13/ 15

İSİMSİZLİK

26 dakikalık okuma

Bütün İsimlerin İşaret Ettiği O

Uzun bir yolun sonunda insan, yola çıkarken yanına aldığı şeylere bakar. Çantasında ne kalmış, ne eksilmiş? Bazı şeyleri yolda bırakmıştır, bazılarını yükü ağırlaştığı için atmıştır. Bazıları ise hâlâ elindedir, ama artık onlara aynı gözle bakmaz.

Bu kitap bir isimle yola çıktı. Önce ismin ne olduğunu sorduk, sonra ismin ötesindeki O'nu, sonra güzel isimleri. Varlığa indik, isimlerin âlemde nasıl göründüğüne baktık. Âdem'e öğretilen isimleri konuştuk. Gönle döndük, sevgiye, zikre. İsimlerin toplandığı yeri, İsm-i Azam'ı sorduk; isimlerin birlik noktasını, Hakikat-i Muhammediye'yi. Şimdi yolun sonundayız. Çantamızda çok isim var. Bu bölüm, o isimleri birer birer çıkarıp yere koymayı deneyecek. İsimleri atmak için değil. Ellerimiz boşalınca neyin kaldığını görmek için.

Bölümün adı "İsimsizlik." Bu kelime bir eksikliği anlatıyor gibi duruyor. Adı olmayan, kimsesiz, tanınmayan. Burada başka bir şey kastediyorum: Hiçbir ismin kuşatamadığı, bütün isimlerin kendisine yöneldiği hakikat. Ad, onun yanında küçük kaldığı için değil, onu taşıyamadığı için susar. Bir kova denizi taşıyamaz; bu, kovanın kusuru değildir, denizin büyüklüğüdür.

Kovayı denize daldırdık

Kova doldu

Deniz eksilmedi

Kovadaki su

Denizin adıydı

12.1. İsmin başladığı ve bittiği yer

Bir isim nerede başlar? Dilde başlar, deriz. Ama dilden önce bir şey olmalı ki dil onu adlandırsın. Bir ihtiyaç, bir hayret, bir karşılaşma. İnsan karşısında bir şey bulur, o şeyi öbür şeylerden ayırmak ister, ona bir ad verir. İsim, ayırmanın başladığı yerde başlar.

Peki nerede biter? Ayrılacak bir şey kalmadığında. Bir şeyi başka bir şeyden ayırmak için ikisinin de ortada olması gerekir. Gece ile gündüz, sıcak ile soğuk, ben ile sen. İsimler bu ikiliklerin dilidir. Her ad bir sınır çizer: Bu, şu değildir. Çizgi çizilmeden ad konamaz.

Şimdi şunu düşünelim: Karşısına bir ikinci konamayan bir hakikat olsaydı, ona nasıl ad verilirdi? Sınırı olmayan bir şeyin etrafına nasıl çizgi çekilirdi? Kur'an bu soruya bir ayetle dokunur:

O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.

— Şûrâ 42:11

Ayetin yapısı dikkat çekicidir. Önce bir olumsuzlama gelir: Benzeri yoktur. Sonra iki isim gelir: İşiten, gören. Olumsuzlama ile isim yan yana durur. İsimler O'nu bize yaklaştırır; olumsuzlama O'nu isimlerin benzettiği her şeyden uzak tutar. Bu iki hareket aynı anda olur. İkinci bölümde bunu tenzih ve teşbih diye konuşmuştuk. Burada bir adım ileri gidelim: İsmin başladığı yer "işiten, gören" dediğimiz yerdir. İsmin bittiği yer, "benzeri yoktur" dediğimiz yerdir. Ve ikisi aynı ayettedir.

Demek ki isim, bittiği yerde başlar. Bir ismi doğru söylemek, onun nerede bittiğini bilerek söylemektir. "Semî" deriz, işiten. Ama bizim işitmemiz bir kulakla, bir sesle, bir mesafeyle olur. O'nun işitmesi bunların hiçbirine muhtaç değildir. İsmi söylediğimiz anda, ismin bizdeki karşılığını da geride bırakmamız gerekir. Kelime aynı kalır, ama içi değişir.

İşiten dedik

Kulağımız geldi aklımıza

Benzeri yok dedi

Kulak düştü

İşitmek kaldı

Kimsenin kulağı değil

Hüseyin Vedad bu sınırı "Hüve" kelimesinde görür. Ona göre bütün isimler O'nu işaret eder, ama Hüve isimden münezzehtir:

Hüve; zâtîyet-i ilâhiyedir. O'nu ifade etmek için isimler zikredilmektedir; ancak, Hüve isimden münezzehtir.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 27

"Hüve" Arapçada bir isim değil, bir zamirdir: O. Zamir, adın yerini tutar. Ama burada tuhaf bir şey olur. Normalde bir şeyin adını bilmediğimizde ya da tekrar etmek istemediğimizde zamir kullanırız. Burada ise zamir, bütün adları bildiğimiz hâlde, hiçbirinin yetmediği yerde kullanılıyor. Adların hepsi söylendi; geriye bir işaret kaldı. İsmin bittiği yer, zamirin başladığı yerdir.

Bir insanı çok uzaktan çağırırken adını söyleriz. Yanımıza geldiğinde, yüzü karşımızdayken, artık adını söylemeyiz; "sen" deriz. Yakınlık arttıkça ad geri çekilir, zamir öne çıkar. Belki bütün isimler de böyledir: Uzaktan bir çağrıdır. Yakınlaşıldığında, söylenen tek kelime kalır.

12.2. Bilginin sınırları

İnsan bilmeyi sever. Bilgi ona güç verir, güven verir, yön verir. Bilmediği bir şeyle karşılaştığında huzursuzlanır; ya onu bilinen bir şeye benzetir ya da yok sayar. Bilinmeyene katlanmak, insanın en zor işlerinden biridir.

