9. Bölüm: Fena ve Vuslat
Dokuzuncu kapı, son kapıdır. Ama son, bitmek demek değildir. Dönüşmek demektir.
Fena, benliğin erimesidir. Vuslat, o erimede kalana kavuşmaktır.
9.1
موتوا قبل أن تموتوا
Mûtû kable en temûtû.
Ölmeden önce ölün.
Tasavvuf geleneği (Hz. Peygamber’e atfedilir) — Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, no. 2669; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa, no. 539; Mevlânâ, Mesnevî IV/2270-2271.
Hadis diye yaygındır, ama hadis değildir. İbn Hacer “sabit değildir” der; Aliyyülkārî “sûfîlerin sözüdür” der (Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, no. 2669). Tasavvuf geleneğinde aktarılır; hadis kaynaklarında sahih bir senedi yoktur.
Bu ölüm mezara götürmez. Benliğe dokunur.
İnsan bu sözü duyunca ürker. Oysa ürktüğü şey kaybedeceği değil, kazanacağıdır.
Perde kalkmadan hazine görünmez. Perde de benlikten dokunmuştur.
Ölmeden önce ölen, ikinci kez ölümden korkmaz.
Gizli Hazine'den başlayan yol bu kapıya gelir. Kapının ardında yine hazine vardır.
9.2
الفناء في الله والبقاء بالله
Fenâ fi'llâh, bekâ bi'llâh.
Allah'ta yok olmak, Allah ile var olmak.
Tasavvuf terim çifti — Kuşeyrî, er-Risâle, “el-Fenâ ve'l-bekā” bahsi; Mustafa Kara, “Fenâ”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
Bir yazarın cümlesi değil, tasavvufun terim çiftidir. Kuşeyrî aynı düşünceyi “halktan fâni oldu, Hak ile bâki kaldı” diye verir.
Yok olmak tek başına bir varış değildir. Ardından kalmak gelir.
Nehir denize varınca kaybolur. Ama denizle akmaya devam eder. O kayboluş en büyük genişlemedir.
Fena ve bekâ birbirinden ayrılmaz. Biri olmadan öbürü tamamlanmaz.
Bu bölümün adı bu yüzden yalnızca Fena olamazdı. Fena ve Vuslat oldu.
9.3
أنا الحق
Ene'l-Hak.
Ben Hakk'ım.
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü't-Tavâsîn, ed. Louis Massignon, Paris 1913; Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ, “Hallâc” bölümü; Gazzâlî, Mişkâtü'l-envâr.
İki kelime. Tasavvuf tarihinin en yüklü iki kelimesi.
Bunu benlik söyleseydi bir iddia olurdu. Geleneğe göre benlik çoktan susmuştu. Kalan konuşuyordu.
Hallâc 922'de Bağdat'ta idam edildi. Suçlamalar arasında bu söz de vardı. Araştırmalar kararı esas olarak siyasî bulur.
Attâr, darağacına giderken de aynı sözü söylediğini anlatır.
9.4
ما رأيت شيئا إلا ورأيت الله فيه
Mâ raeytu şey'en illâ ve raeytu'llâhe fîh.
Hiçbir şey görmedim ki Allah'ı onda görmüş olmayayım.
Muhammed b. Vâsi' — Kelâbâzî, et-Taarruf li-mezhebi ehli't-tasavvuf (10. yüzyıl).
Dünya değişmemiştir. Gören değişmiştir.
Ağaca bakar, insanın gözüne bakar, akan suya bakar. Hepsinde aynı şeyle karşılaşır.
Vuslat uzak bir yerde beklemez. Gündelik hayatın içinde, sıradan şeylerin arasında olur.
Ağaç aynı ağaçtır. Su aynı sudur.
Bakış değişince eşya yerinde durur, insan yerini bulur.
9.5
مرگ پیش از مرگ امنست ای فتی / این چنین فرمود ما را مصطفی
Merg pîş ez merg emnest ey fetâ / în çünîn fermûd mâ-râ Mustafâ.
Ölümden önce ölüm güvenliktir, ey yiğit; bize böyle buyurdu Mustafa.
Mevlânâ, Mesnevî IV/2270.
Mevlânâ sözü Peygamber'e dayandırır; hadis otoriteleri bu sözü sabit görmez (bk. 9.1).
Ölüm herkesin başına gelir.
Bir de insanın kendi eliyle bıraktığı şeyler vardır. Bir alışkanlık. Bir gurur. Bir “ben”.
Her bırakış küçük bir ölümdür. Mevlânâ buna güvenlik diyor.
Çünkü ölümden önce ölen, ölümde kaybedecek şeyi çoktan vermiştir.
