakara 2:31), ona Allah'ın ruhundan üflenmesi (Hicr 15:29). Altıncı bölümde bunların üzerinde durduk. Burada başka bir şey sormak istiyorum: Bu imkânlar her insanda tohum olarak varsa, tohumun ağaca dönüştüğü yer neresidir?
Tasavvuf geleneği bu soruya iki katlı bir cevap verir. Birinci katta İnsan-ı Kâmil, bir varlık ilkesidir: Bütün isimlerin kendisinde toplandığı, Allah isminin en kapsamlı aynası. Bu anlamda İbn Arabî, İnsan-ı Kâmil'i Hakikat-i Muhammediye'nin insanla ilgili adı olarak görür.1 İkinci katta İnsan-ı Kâmil, bir yolun hedefidir: Seyr ü sülûk ile olgunlaşan, nefsini terbiye eden, isimlerin ahlâkıyla ahlâklanan insan.
Bu iki kat birbirinden kopuk değildir. Birinci kat bir harita, ikinci kat bir yolculuktur. Harita, yolun nereye vardığını gösterir; yolculuk, haritanın gerçek olduğunu yürüyerek öğrenir. Haritayı ezberleyen gezgin değildir. Yolda kaybolan da haritasız değildir; sadece haritaya henüz bakmamıştır.
Hz. Âişe'ye, Peygamber Efendimizin ahlâkı sorulduğunda verdiği cevap meşhurdur: "Onun ahlâkı Kur'an'dı."20 Bu kısa cümle, İnsan-ı Kâmil kavramının en sade tarifi gibidir. Kitap bir insanda yürüyor. Söz bir hayata dönüşüyor. İsimler bir ahlâk oluyor. Kur'an da onu bu ahlâkla anar:
Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.
— Kalem 68:4
Kitabı okudular
Kitap bir insandı
Sayfası yürüdü
Mürekkebi terledi
Harfi gülümsedi
Hüseyin Vedad, İnsan-ı Kâmil'i "Hüve'nin lütfettiği gönül ehli" olarak tanımlar ve her zamanın bir İnsan-ı Kâmil'i olduğunu söyler.21 Bu, tasavvuf geleneğinde "kutub" düşüncesine yakın bir anlayıştır. Ama bir noktayı ayırmak gerekir: İnsan-ı Kâmil, bir kişiye takılan bir rütbe olarak anlaşıldığında, kavram kolayca bir şahıs kültüne dönüşebilir. Oysa kavramın asıl gücü, her insana bir yön göstermesindedir. İnsan-ı Kâmil, uzakta duran ve bizim ancak bakabileceğimiz biri değil; insanın kendi tamamlanmamışlığını görmesini sağlayan bir aynadır.
Kemâl, bir yere varmak mı, bir yöne dönmek mi? İnsan, kâmil olduğunu düşündüğü an kemâlden uzaklaşır. Çünkü kemâlin ilk şartı, eksikliği görmektir. "Sana olan övgümü saymaya gücüm yetmez" diyen, eksikliğini gören en kâmil insandı.
11.9. İsimlerin kemâl noktasında birleşmesi
İsimler birbirine zıt görünür. Celâl ve cemâl, kahr ve lütuf, kabz ve bast. Beşinci bölümde bu zıtlıkların nasıl bir arada var olduğunu konuştuk. Burada bir adım daha atmak istiyorum: Zıt görünen isimler bir insanda nasıl dengeye gelir?
Kur'an, Peygamber'i ve beraberindekileri anlatırken bir dengeyi tarif eder:
Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.
— Fetih 48:29
Sertlik ve merhamet. Bir insanda iki zıt hâl. Ama zıt hâller yerli yerinde olunca zıtlık kalmaz, ölçü kalır. Bir hekimin neşteri sert, ilacı yumuşaktır; ikisi de aynı şifanın parçasıdır. Neşter yerinde değilse yaralar, ilaç yerinde değilse zehirler. Kemâl, isimlerden birini öbürüne üstün tutmak değil, her ismi yerinde, zamanında, ölçüsünde gösterebilmektir.