Kur'an insana bilgisinin sınırını hatırlatmaktan çekinmez:

Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: "Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir."

— İsrâ 17:85

Bir başka ayette bu sınır daha açık çizilir:

Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.

— Tâhâ 20:110

Ayette geçen fiil, ihâta: kuşatmak, etrafını sarmak. Bir şeyi bilmek, bir anlamda onun etrafını sarmaktır. Bir dağı bildiğimizi söylediğimizde, onun eteklerini, zirvesini, yamaçlarını zihnimizde bir araya getiririz. Dağ, zihnimizin içine girer. Ama O'nu bildiğimizi söylediğimizde böyle bir şey olmaz. Zihin O'nu içine alamaz. Olsa olsa zihin O'nun içinde olduğunu fark eder.

Ayetül-Kürsî'de bu ilişki tersinden anlatılır:

...dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır...

— Bakara 2:255

İnsanın bildiği her şey, O'nun ilminden "dilediği kadarı"dır. Bilgi bize verilir, bizden çıkmaz. Bunu bilmek, bilginin kendisini değiştirir. Sahibi olduğumuzu sandığımız bir şeyin emanet olduğunu fark ederiz. Emanetin sahibi gibi davranan, emanete ihanet eder. Bilgisiyle büyüklenen, bildiğinin kaynağını unutmuştur.

Bildik, dedik

Bilgi dedi ki

Ben size verildim

Avuç açıldı

Avuçtaki su

Avucun değildi

Burada bir yanlış anlamaya düşmemek gerekir. Bilginin sınırını bilmek, bilgiden vazgeçmek değildir. Kur'an insanı düşünmeye, bakmaya, sormaya çağırır; göklere, yere, kendi nefsine. Sınırı görmek için önce o sınıra kadar yürümek gerekir. Hiç yürümeyen, sınırı göremez; sadece bulunduğu yeri dünyanın sonu sanır. Bilginin sınırına varan ise bir şeyi öğrenir: Bilgi bir kapıdır ve kapının ardında bilginin taşıyamayacağı bir şey vardır.

Tasavvuf geleneği bu noktaya hayret der. Hayret, bilmeyenin şaşkınlığı değildir; bilenin, bildiğinin ötesini görmesidir. Cahil şaşırmaz, çünkü neyi bilmediğini bilmez. Âlim şaşırır, çünkü bilgisi ona bilmediği şeyin büyüklüğünü göstermiştir. Bilginin en yüksek meyvesi, bir tür sessiz hayrettir.

Bu hayretin insandaki karşılığı, gündelik hayatın içinde de görülür. Bir bahçıvan yıllarca toprakla uğraşır. Hangi tohumun ne zaman ekileceğini, hangi fidanın ne kadar su istediğini bilir. Ama her bahar ilk filizi gördüğünde bir an durur. Bildiği her şeye rağmen, bir tohumun içinden bir ağacın nasıl çıktığını hâlâ tam olarak kavrayamaz. Acemi bahçıvan durmaz; filizi görür ve geçer. Usta bahçıvan durur. Bilgisi onu hayretten uzaklaştırmamış, hayrete yaklaştırmıştır.

Bir hekim de böyledir, bir yıldız bilimci de, bir anne de. Bir şeyi ne kadar yakından tanırsak, onun ardındaki sırrın büyüklüğü o kadar belirginleşir. Bilgi, sırrı çözmez; sırrın yerini gösterir. Ve sırrın yerini görmek, insanı mütevazı kılar. Kibir, çoğu zaman yarım bilginin meyvesidir. Bilginin sonuna yaklaşan, bilgisiyle övünmez; çünkü bildiğinin, bilmediğinin yanında ne kadar küçük kaldığını görmüştür.

Tohumu bildi

Toprağı bildi

Suyu bildi

Filizin önünde durdu

Bilgisi ona

Durmayı öğretmişti

12.3. Mânâdan hakikate

Bu kitabın alt başlığı bir yolu tarif ediyordu: İsimden mânâya, mânâdan hakikate. İlk adımı birçok bölüm boyunca attık. Bir isme baktık, içinde taşıdığı mânâyı aradık. Rahmân'ın rahmetini, Vedûd'un sevgisini, Alîm'in bilgisini. Şimdi ikinci adımı sormak gerekiyor: Mânâdan hakikate nasıl geçilir?

Mânâ, bir şeyin bize söylediğidir. Hakikat, o şeyin kendisidir. Bir mektup düşünelim. Mektubun kelimeleri isimdir. Kelimelerin anlattığı mânâdır. Mektubu yazanın kendisi hakikattir. Kelimeleri okumadan mânâya varamayız. Mânâyı anlamadan da yazanı tanıyamayız. Ama mânâyı anlamak, yazanı tanımak demek değildir. Bir insan bir mektubu ezbere bilebilir ve yazanı hiç görmemiş olabilir.

Kur'an, âlemi ve insanı birer "ayet" olarak anar. Ayet, işaret demektir:

Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz.

— Fussilet 41:53

Ayetler, yani işaretler, bir hakikati gösterir. Mânâ işaretin söylediğidir, hakikat ise işaretin gösterdiği. İşarete takılan, işaretin kendisini hakikat sanar. Bir yol levhasının önünde durup "vardım" diyen yolcu gibi. Levha doğrudur, yön doğrudur, ama levha varılacak yer değildir.

