Bir İsim, Sonsuz Mânâ
Kitaba bir çocuğun sorusuyla başlamıştık: "Ona çınar olduğunu kim söyledi?" Şimdi aynı ağacın altına dönüyoruz. Ağaç yerinde. Gölgesi yerinde. Değişen, ona bakan göz.
Yolun başında ismi bir kapı olarak görmüştük. Kapının önünde durup içeriyi bildiğini sanan insanı. Sonra kapının ardına geçmeye çalıştık. Her bölümde bir eşikten geçtik ve her eşikte başka bir şey bıraktık.
İsimde kelimeyi bıraktık
Varlıkta şekli
Gönülde beni
Hakikatte soruyu
Elde kalan bir nefes
Yolun özeti değil, izi
Bir kitabın sonunda yapılan özetler, yürünen yolu bir haritaya çevirir. Harita kullanışlıdır, ama yürüyüşün yerini tutmaz. Burada bir özet yerine, geride kalan izlere bakmak istiyorum.
İlk izi isim bıraktı. Bir ismi söylediğimizde gerçekten neyi bildiğimizi sorduk ve gördük ki isim, bilginin kapısıdır, odası değil. Ad ile sahibi arasında bir mesafe var. O mesafeyi sıfıra indiren isme tapar; sonsuza uzatan ismi küçümser. Doğru olan, mesafeyi görmek ve o mesafede yürümektir.
İkinci izi Hüve bıraktı. Bütün isimler O'nu anlatıyordu, ama hiçbiri O'nu sınırlayamıyordu. Hüve bir ad değil, bir zamirdi. Zamir, adın yerini tutar. İlâhî isimler söz konusu olduğunda iş tersine döndü: Adlar, zamirin yerini tutmaya çalıştı ve hiçbiri tam tutamadı. Bu eksiklik bir kusur değildi; bir terbiyeydi. İnsana, bildiğinin bir sınırı olduğunu ve o sınırda bir idrakin başladığını öğretiyordu.
Üçüncü izi güzel isimler bıraktı. Doksan dokuz saydık, saymayı bitirdik, isimler bitmedi. Sayı bir kapıydı, bir duvar değil. Her isim birden fazla mânâ taşıdı, her mânâ başka bir isme açıldı. Rahmet, hikmetle; hikmet, adaletle; adalet, sevgiyle konuştu. İsimler birbirinin içinde yaşıyordu.
Sonra varlığa indik. Varlığın meydana gelişinde bir murat aradık; yaratılışın mânâsını, ölçüyü, düzeni. Tecellide görünende görünmeyenin izlerini sürdük: Aynı yağmur bir toprağa rahmet, bir başkasına sel oldu. Celâl ile cemâli, zıtlıkların içinde konuşan isimleri gördük. Âdem'e öğretilen isimlerde insanın kendi sırrına dokunduk: Her şeye adını söyleyen insan, sıra kendisine gelince sustu.
Gönülde mânânın idrak edildiği yeri aradık. Aklın bildiğini gönlün tattığını, gönlün genişleyince içine neler sığdığını, daralınca neleri dışarıda bıraktığını sorduk. Vedûd isminin açtığı kapıdan geçtik: Sevginin, sahiplenmekten nasıl ayrıldığını; seven insanın kendisinden ne eksildiğini, hakikatten ne kazandığını. Zikirde ismi söylemekten mânâyı idrake uzanan yolu yürüdük: Dilin bin kere andığını gönlün bir kere anmamış olabileceğini.
Son kısımda isimlerin toplandığı yere yöneldik. İsm-i Azam'ın bir kelime mi, bir hakikat mi olduğunu sorduk. Hakikat-i Muhammediye'de isimlerin bir birlik noktasında toplanması düşüncesine, tasavvufun bu düşünceye verdiği yere baktık. Ve sonunda isimsizliğe vardık: Bütün isimlerin işaret ettiği, hiçbir ismin kuşatamadığı O'na.
Başladığımız yere dönmek
Bu kitabın yolu bir merdiven değil, bir halkaydı. Halkanın içinden geçen, başladığı yere döner. Ama döndüğü yer, ayrıldığı yer değildir.
On ikinci bölümde, bir musibet karşısında söylenen o kısa cümleye bakmıştık: "Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz" (Bakara 2:156). Cümlede bir isim yoktu, yalnız bir aidiyet ve bir dönüş vardı. Şimdi o cümlenin bu kitaba ne söylediğini sorabiliriz.