Bu ölçü, Esmâ'nın insandaki karşılığıdır. "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın" sözü tasavvufta çok anılır; hadis kitaplarında bu lafızla sahih bir senedi yoktur, ama Gazzâlî başta olmak üzere birçok âlim isimlerin insandaki payını bu düşünceyle anlatmıştır.22 İnsan Rahîm olamaz, ama merhametli olabilir. Hakîm olamaz, ama hikmet arayabilir. Adl olamaz, ama adil olmaya çalışabilir. İsim Allah'ındır; o ismin gölgesinde yaşamak insanındır.
Neşter sert
İlaç yumuşak
İkisi bir elde
Şifa dediler
Zıt sandığımız
Ölçüye kavuşmuştu
Hakikat-i Muhammediye düşüncesi bu ölçünün bir insanda en kâmil biçimde gerçekleştiğini söyler. İsimlerin birleştiği nokta bir mekân değil, bir dengedir. Bir terazinin merkezi gibi: Kefeler iner, çıkar, merkez yerinden oynamaz. Merkez, kefelerden biri değildir; ama kefelerin hareketini mümkün kılan odur.
Hüseyin Vedad, Rahmân ve Rahîm isimlerinin İnsan-ı Kâmil gönül noktasını işaret ettiğini, bunun da Hz. Muhammed olduğunu söyler. Bu yorumu Enbiyâ suresinin ayetine bağlar:
Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
— Enbiyâ 21:107
Ayetin söylediği açıktır: Peygamber'in gönderiliş sebebi rahmettir. Bu rahmet yalnız müminlere değil, "âlemlere"dir. Hüseyin Vedad bu rahmetin Hz. Muhammed'den sonra da onu temsil eden velîlerde sürdüğünü düşünür.23 Bu, yine onun yolunun bir yorumudur. Ama ayetin kendisi, bütün yorumların üzerinde bir ölçü koyar: Kendini Muhammed'e nispet eden herkes, bu rahmetle ölçülür. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş birinin yolunda yürüyen, bir başkasına rahmetsiz olamaz.
11.10. Hakikat-i Muhammediye'nin tasavvuf düşüncesindeki yeri
Bu düşüncenin izini sürmek, tasavvuf tarihinin bir kesitini sürmek gibidir. Kaynaklar bu fikre ilk olarak üçüncü hicrî yüzyılda Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'de rastlandığını söyler. Tüsterî, Allah'ın Hz. Muhammed'i ilk olarak kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş, ama "Hakikat-i Muhammediye" terimini açıkça kullanmamıştır. Daha sonra Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü't-Tavâsîn'in "kandil" bölümünde bu konu üzerinde durmuştur. Düşünce en sistemli biçimini İbn Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî'de bulmuştur.1
Buradan sonra kavram, tasavvuf edebiyatının en verimli kaynaklarından biri olur. Na'tlar, mevlidler, gazeller bu düşünceden beslenir. Yaratılışı sevgiye bağlayan bir anlayış, şiire kanat takmıştır. Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin dördüncü cildinde Hz. Peygamber'in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü anlatırken bu sevginin dilini kullanır.24
Ama aynı kavram, tarih boyunca ciddi eleştirilere de konu olmuştur. Hadis âlimleri ve bazı mezhepler, Peygamber'in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmaya varabileceğini söylemiş, önceki ümmetlerin peygamberleri konusundaki aşırılıklarını hatırlatmıştır. Bir kısım araştırmacı da kavramın Yeni Eflâtuncu "logos" düşüncesiyle akrabalığına dikkat çekmiştir.1
Bu iki sesi birlikte duymak gerekir. Birincisi, sevginin sesi. Bir insanı bu kadar sevmek, onu varlığın merkezinde görmek ister. İkincisi, tevhidin sesi. Allah'tan başka hiçbir şeyi, en sevileni bile, ilâhlık sınırına yaklaştırmamak ister. İki ses birbirini susturmaya çalıştığında, ya sevgi kurur ya da tevhid bulanır. İkisi birlikte duyulduğunda ise insan şunu fark eder: Peygamber'in en büyük sıfatı kulluğudur. Onu sevmek, kulluğunu sevmektir. Kulluğunu sevmek, onun gösterdiği yöne bakmaktır. O yön de kendisi değil, Rabbidir.