Levhada şehrin adı

Ok şehri gösterir

Levhanın dibinde

Bir yolcu uyudu

Vardım sandı

Mânâdan hakikate geçişte bir şey değişir: Bakanın kendisi. Mânâ, bakanın zihnine girer. Hakikat ise bakanı kendine çeker. Bir ismin mânâsını öğrenen, o mânâyı bilir. Bir ismin hakikatine yönelen, o isimle değişir. Rahmân isminin mânâsını bilen, rahmetin ne olduğunu anlatabilir. Rahmân isminin hakikatine yönelen ise rahmetin içinden geçer; bir gün kendini bir yaranın başında, bir yetimin yanında, bir düşmanını affederken bulur.

Bu yüzden mânâdan hakikate geçiş bir düşünce işi olarak kalmaz. Bir hâl işi olur. Düşünce kapıya kadar getirir. Kapıdan geçmek için düşüncenin yanına bir şey daha gerekir: Gönlün razı olması. Yedinci bölümde gönlün mânânın idrak edildiği yer olduğunu söylemiştik. Burada şunu ekleyelim: Gönül, mânânın hakikate dönüştüğü yerdir. Akıl mânâyı tutar; gönül hakikate tutulur.

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin birinci cildinde bu geçişi bir benzetmeyle anlatır:

Hîç nâmî bî-hakîkat dîdeî

Yâ ze gâf u lâm-ı gul gul çîdeî

İsm hˇândî rev müsemmâ râ becû

Meh be-bâlâ dân ne ender âb-ı cû

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

Türkçesi şöyle: "Hiç hakikati olmayan bir ad gördün mü? Yoksa gül'ün harflerinden bir gül mü kopardın? İsmi okudun, git müsemmâyı ara. Ay'ı yukarıda bil, ırmağın suyunda değil."1

Gülün adını yazan harflerden gül koparılmaz. Suda görünen ay, ayın kendisi değildir. Ama suda ayı görmeseydik, yukarı bakmayı akıl etmezdik belki. Su, aya bakmanın ilk yeridir. Yanlış olan suya bakmak değil, suda kalmaktır.

12.4. Varlık ve benlik idraki

Bütün bu yolculukta bir soru sürekli peşimizden geldi, ama onu doğrudan sormaktan kaçındık: Bu isimleri arayan kim? İsimlere bakan göz kimin? Mânâyı arayan gönül, hakikate yönelen insan, bütün bunlar kimdir?

"Ben" deriz. Ama ben dediğimiz şey nedir? Bir ad, bir beden, bir geçmiş, bir hafıza. Hepsi değişir. Çocukken ben dediğimiz şey, bugün ben dediğimiz şey değildir. Beden yenilenir, hafıza silinir, ad başkalarıyla paylaşılır. Geriye ne kalır?

Kur'an insanın varlığını kendinden değil, O'ndan bilmesini ister:

And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.

— Kâf 50:16

Şah damarı, insanın hayatının aktığı yerdir. Ondan daha yakın olan, insanın kendisinden daha yakındır. İnsan kendine bakarken bile, aradaki mesafe ondan büyüktür. Bu ayet, benliğin yalnız olmadığını söyler. Ben dediğim yerde, benden yakın biri vardır.

Bir başka ayet bu yakınlığı varlığın bütününe yayar:

Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir.

— Hadîd 57:4

Bu ayetler karşısında benlik bir yerde sarsılır. Kendimi merkeze koyduğumda her şey bana göre dizilir. Ben bakarım, ben bilirim, ben severim. Ama bu ayetler merkezi başka bir yere taşır. Bakan, bilen, seven olduğumu sandığım her an, benden yakın biri oradadır. Benlik, kendi kendine yeten bir merkez olmaktan çıkar; bir emanete, bir aynaya, bir yere döner.

Ben dedim

Ses benimdi

Sesin geçtiği boğaz

Boğazdaki damar

Damardan yakın biri

Ben dediğimde, oradaydı

Tasavvuf bu idrake fenâ der: Yok olmak, eriyip gitmek. Kelime korkutucudur. İnsan yok olmak istemez. Ama fenâ, insanın yok edilmesi değildir. Benliğin, kendini merkez sanma iddiasının bitmesidir. Bir mum güneşin altında yanmaya devam eder; ama artık kimse onun ışığını ayrıca görmez. Mum yok olmamıştır. Işığı, daha büyük bir ışığın içinde kaybolmuştur.

Kur'an'ın şu ayeti bu bakışın en sade ifadesidir:

Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak, yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.

— Rahmân 55:26-27

Diyanet meali "Rabbinin varlığı" der; ayetin aslında geçen kelime vech, yüz demektir.2 Her şey fânidir, Rabbinin yüzü kalır. Benlik idraki, belki tam burada başlar. Ben dediğim şeyin fânî olduğunu, kalıcı olanın ise benim olmadığını görmek. Bu görüş bir kayıp gibi gelir. Ama ölümlü bir şeye tutunan insan, onu kaybetme korkusundan kurtulamaz. Kalıcı olana yönelen ise ölümlü olanı da kaybetmekten korkmaz; çünkü onun ne olduğunu bilir.

Hüseyin Vedad, isimlerin zâta tâbi olduğunu ve zâtın isimlerle de mukayyet olmadığını söyler; Hüve'yi bu şekilde kabul etmeyenlerin "isim ve surette" kalacağını ekler.3 İsim ve surette kalmak: Benliğin hâli de böyledir. İnsan kendi adında, kendi suretinde kalabilir. Ya da o adın ve suretin bir işaret olduğunu görüp işaretin gösterdiği yöne dönebilir.

12.5. Tevhid: Çoklukta birlik

Tevhid, birlemek demektir. Bir'i bir bilmek, bir'i bir tanımak. Kelime-i tevhid bunu iki parçada söyler: "Lâ ilâhe", ilâh yoktur; "illallah", Allah'tan başka. Önce bir silme, sonra bir onama. Önce çokluğu kaldır, sonra birliği gör.