Beklenmez bu ölüm. Aranır.
9.6
لي مع الله وقت لا يسعني فيه ملك مقرب ولا نبي مرسل
Lî ma'allâhi vaktun lâ yese'unî fîhi melekun mukarrabun ve lâ nebiyyun mürsel.
Allah ile öyle bir vaktim vardır ki ona ne yakın bir melek sığar ne gönderilmiş bir peygamber.
Tasavvuf geleneği (Hz. Peygamber’e atfedilir) — Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, no. 2159; Aliyyülkārî, el-Masnû', no. 259; Kuşeyrî, er-Risâle.
Hadis değildir. Aliyyülkārî “bazı sûfîlerin sözüdür, hadis değildir” der. Sûfîler çok anar; Kuşeyrî “Benim öyle bir vaktim var ki ona Rabbimden başkası sığmaz” lafzıyla verir (Aclûnî, no. 2159). Tasavvuf geleneğinde aktarılır; hadis kaynaklarında sahih bir senedi yoktur.
Bazı anlar anlatılmaz. Anlatıldığı yerde başka bir şey olur.
Bu söz öyle bir andan bahseder. Aracı yoktur. Yanında tanık yoktur.
Ne melek sığar o vakte, ne peygamber.
Vuslat bu yüzden konuşulmaz. Yalnızca işaret edilir.
Kim o vakti yaşadıysa anlatmaya da kalkmaz.
9.7
Ger ben ben isem nesin sen ey yâr / V’er sen sen isen neyim men-i zâr
Ben ben isem sen nesin, ey sevgili? Sen sen isen ben zavallı neyim?
Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn (1535).
Beyit, TDV İslâm Ansiklopedisi'nin “Leylâ vü Mecnûn” maddesindeki aktarımdan alınmıştır. Eserin tasavvufî okunuşu tartışmalıdır.
Çölde Leylâ gelir, kendini tanıtır. Mecnûn bu sözle karşılık verir.
Yıllardır yandığı kişi karşısındadır. Ama aradığı artık orada durmaz.
Ben ben isem, sen nesin. Sen sen isen, ben neyim.
İkisi birden duramaz. Aşk bir noktadan sonra iki kişilik yer bırakmaz.
Hikâye bir insan aşkı olarak da okunur, bir yol olarak da. Soru ikisinde de aynı kalır.
9.8
اقتلوني اقتلوني يا ثقات / إن في قتلي حياة في حياة
Uktulûnî uktulûnî yâ sikât / inne fî katlî hayâten fî hayât.
Öldürün beni, öldürün, ey güvendiklerim; öldürülmemde hayat içinde hayat vardır.
Hallâc-ı Mansûr, Dîvân (ed. Louis Massignon, Journal Asiatique, 1931); Mevlânâ, Mesnevî III/3839 aktarımıyla.
Lafız Mevlânâ'nın aktarımıdır. Hallâc'ın Dîvân'ında beyit “yâ sikâtî ... hayâtî” biçiminde bilinir.
Bir adam güvendiklerine sesleniyor: Öldürün beni.
Bu sözde öfke yok, kaçış da yok. Hesap başka yerde tutuluyor. Korkulan şey, onun için hayatın içindeki hayat.
Hallâc 922'de Bağdat'ta idam edildi. Mevlânâ üç yüzyıl sonra bu beyti Mesnevî'sine aldı.
Söz, sahibinden uzun yaşadı.
9.9
كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُۥ
Küllü şey'in hâlikun illâ vecheh.
O'nun yüzünden başka her şey yok olacaktır.
Kur'ân-ı Kerîm — Kur'ân, Kasas 28:88.
Bu ayet kimseyi ayırmaz. Yalnız sûfîlere söylenmiyor. Her şeye söyleniyor.
Dağa, kente, ada, ize. Kalacak olan bir tek yüzdür.
İnsan bunu duyunca önce sarsılır. Sonra elindekilere başka türlü bakar.
Kaybolacak olanı tutmak için harcanan güç azalır.
İç rahatlığı buradan başlar.
9.10
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ رَمَىٰ
Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ.
Attığın zaman sen atmadın; Allah attı.
Kur'ân-ı Kerîm — Kur'ân, Enfâl 8:17.
Atan bir el var. Ayet o elin sahibine “sen atmadın” diyor.
Eylem yapılmıştır. Ama fail yerinde durmaz.
Bu bir tembellik izni sayılmaz. Atış olmuş, el kalkmıştır. Yalnızca “ben yaptım” diyen ses susar.
Benliğin direnci kalkınca iş yine yapılır. Sadece üzerine kimse adını yazmaz.