Kelime-i tevhid iki cümleden oluşur. "Lâ ilâhe illallah", Allah'tan başka ilâh yoktur. "Muhammedün resûlullah", Muhammed Allah'ın elçisidir. İkinci cümle birinciye bitişiktir, ama onun yerine geçmez. Elçi, gönderenle karıştırılmaz. Ama elçisiz de mesaj gelmez. Hakikat-i Muhammediye düşüncesi, en iyi hâliyle, bu bitişikliğin üzerine düşünmektir: İsimleri bize getiren, isimlerin en güzel aynası oldu. Aynaya bakan, yüzün kime ait olduğunu unutmamalı. Ama aynasız da yüz görünmez.
Lâ ilâhe illallah
İlk cümle, bir
Muhammedün resûlullah
İkinci cümle, elçi
Arada virgül yok
Arada bir ömür var
Bu bölüm isimlerin birlik noktasını sordu. Cevap bir kişi gibi göründü, ama o kişi kendini işaret etmedi:
De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor..."
— Kehf 18:110
Ayetin iki yarısı arasında bir mesafe var. "Sizin gibi bir insanım": bu, yakınlık. "Bana vahyolunuyor": bu, ayrılık. İnsan olarak bizden biri, vahyin muhatabı olarak bizden ayrı. Hakikat-i Muhammediye üzerine düşünen herkes bu iki yarıyı birlikte tutmak zorundadır. Birini bırakan, ya onu sıradan bir insana indirir ya da insanlığını elinden alır. İki yarı birlikte tutulduğunda bir köprü kurulur: Bizim gibi biri, bizim ulaşamadığımız bir yere ulaştı ve oradan bize seslendi. Ses, bizim dilimizdeydi. Söylediği, dilimizin ötesindendi.
Sizin gibi, dedi
Yakınlaştık
Bana vahyolunuyor, dedi
Uzaklaştık
Arada durduk
Köprü oydu
Birlik noktası kendinden öteyi gösterdi. Bir sonraki bölüm o ötenin, bütün isimlerin işaret ettiği ama hiçbir ismin kuşatamadığı O'nun, kıyısında duracak.
Tefekkür
Hakikat-i Muhammediye düşüncesi, isim ile varlık arasındaki ilişkiyi nasıl açıklar?
• Bir insanı sevmek ile onu yüceltmek arasındaki sınır nerededir?
• Övgü kime aittir? Bir güzelliği övdüğümde neyi övüyorum?
• "Sana olan övgümü saymaya gücüm yetmez" diyebilmek için insan neyi görmüş olmalıdır?
• Elimin yaptığı iş ne zaman benim işimdir, ne zaman değildir?
• İçimdeki zıt hâller, sertlik ve merhamet, ne zaman bir ölçüye kavuşur?
• Bir yolun büyüklerine duyduğum sevgi, beni o büyüklerin gösterdiği yöne mi götürüyor, yoksa onların kendisinde mi durduruyor?
Notlar
1. Mehmet Demirci, "Hakîkat-i Muhammediyye", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997. Maddede kavramın Tüsterî'den İbn Arabî ve Cîlî'ye gelişimi, eleştiriler ve logos benzetmesi özetlenir.
2. Câbir rivayeti muteber hadis kitaplarında yer almaz; Abdürrezzâk'ın Musannef'ine nispet edilir, ancak bu eserin bilinen nüshalarında bulunmaz. Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 265'te sözü kaydeder. Demirci'nin yukarıdaki maddesi, "Allah ilk defa benim nurumu yarattı" sözünü tasavvufta hadis olarak anılan sözler arasında zikreder.
3. "Levlâke levlâke lemâ halaktü'l-eflâk" sözü için bk. Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, II, 164. Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa'da sözün bu lafızla hadis olmadığını, ancak mânasının sahih olabileceğini söyler. Hâkim'in el-Müstedrek'inde (II, 615) Âdem'in tevessülüne dair benzer anlamda bir rivayet vardır; Zehebî bu rivayeti uydurma saymıştır.