Ama dünya çokluktan ibarettir. Sayısız yaprak, sayısız yıldız, sayısız insan. Gözümüzü açtığımız her an bir çokluk görürüz. Tevhid, bu çokluğu inkâr mı eder? Birliği görmek için gözümüzü kapatmamız mı gerekir?

İhlâs suresi tevhidin en kısa tarifidir:

De ki: O Allah bir tektir.

Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır.

O doğurmamış ve doğmamıştır.

Hiçbir şey O'na denk değildir.

— İhlâs 112:1-4

Surenin ilk kelimesinden sonra gelen kelime Hüve'dir: "Kul Hüvallâhu ehad." De ki: O, Allah'tır, birdir. İsimden önce zamir gelir. Allah isminden önce "O" söylenir. Sanki önce bir işaret yapılır, sonra o işaretin adı verilir. Ve sure, "hiçbir şey O'na denk değildir" diyerek kapanır. Başta zamir, sonda olumsuzlama. Arada isimler.

Tevhid, çokluğu inkâr etmez; çokluğun kaynağını sorar. Her şey O'na muhtaçtır; demek ki her şey O'ndan bir şey taşır. Bir ağacın yüz yaprağı vardır. Yaprakları saymak ağacı inkâr etmek değildir. Ama yaprakları sayıp ağacı unutmak, yaprakları da anlamamaktır. Her yaprak, aynı köke bağlıdır. Çokluk, birliğin açılmasıdır; birlik, çokluğun toplanması.

Kur'an bu açılmayı yönlerle anlatır:

Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır.

— Bakara 2:115

Diyanet meali "Allah'ın yönü" der; ayetin aslındaki kelime yine vech, yüzdür.2 Nereye dönersen O'nun yüzü orada. Yönler çoktur. Yüz bir. Tevhid, çokluğun içinde yüzü görebilmektir. Bunun için gözü kapatmak gerekmez; bakışı değiştirmek gerekir.

Yüz yaprak saydım

Biri düştü

Doksan dokuz kaldı

Kök saymadı

Kök, hepsinde birdi

Tasavvufta bu görüş bazen yanlış anlaşılmıştır. "Her şey O'dur" gibi bir cümle, varlığı Allah ile karıştıran bir anlayışa kayabilir. Bu tehlike bilinir; tasavvufun büyükleri de bu yüzden tenzihi elden bırakmamıştır. Çoklukta birliği görmek, çokluğu Allah saymak değildir. Aynadaki yüzü görmek, aynayı yüz saymak değildir. Ayna yüzü gösterir; yüz aynada değildir, aynanın karşısındadır.

Hüseyin Vedad'ın yorumunda bütün isimler Hüve'ye tâbidir, icraat ve fiiliyat Hüve'dedir.4 Bu cümle bir hiyerarşi kurar: Önce Hüve, sonra isimler, sonra varlık. Tevhid, bu sıranın tersine çevrilmemesidir. Varlıktan isme, isimden Hüve'ye bakarız, ama hep bilerek: Asıl olan Hüve'dir, isimler O'na tâbidir, varlık da isimlere.

12.6. İsimlerin çokluğu karşısında zâtın birliği

Haşr suresinin son ayetleri, Kur'an'da isimlerin en yoğun bir arada geçtiği yerlerden biridir. Üç ayet boyunca isimler birbiri ardına sıralanır: Görüleni ve görülmeyeni bilen, Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hâlık, Bâri', Musavvir. Ve üç ayet de aynı kelimeyle başlar: Hüve. "Hüvallâhüllezî..." O, öyle bir Allah'tır ki... İkinci bölümde bu üç ayetin zamirle açılışına bakmıştık. Burada sonuncusunun bitişine bakalım: "Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih ederler" (Haşr 59:24). İsimler sayılır, sayının sonunda tesbih gelir.

İsimlerin seli üç kez "O" ile başlar. Sanki her dalga, aynı kıyıdan kalkıp aynı kıyıya döner. İsimler çoğalır; başlangıç noktası değişmez. Bu ayetleri okuyan, bir yandan isimlerin genişliğine hayran kalır, bir yandan hepsinin tek bir zamire bağlandığını görür.

Bir ışık prizmadan geçtiğinde renklere ayrılır. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor. Her renk kendine özgüdür, kendi dalga boyu, kendi sıcaklığı vardır. Ama hepsi aynı ışıktan çıkmıştır. Prizma ışığa renk eklemez; ışıkta zaten bulunanı ayırır, gösterir. Renkleri birleştirdiğimizde yeniden beyaz ışığa döneriz.

Bu benzetmenin bir sınırı var, onu da söylemek gerekir. Işık renklerden oluşur; renkleri çıkarırsak ışık kalmaz. Zât ise isimlerden oluşmaz. İsimler zâtın parçaları değildir. Kelâm âlimleri bu meseleyi uzun uzun tartışmıştır: Sıfatlar zâtın aynı mıdır, gayrı mıdır? Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğu şöyle demiştir: Sıfatlar zâtın ne aynıdır ne gayrıdır.5 Bu cevap ilk bakışta bir kaçış gibi görünür. Ama aslında dilin sınırını dürüstçe kabul eder. "Aynı" desek, isimler arasındaki farkı yok sayarız; rahmet ile adalet aynı şey olur. "Gayrı" desek, zâtın dışında ezelî şeyler kabul etmiş oluruz. İkisi de yanlış. Doğru olanı söyleyecek kelime dilde yok. "Ne o ne bu" demek, dilin, kendi kelimeleri tükendiğinde söyleyebildiği en doğru cümledir.