9.11
پس عدم گردم عدم چون ارغنون / گویدم که انا الیه راجعون
Pes adem gerdem adem çün ergunûn / gûyedem ke innâ ileyhi râci'ûn.
Sonra yokluk olurum; yokluk bir erganun gibi bana der ki: “Biz O'na döneceğiz.”
Mevlânâ, Mesnevî III/3906.
Mevlânâ burada bir merdiven anlatıyor. Cansızdan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana, insandan meleğe.
Her basamakta ölünür. Hiçbir ölümde eksilinmez.
Son basamakta adı konmuş bir şey kalmaz. Yokluk.
Ama o yokluk da susmaz. Bir erganun gibi çalar: Döneceğimiz yer O'dur.
Son söz sessizliğe bırakılmamıştır.
9.12
لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ
Lâ ilâhe illallâh.
Allah'tan başka ilah yoktur.
Kur'ân-ı Kerîm; Kelime-i Tevhîd — Kur'ân, Muhammed 47:19; Sâffât 37:35; Buhârî, Îmân, no. 8; Tirmizî, Deavât, no. 3383.
Önce bir “hayır” gelir: Lâ. Sonra bir “ancak”: illâ.
Cümle silmekle başlar. Önce bütün tanrılar gider. Para, şöhret, korku, insanın kendi adı.
Ne kalırsa onun için yer açılmıştır.
Bu kelime ağızdan çıkar. Kalbe inmesi bir ömür alabilir.
Fena ve vuslatın bütün yolu bu iki adımın içindedir.
9.13
آتش است این بانگ نای و نیست باد / هر که این آتش ندارد نیست باد
Âteş est în bâng-i nây u nîst bâd / Her ki în âteş nedâred nîst bâd.
Neyin bu sesi ateştir, rüzgâr değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun.
Mevlânâ, Mesnevî I/9.
Ney kamışlıktan kesilmiştir. Sesi o kesikten gelir. Yarasız ney ses vermez.
Mevlânâ uyarıyor: Duyduğun şeyi hava sanma. Ateştir.
Acı ve müzik aynı delikten çıkar.
Fena bu kesiliştir. Vuslat, o kesikten doğan sestir.
Mevlânâ'nın bütün şiiri bu ikisi arasında titrer: ayrılık ve kavuşma.
9.14
الفقر فخري وبه أفتخر
El-fakru fahrî ve bihî eftahir.
Fakirlik övüncümdür, onunla övünürüm.
Tasavvuf geleneği (Hz. Peygamber’e atfedilir) — Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, no. 1835; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa, no. 320; el-Masnû', no. 207.
Hadis değildir. İbn Hacer “bâtıl, uydurma”, İbn Teymiyye “yalan” der (Aclûnî, no. 1835; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa, no. 320). Tasavvuf geleneğinde aktarılır; hadis kaynaklarında sahih bir senedi yoktur.
Buradaki yoksulluk cebin yoksulluğu sayılmaz.
Elinde hiçbir şey olmadığını bilmektir. Verilenin, verildiğini bilmek.
Dolu kaba bir şey daha sığmaz. Boş olana her şey girer.
Her şeyi bırakmak, yalnızca O'na muhtaç olmaktır.
Yolcu bu boşluğu arar. Çünkü boşluk, misafir için açık bırakılmış kapıdır.
9.15
سبحاني ما أعظم شأني
Sübhânî mâ a'zame şe'nî.
Kendimi tenzih ederim; şanım ne yücedir.
Attâr, Tezkiretü'l-evliyâ, “Bâyezîd-i Bistâmî” bölümü; Gazzâlî, Mişkâtü'l-envâr.
Bâyezîd halvettedir. Bu söz ağzından çıkar.
Attâr anlatır: Kendine gelince müridleri söyler. “Bir daha dersem beni parçalayın” der, her birine bir bıçak verir.
Söz yine gelir. Bıçaklar suya vurulmuş gibi boşa iner.
Menkıbedir. Ama bir soru bırakır: Benlik sustuğunda dil kimin olur?
9.16
آزمودم مرگ من در زندگیست / چون رهم زین زندگی پایندگیست
Âzmûdem merg-i men der zindegîst / çün rehem zîn zindegî pâyendegîst.
Denedim: ölümüm hayattadır; bu hayattan kurtulunca kalıcılık vardır.
Mevlânâ, Mesnevî III/3838.
Mevlânâ “denedim” diyor. Okuduğunu söylemiyor, duyduğunu da.
Ölümüm hayattaymış. Bu hayattan kurtulunca kalıcılık varmış.
Biri bitmeden öbürü başlamıyor. Biri olmadan öbürü anlaşılmıyor.