Aidiyet, başlangıçtır. Dönüş, sondur. İsimler bu ikisinin arasında durur. İnsan bir adla gelir, adlarla yaşar, adını geride bırakarak döner. Arada geçen ömürde isimler, yönünü kaybetmesin diye konmuş işaretlerdir. İşaretin işi yolcuyu kendinde tutmak değil, yoluna göndermektir.
İsimlerin peşinden giden insan, sonunda bir dönüşün içinde bulur kendini. İsimden mânâya döner, mânâdan hakikate. Ama hakikate vardığında gördüğü şey, aslında yolun başından beri oradaydı.
Uzağa gittik
Yakını bulmak için
Yakın dedik
Bizden yakındı
Kâf suresindeki ayeti ikinci bölümde okumuştuk: "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kâf 50:16).
Şah damarından yakın olanı aramak için uzaklara gitmek, insanın en eski hikâyesidir. Bu gidiş boşuna değildir. Yakını görmek için önce uzağı denemek gerekir. Gözün kendini görmesi için bir aynaya ihtiyacı vardır; ayna uzakta değildir, ama göz onu dışarıda arar.
Ayna
Bu kitap boyunca bir cümle bize eşlik etti: İnsan, isimler aracılığıyla varlığı anlamaya çalışırken kendi varlığının mânâsıyla da karşılaşır.
Bir ismi anladığımızda, o ismin bizde nasıl karşılık bulduğunu da anlarız. Rahîm ismini düşünen, kendi merhametinin sınırlarına bakar. Adl ismini düşünen, kendi terazisini tartar. Vedûd ismini düşünen, sevgisinin içinde ne kadar "ben" olduğunu görür. İsimler bir aynadır. Allah'ın isimlerine bakan insan, kendi yüzünün kime benzemek istediğini görür.
Kur'an bu iki yönlü bakışı, kitap boyunca birkaç kez karşımıza çıkan bir ayette birleştirir: Belgeler "hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde" gösterilecektir (Fussilet 41:53). Âfâk ve enfüs.1 İsimler, iki yöne birden açılan bir penceredir. Dışarı bakan âlemi, içeri bakan kendini görür. Penceredeki camın iki yüzü vardır, ama cam tektir.
Âleme baktım
İsimler gördüm
Kendime baktım
Aynı isimler
Bakan ayrı sandı
İsimlerin mânâsını ararken
Bu yol boyunca bir soru yakamızı bırakmadı. Cevabını bulduğumuz için değil; her cevap onu biraz daha büyüttüğü için. Şimdi o soruyu size bırakmak istiyorum.
İsimlerin mânâsını aradık. Her ismin kökünü, anlamını, tecellisini, insandaki karşılığını. Bunları ararken bir şey daha arıyorduk; adını koymadan. Belki bir sığınak. Belki bir yön. Belki çocukken sorduğumuz, cevabını alamadığımız bir sorunun cevabı. Belki yalnızca, birinin bizi adımızla çağırdığını duymak.
İnsan, anılmadan önce bir zaman geçirmiştir. Kur'an bunu bir soru olarak sorar: İnsanoğlu, bahse değer bir şey olmadan önce, uzun bir zaman geçmemiş midir?2 Adı yokken de vardı insan; ama anılmıyordu. Sonra anıldı. Bir adla çağrıldı. O andan beri her isimde, kendisini ilk anan sesi arıyor olabilir.
Belki isimlerin mânâsını ararken aslında bunu arıyorduk: Bizi ilk anan sesi. Ve belki o ses, aradığımız her isimde, bizi aramaya devam ediyordu.
Adını aradım
Adımı buldum
Adımı sordum
Sesini duydum
Arayan kimdi
Çınar hâlâ yerinde. Çocuk büyüdü, kendi çocuğunun elinden tutuyor. Belki bir gün o da aynı soruyu soracak: "Ona çınar olduğunu kim söyledi?" O gün bu kitabın bir cevabı olmayacak. Ama bir sorusu olacak; bütün bu yolun sonunda geriye kalan tek soru:
İsimlerin mânâsını ararken, aslında neyi arıyorduk?
mim
Notlar
1. Tasavvuf literatüründe bu ayetten hareketle dış âleme âfâk, insanın iç dünyasına enfüs denir. Ayetteki ifade fi'l-âfâki ve fî enfüsihimdir.
2. İnsan 76:1. Diyanet meali: "İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz, uzun bir zaman geçmemiş midir?" Ayetteki "bahse değer" ifadesinin aslı mezkûrdur; anılmış, zikredilmiş demektir.