Işık prizmaya düştü

Renkler açıldı

Kırmızı ışık değildi

Işıksız da değildi

Ne o, ne başkası

Dil burada

Kendi sınırını söyledi

Hüseyin Vedad bu meseleyi kendi diliyle şöyle kurar:

Ama zâtîyet-i ilâhiye isimlerle de mukayyet değildir. Çünkü isimler sıfattır, zâtîyet-i ilâhiye ise isimle tarif edilemeyecek bir azim noktadır.

— Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 245

"Mukayyet değildir", yani bağlı değildir, sınırlı değildir. İsimler O'nu tarif eder, ama O isimlerin tarifine bağlı kalmaz. Bu, isimlerin yanlış ya da eksik olduğu anlamına gelmez. Her isim doğrudur. Ama hiçbir isim, tek başına ya da hepsi birlikte, O'nu sınırlayamaz. İsimler bir kapının kanatları gibidir; kapı açıldığında kanatlar iki yana çekilir ve ortadaki boşluktan geçilir. Kanatlar olmadan kapı olmaz. Ama geçilen yer kanat değildir.

İnsan bu birliği kendi hayatında da sezer. Bir annenin bir çocuğa karşı sert de olabildiğini, şefkatli de, sabırlı da, endişeli de olabildiğini düşünelim. Bunlar çocuk için farklı yüzlerdir. Ama çocuk büyüdüğünde anlar ki hepsi tek bir sevginin farklı görünüşleriydi. Sertlik de oradan geliyordu, şefkat de. Çocukken anneyi hâllerinden tanırız. Büyüyünce, hâllerin ardındaki birliği.

12.7. Kelimenin anlatamadığı

Kur'an iki yerde kelimelerin tükenmezliğinden söz eder:

De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."

— Kehf 18:109

Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi.

— Lokmân 31:27

Bu ayetlerde bir karşılaştırma var. Bir yanda O'nun kelimeleri, öbür yanda bizim mürekkebimiz. O'nun kelimeleri bitmez; bizim mürekkebimiz biter. Yani sorun kelimelerin azlığında değil, bizim yazma gücümüzün sınırlılığındadır. Kelime çoktur. Kalem azdır.

Bunu insanın kendi dilinde de görürüz. Bir sevinci anlatmak isteriz, kelime bulamayız. Bulduğumuz kelime ya fazla büyük ya fazla küçük gelir. "Çok mutluyum" deriz ve cümle, içimizdeki şeyin yanında solgun kalır. Şairler bu solgunluğa karşı yazar. Bir kelimeyi başka bir kelimenin yanına koyar, aralarında bir kıvılcım çıkmasını bekler. Kelimeler tek başına anlatamadığını, birbirine sürtünerek anlatmaya çalışır.

Ama en büyük şair de bir yerde durur. Kelimelerin birbirine sürtünmesi bile yetmez. O zaman şiir susar. Bazı şiirlerin en güzel yeri, son dizeden sonra gelen beyazlıktır. Okur sayfayı çevirmez; bir süre o beyazlığa bakar.

Denizi mürekkep yaptılar

Ağaçları kalem

Yazdılar

Deniz bitti

Söz bitmedi

Kalan beyazlık

En uzun satırdı

Kur'an'ın kendisi de bu beyazlığı bilir. Surelerin başındaki kesik harfler, Elif Lâm Mîm, Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd, birer kelime değildir. Müfessirler onlar hakkında birçok görüş ileri sürmüş, birçoğu da sonunda "bunların murâdını Allah bilir" demiştir. Kitabın içinde, anlamı insana açılmamış harfler durur. Okuruz, ama çözemeyiz. Ve bu harfler, kitabın eksiği değil, okurun haddini hatırlatan işaretlerdir.

İlâhî isimler, kelimenin anlatamadığı şeyi anlatmak için verilmiş kelimelerdir. Bu, bir çelişki gibi görünür, ama değil. İsimler bize, anlatılamayanın nerede olduğunu gösterir. Haritada bir dağın yerini gösteren bir üçgen gibi. Üçgen dağ değildir; dağın yüksekliğini, soğuğunu, rüzgârını taşımaz. Ama dağın nerede olduğunu bilmek için ona bakarız. İsimler, anlatılamayanın haritasıdır.

Bir isim üzerine ne kadar çok yazarsak, o ismin anlatamadığı şey o kadar belirginleşir. Bu kitap da öyle oldu. Her bölümde bir kavramın etrafında dolaştık, onu farklı yönlerden anlattık. Ama her bölümün sonunda bir soru kaldı. Soru kaldı, çünkü kelimeler bitmişti. Ya da kelimeler bitmemişti, biz durmayı öğrenmiştik.

Cenâb-ı Mevlevî, ismi okuyup müsemmâyı aramayı söyledikten sonra bir beyit daha ekler:

Ger ze nâm u harf hˇâhî bogzerî

Pâk kon hod râ ze hod hîn yekserî

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"Ad ile harften geçmek istersen, kendini kendinden bir kerede temizle."1 Ad ile harften geçmenin yolu, kelimeleri bırakmak değil, kelimeleri söyleyen benliği arıtmaktır. Kelimenin anlatamadığını, kelimeyi söyleyenin temizliği anlatır.

12.8. Susmak ve idrak etmek

Kur'an'da iki insan susmakla görevlendirilir. Biri Zekeriyyâ'dır. Yaşlılığında bir çocuk müjdesi alır, bir alamet ister:

Allah: "Senin alametin, sağlam ve sıhhatli olduğun halde üç gün üç gece insanlarla konuşamamandır" buyurdu.

— Meryem 19:10

Âl-i İmrân suresindeki ayette bu suskunluğa bir şey eklenir: "Rabbini çok an, akşam sabah hamd et" (3:41). İnsanlarla konuşma kapanır, Rabbini anma açılır. Dil susar, gönül söyler.