4. Mâide 5:15'teki "nur" için müfessirlerin görüşleri farklıdır: Taberî bu nuru Hz. Muhammed olarak açıklar; başka müfessirler Kur'an ya da İslâm olarak açıklamış, birçoğu görüşleri birlikte anmıştır.
5. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 88. Hüseyin Vedad, "Allah Âdem'i kendi sureti üzere yarattı" hadisini (Buhârî, İsti'zân 1 [6227]; Müslim, Birr 115 [2612]) "el-İnsan" olarak Deryâ-yı Nûr-ı Muhammed'e bağlar. Hadisin bu şekilde yorumlanması kendisine aittir.
6. Buhârî, Bed'ü'l-halk 1 (3191). İmrân b. Husayn'dan.
7. Âl-i İmrân 3:81 için Hz. Ali ve İbn Abbâs'a nispet edilen yorum, ayette anılan peygamberin Hz. Muhammed olduğu yönündedir; birçok müfessir ayeti her peygamberin kendisinden sonra geleni tasdik etmesi şeklinde genel olarak da açıklar.
8. Tirmizî, Menâkıb 1 (3609). Ebû Hüreyre'den. Tirmizî hadis için "hasen sahih garib" der. "Âdem su ile çamur arasında iken" lafzı ise hadis kitaplarında bulunmaz; Aclûnî ve diğer mevzûât müellifleri bu lafzın aslı olmadığını belirtir.
9. Buhârî, Menâkıb 17 (3532). Cübeyr b. Mut'im'den.
10. M. Yaşar Kandemir ve diğerleri, "Muhammed", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, İstanbul 2005. Abdülmuttalib'in ziyafette ad koyması ve Âmine'nin rüyası için maddede İbn Sa'd, et-Tabakât, I, 98-99 ve Müsned, IV, 127-128 gösterilir; rivayetlerin değerlendirilmesi için orada Arnaût neşrine atıf vardır.
11. Bekir Topaloğlu, "Hamd", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997. Allah'tan başkası için geçtiği tek yer Âl-i İmrân 3:188'dir.
12. Müslim, Salât 222 (486). Hz. Âişe'den. Duanın son kısmı: "lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsik."
13. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 5 ve 17.
14. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 27.
15. İbn Arabî, Fusûsu'l-hikem, "Üzeyr" faslı. Velî'nin ilâhî isimlerden olduğu, nebî ve resûlün ise olmadığı düşüncesi buradadır.
16. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 52.
17. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 242-370. Kitabın bu bölümü yolun büyüklerinin "esmâ-i husûsiye"sine ayrılmıştır. Hüseyin Vedad, s. 52'de "Hatmül Velâyet" ifadesinin İbn Arabî'nin el-Fütûhât'ında geçtiğini söyler.
18. Hakîm et-Tirmizî, Hatmü'l-evliyâ (Sîretü'l-evliyâ). Bk. "Hakîm et-Tirmizî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997.
19. Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü'l-kâmil fî ma'rifeti'l-evâhir ve'l-evâil. Kavramın İbn Arabî tarafından yerleştirildiği için bk. Mehmet S. Aydın, "İnsân-ı Kâmil", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, İstanbul 2000.
20. Müslim, Salâtü'l-müsâfirîn 139 (746). Sa'd b. Hişâm'ın sorusu üzerine Hz. Âişe'nin cevabı.
21. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 248-249.
22. "Tehallakû bi-ahlâkıllâh" sözünün hadis kaynaklarında sahih bir senedi yoktur. Gazzâlî, el-Maksadü'l-esnâ'da her ismin açıklamasından sonra kulun o isimden payını (hazzü'l-abd) anlatır.
23. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 247-248.
24. Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî, IV, 817 (Nicholson baskısı numaralamasıyla). Demirci'nin maddesinde zikredilir; beyit bu kitapta aktarılmadı.
BÖLÜM 12