Öbürü Meryem'dir. Kucağında bir çocukla kavminin karşısına çıkacaktır. Ne diyeceğini bilmez. Ona bir oruç öğretilir:

...İnsanlardan birini görecek olursan 'Ben Rahman için oruç adadım, bugün hiçbir insanla konuşmayacağım' de."

— Meryem 19:26

Susma orucu. Konuşmak, kendini savunmak, açıklamak insanın en büyük ihtiyacı gibi görünür. Meryem'e bu ihtiyacı bırakması söylenir. Ve o susunca, beşikteki çocuk konuşur. Söylenmesi gereken, susanın yerine söylenir.

Bu iki kıssada susmak bir yoksunluk değil, bir alamet ve bir oruçtur. Alamet, bir şeyin geleceğini gösterir. Oruç, bir şeyden geri durarak başka bir şeye yer açar. Susmak da böyledir: Dili bırakır, kulağa yer açar. Konuşan insan çoğu zaman dinlemez; cevabını hazırlar. Susan insan ise ilk defa duymaya başlar.

Zekeriyyâ sustu

Bir çocuk geldi

Meryem sustu

Çocuk konuştu

Susan, ses vermişti

Söz, sükûttan doğdu

Peygamber Efendimizin bir sözü bu ölçüyü günlük hayata indirir: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya sussun."6 Söz ile susmak arasında bir seçim vardır ve ölçü hayırdır. Hayır söyleyemeyecek yerde susmak, bir ibadet olur. Ama bu hadis, susmanın daha yüksek bir anlamına da kapı aralar: Bazı şeyler hakkında söylenecek en hayırlı şey, hiçbir şey söylememektir.

İlâhî zât hakkında konuşurken insan bu sınıra hızla varır. Kelâm kitaplarında, tefsirlerde, tasavvuf eserlerinde zât üzerine söylenmiş çok söz vardır. Bu sözlerin hepsi bir yere kadar götürür. Ama bir yerde, söylenecek her söz bir şeyi eksiltir. O noktada susmak, idrakin en ileri adımıdır. Bilmediği için susan ile bildiği için susan farklıdır. Birincisinin sükûtu boştur. İkincisinin sükûtu doludur.

Bir önceki bölümde, Peygamber Efendimizin gece secdede ettiği duayı anmıştık: "Sana olan övgümü saymaya gücüm yetmez." Bu duaya bir kez daha dönelim, çünkü bu dua bir susmayı da anlatır. Övgünün bittiği yerde susulur. Ama bu susma, övgünün yokluğu değil, en doğru biçimidir. Sükût da bir hamd olabilir.

Hüseyin Vedad'a göre Hüve'yi tam olarak ifade edecek bir kelime olamaz.7 Bu cümleyi okuyup geçmek kolaydır. Ama üzerinde durulduğunda şunu söyler: Hüve hakkındaki en doğru söz, bir kelime değil, bir işarettir. Ve işaretin en sadesi, işaret eden parmağın kendini geri çekmesidir.

12.9. İsimden müsemmaya yöneliş

Bu kitap boyunca bir ayrımı korumaya çalıştık: İsim ile müsemmâ. Ad ile adlandırılan. Ayrımı korumak, ismi küçümsemek için değildi; ismi yerine koymak içindi. Şimdi yolun sonunda bir yönelişten söz etmek istiyorum: İsimden müsemmâya dönmek.

Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî'nin aynı yerinde, gül beytinden hemen önce şöyle der:

Ez hevâhâ key rehî bî-câm-ı Hû

Ey ze Hû kâni' şode bâ nâm-ı Hû

— Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî I

"Hû'nun kadehi olmadan hevâlardan nasıl kurtulursun? Ey Hû'dan, Hû'nun adıyla yetinmiş olan."1

Beyitte bir sitem var. İnsan Hû'nun kendisine yönelebilecekken, Hû'nun adıyla yetinmiştir. Kadeh önündedir; o kadehin adını okumakla kalmıştır. Bu sitem, zikri bırakmaya bir çağrı değildir. Cenâb-ı Mevlevî'nin yolu zikrin, semânın, ney sesinin yoludur. Sitem, zikrin bir sözde kalmasınadır. Adı anan, adın sahibine yönelmedikçe, kadehin adını okuyup susuz kalan biri gibidir.

Kur'an bu yönelişi en sade cümleyle anlatır. Bir musibet karşısında söylenen cümle:

Onlara bir musibet geldiğinde: "Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz" derler.

— Bakara 2:156

"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz. Bu cümlede bir isim, bir sıfat, bir tarif yoktur. Sadece bir aidiyet ve bir dönüş. Biz O'nunuz. O'na dönüyoruz. Cümle çoğu zaman bir ölüm haberinin ardından söylenir. Ama yalnız ölüm için değildir. Her kayıpta, her eksilişte, her "elimden gitti" dediğimiz anda söylenebilir. Çünkü her kayıp, bize bir şeyin bizim olmadığını hatırlatır. Ve her hatırlatma, bir dönüş fırsatıdır.

Elimden gitti, dedim

Gitmedi, döndü

Döndüğü yere

Ben de dönüyorum

Gitmek sandığımız

Bir dönüştü

İsimden müsemmâya yönelmek bir defada olmaz. Bir ömür boyu sürer. Her gün yeniden isimlere takılırız; makama, unvana, şöhrete, hatta manevî unvanlara. Her gün yeniden o isimlerin bir işaret olduğunu hatırlamamız gerekir. Bu hatırlayış, bir önceki kısımda konuştuğumuz zikrin asıl anlamıdır. Zikir, ismi hatırlamakla başlar, müsemmâyı hatırlamakla tamamlanır.

Bu yönelişin bir işareti, insanın isimleri anarken neyi beklediğidir. İnsan bir ismi bir şey elde etmek için anabilir: bir derdin geçmesi, bir kapının açılması, bir isteğin gerçekleşmesi. Bunda bir kusur yoktur; Kur'an "O'na o isimlerle dua edin" der. Ama Hüseyin Vedad bir noktaya dikkat çeker: İsimleri, "şu kadar çekersem istediğimi yaparım" diyerek bir zorlama aracına çevirmek doğru değildir; Allah'ı, Allah olduğu için anmak gerekir.9 İsmi bir anahtar gibi kullanan, kapının ardındakini değil, kapının açılmasını ister. İsmi sahibine yönelmek için anan ise kapı açılmasa da kapının önünde durmaktan razıdır.

İki dua arasındaki fark, belki duanın sonunda görülür. Birincisi istediğini alınca susar. İkincisi alsa da almasa da devam eder; çünkü istediği şey bir nesne değil, bir yakınlıktır. Bir çocuk annesinden şeker ister. Şekeri alınca koşup gider. Başka bir çocuk annesinin yanına gelir, bir şey istemez, sadece yanında oturur. İkisi de annesini sever. Ama ikincisi, annenin kendisini istemiştir.

Kur'an, insanların Allah'ı nasıl değerlendirdiğinden de söz eder:

Onlar Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler.

— Zümer 39:67

"Gereği gibi değerlendirmek", Arapçada hakka kadrihî, kadrini hakkıyla bilmek demektir. İnsan Allah'ın kadrini hakkıyla bilemez; ama bilemediğini bilebilir. İsimden müsemmâya yönelmek, belki bu bilinçle yaşamaktır: Her ismin ardında, o ismin taşıyamadığı bir kadr olduğunu unutmamak. Ve o kadri ölçmeye çalışmak yerine, ona yönelmek.

12.10. Hüve: Başlangıç ve nihayet

Bu kitabın ikinci bölümü Hüve ile başlamıştı: İsmin ötesindeki O. Şimdi son bölümün son alt başlığında yine O'na dönüyoruz. Ama dönüş, başlangıçtaki yere varmak değil. Aynı kapıdan geçmek, ama bu kez öbür taraftan.

Hadîd suresinin üçüncü ayeti, dört ismi bir arada söyler. Ve ayet, İhlâs gibi, Haşr'ın son ayetleri gibi, Hüve ile başlar: "Hüve'l-evvelü ve'l-âhiru ve'z-zâhiru ve'l-bâtın."

O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.

— Hadîd 57:3

Evvel ve Âhir: Önce ve son. Zâhir ve Bâtın: Açık ve gizli. İki çift, dört isim. Zamanın iki ucu, varlığın iki yüzü. Bu isimler birbirine zıt görünür. Bir şey hem önce hem son olabilir mi? Hem açık hem gizli? Bizim dünyamızda olamaz. Önce gelen sonra gelemez, açık olan gizli olamaz. Ama ayet bunları aynı zamirin etrafında toplar. O, önce olandır; O, son olandır. Başlangıç ve son, aynı noktada birleşir.

Bir halka düşünelim. Halkanın neresi başlangıç, neresi sondur? Bir noktadan çizmeye başlarız, dönüp aynı noktaya geliriz. Başladığımız yer, bitirdiğimiz yerdir. Ama halkanın kendisi için başlangıç ve son yoktur. Başlangıç ve son, çizenin elindedir. Evvel ve Âhir isimleri belki bunu anlatır: Bizim için bir başlangıç ve bir son vardır. O'nun için yoktur. Zaman bizim halkamızdır; O, halkanın içinde değil.

Halkayı çizdim

Başladığım yere döndüm

Halka sordu

Başlangıç neresiydi

Kalem sustu

Halka zaten tamdı

Zâhir ve Bâtın da böyledir. O, açık olandır: Her şeyde görünür, her yaprakta, her nefeste. O, gizli olandır: Hiçbir şeyde görünmez, hiçbir gözün kuşatamayacağı kadar. En'âm suresi bunu bir ayette söyler:

Gözler O'nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif'tir, haberdardır.

— En'âm 6:103

Görünen ama görülmeyen. Her şeyde açık, hiçbir şeyde kuşatılmamış. Zâhir ismi bize her yerde O'nu aramamızı söyler. Bâtın ismi, bulduğumuzu sandığımız her yerde O'nun daha ötede olduğunu hatırlatır. İki isim birlikte bir hareket doğurur: Aramak, bulmak, bulduğunu aşmak, yeniden aramak. Bu hareket bitmez. Bitmediği için de canlıdır.

Kasas suresinin son ayeti bütün isimlerin ve bütün varlığın nereye döndüğünü söyler:

O'ndan başka tanrı yoktur. O'ndan başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur, O'na döndürüleceksiniz.

— Kasas 28:88

Ayetin aslında "her şey yok olacaktır, O'nun yüzü müstesna" denir; illâ vechehû.2 Ve ayetin son kelimeleri yine bir dönüşü haber verir: O'na döndürüleceksiniz. Her şey yok olacak. Her şey dönecek. Yok olmak ile dönmek, aynı cümlenin iki yarısıdır.

Hüseyin Vedad'ın kitabında Hüve kelimesi neredeyse her sayfada geçer. Onun yorumunda Hüve, zâtın kendisini işaret eden zamirdir; "Hû" harfi isimden münezzeh olanı, "ve" harfi velâyetle bilinen noktayı anlatır.8 Harf yorumları tasavvuf geleneğinde çok eskidir ve her yol kendi harf okumasını yapar; bu okuma da Hüseyin Vedad'ın kendi yoluna aittir. Ama onun ısrarla tekrar ettiği bir cümle, bütün yolların ortak noktasına dokunur: Bütün isimler Hüve'ye tâbidir.4

Ayetü'l-Kürsî de aynı zamirle açılır: "Allâhu lâ ilâhe illâ Hû." Allah, O'ndan başka ilâh olmayandır. Kelime-i tevhidin bilinen hâlinde "illallah" deriz, Allah'tan başka. Burada ise "illâ Hû" denir: O'ndan başka. İsmin yerine zamir geçmiştir. Aynı hakikat, bir kez adıyla, bir kez işaretiyle söylenir. Tasavvuf ehli zikrinde bu iki söyleyişi sıra ile kullanır; önce "Lâ ilâhe illallah", sonra "Allah", sonra "Hû". Söz kısalır, kısaldıkça yoğunlaşır. Bir cümle bir kelimeye, bir kelime bir nefese döner. Hû, nefesin kendisine en yakın sestir; dudak kıpırdamadan, dil oynamadan, yalnız soluğun çıkışıyla söylenir.

Burada bir inceliği kaçırmamak gerekir. Zikrin bu sırası bir yolun usulüdür ve her yolda aynı değildir. Ama sıranın gösterdiği şey, bu kitabın yürüdüğü yolun da özeti gibidir: Cümleden kelimeye, kelimeden nefese. İsimden zamire, zamirden sükûta. Her adımda söylenen azalır, söylenmek istenen büyür. Sonunda dilin elinde bir soluk kalır. O soluk da insanın kendisine ait değildir; ona üflenmiştir.

Cümle kısaldı

Bir kelime kaldı

Kelime kısaldı

Bir nefes kaldı

Nefes çıktı

Kimin nefesiydi

Yolun sonunda çantamızı boşalttık. İsimler birer birer yere kondu. Rahmân, Rahîm, Vedûd, Alîm, Hakîm, Adl. Hepsi yerde, bir halka gibi duruyor. Halkanın ortasında bir boşluk var. O boşluğa bir ad vermek istiyoruz, ama her verdiğimiz ad halkaya eklenip gidiyor. Ortası yine boş kalıyor.

O boşluk bir yokluk değil. İsimlerin hepsinin yöneldiği yer orası. Her isim o merkeze bakarak durduğu için halka bir halka olabiliyor. Merkez olmasaydı, isimler bir yığın olurdu. Merkez sayesinde bir düzen, bir anlam, bir yön oluyor.

Bu merkeze "O" diyoruz. Hüve. Bir ad değil, bir zamir. Bir tarif değil, bir işaret. Ve işaretin sonunda, işaret edenin de bir gün susacağı, bütün isimlerin bir nefeste toplanacağı bir an var. Kitabın asıl sorusu o anın kıyısında bekliyor.

Tefekkür

Bütün isimler O'nu işaret ediyorsa, isimlerin ötesinde ne söylenebilir?

• Bir şeyi "bilmek" ile onu "kuşatmak" arasındaki farkı hayatımın hangi anında hissettim?

• Hangi adlara, unvanlara, sıfatlara tutunuyorum? Onları bıraksam geriye ne kalır?

• Bilmediğim için mi susuyorum, bildiğim için mi?

• Bir kayıp karşısında "O'na dönüyoruz" dediğimde, gerçekten neyin döndüğünü düşündüm mü?

• Çokluğun içinde birliği görmek için gözümü kapatmam mı gerekiyor, bakışımı değiştirmem mi?

• Bir ismi anarken, o ismin adıyla mı yetiniyorum, yoksa sahibine mi yöneliyorum?

• İçimdeki merkezde ne duruyor? Bir ad mı, yoksa adların yöneldiği bir boşluk mu?

Notlar

1. Cenâb-ı Mevlevî, Mesnevî, I. cilt. Beyitler Ganjoor'daki Farsça metinden (Defter-i evvel, bahş 156) alındı; Türkçe çeviriler bu kitap içindir. Sıra şöyledir: "Ez hevâhâ key rehî..." beyti, ardından iki beyit sonra "Hîç nâmî bî-hakîkat..." ve "İsm hˇândî rev müsemmâ râ becû...", hemen ardından "Ger ze nâm u harf..." gelir. Beyit numarası baskıdan baskıya değiştiği için yalnız cilt yazıldı; basılı bir çeviriyle karşılaştırılmalıdır.

2. Rahmân 55:27 (ve yebkā vechu rabbik), Bakara 2:115 (fe-eynemâ tüvellû fe-semme vechullâh) ve Kasas 28:88 (küllü şey'in hâlikün illâ vechehû) ayetlerinde geçen vech, sözlükte yüz demektir. Diyanet meali bunu sırasıyla "varlık", "yön" ve ifadeyi açarak çevirmiştir. Müfessirler vech'i Allah'ın zâtı, rızası ya da kendisine yönelinen cihet olarak açıklamıştır.

3. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 245.

4. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 65.

5. Sıfatların zâtın "ne aynı ne gayrı" (lâ hüve ve lâ gayruhû) olduğu görüşü Eş'arî ve Mâtürîdî kelâmcılarının yaygın formülüdür. Bk. İlyas Çelebi, "Sıfat", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 37, İstanbul 2009.

6. Buhârî, Edeb 31 (6018). Ebû Hüreyre'den. Hadisin devamında komşuya eziyet etmemek ve misafire ikram etmek de emredilir.

7. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 57.

8. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 252. Hüseyin Vedad bu yorumu dergâhlarda yapılan "Hû" zikri ve "Edeb yâ Hû" ifadesiyle birlikte anar.

9. Hüseyin Vedad, Esmâ-i Celîle-i İlâhiye, s. 243. Ayet: A'râf 7:180.

HÂTİME