Fena ve vuslat da böyle. İki olay gibi anlatılır. Yaşayan için tek bir gerçeğin iki yüzüdür.
Deneyen konuşuyor burada.
9.17
Der Tod ist groß. / Wir sind die Seinen / lachenden Munds. / Wenn wir uns mitten im Leben meinen, / wagt er zu weinen / mitten in uns.
Ölüm büyüktür. / Gülen ağzımızla / onunuz biz. / Kendimizi hayatın ortasında sandığımızda / ağlamaya cüret eder / içimizin ortasında.
Rainer Maria Rilke, Das Buch der Bilder, “Schlußstück” (1902; genişletilmiş baskı 1906).
Ölüm büyüktür, diyor Rilke. Gülerken bile onunuz.
Hayatın ortasında kendimizden emin dururken ölüm içimizde ağlar.
Uzakta beklemiyor. İçeride, tam ortada oturuyor.
Batı'dan açılan bir pencere bu. Dil başka. Bakılan yer aynı.
İçindeki bu sesi duyan hayatın ortasını başka türlü yürür.
9.18
Sì come per levar, donna, si pone / in pietra alpestra e dura / una viva figura, / che là più cresce u' più la pietra scema
Eksiltmekle, ey kadın, sert dağ taşına canlı bir suret konur; taş azaldıkça suret büyür.
Michelangelo Buonarroti, Rime 152, ed. Enzo Noè Girardi, Bari: Laterza, 1960.
Heykeltıraş taşa bir şey eklemez. Eksiltir. Taş azaldıkça suret büyür.
Michelangelo bunu bir kadına yazar. Sonra kendine döner: Bende bunu yapacak güç yok, fazlalığı sen kaldır.
Fenanın yontu hâli budur. Benlikten fazlalık gider. Altta kalan zaten oradaydı.
Eklemeye alışmış insan için en zor iş eksiltmektir.
9.19
To die will be an awfully big adventure.
Ölmek müthiş büyük bir macera olacak.
J. M. Barrie, Peter and Wendy, VIII. bölüm, “The Mermaids’ Lagoon” (1911).
Peter denizin ortasında bir kayadadır. Su yükselmektedir. Yalnızdır ve sonunda korkar.
Bir ürperti geçer. Sonra ayağa kalkar. İçinde bir davul çalar. Davul bunu söyler.
Korku silinmemiştir. Yanından geçilmiştir.
Çocuk kitabından gelen bu cümle son bölüme hafif bir nefes katar. Vuslat ağır bir şey olmak zorunda değil.
9.20
Harf libâsından soyunmuş nokta-i uryâna bak
Harf giysisinden soyunmuş çıplak noktaya bak.
Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; Muhammed Nûru'l-Arabî, Niyâzî-i Mısrî Divanı Şerhi, haz. M. Fazlı Güvenç, Hayreddin Zeytinoğlu, İstanbul 2017, s. 152.
Mısra, Sabahattin Küçük'ün makalesindeki aktarımdan alınmıştır (HİKMET-Akademik Edebiyat Dergisi, 13, 2020).
Harf bir giysidir. Ad bir giysidir. Unvan, sıfat, hatıra.
Niyâzî soyunmuş bir noktadan söz ediyor. Üzerinde artık hiçbir şey yok.
Katman katman örtünmüş insan için soyunmak ürkütücüdür. Geriye ne kalacağını bilmez.
Kalan eksiklik olmaz. Örtüsüz duran öz kalır.
Uzun açıklama istemez bu mısra. “Bak” der, susar.
9.21
Ich lebe mein Leben in wachsenden Ringen, / die sich über die Dinge ziehn. / Ich werde den letzten vielleicht nicht vollbringen, / aber versuchen will ich ihn.
Hayatımı, eşyanın üstüne çekilen, genişleyen halkalar içinde yaşıyorum. Sonuncusunu tamamlayamayabilirim, ama denemek istiyorum.
Rainer Maria Rilke, Das Stunden-Buch, “Das Buch vom mönchischen Leben” (1905).
Hayat bir halka çiziyor. Sonra onu içine alan bir başkası.
Rilke “sonuncuyu tamamlayamayabilirim” diyor. “Ama deneyeceğim.”
Yolun sonundaki insan bitirmiş görünmez. Denemeye devam eden görünür.
Halka büyüdükçe “ben” incelir. Merkez kendini daha az söyler.
Son halka hâlâ tamamlanmamıştır. Yolcu da bunu bilerek yürür.
9.22
On ne meurt qu'une fois, et c'est pour si longtemps !
İnsan yalnızca bir kez ölür, o da ne kadar uzun sürer.
Molière, Le Dépit amoureux, V. perde, 3. sahne (1656).
Söz Almanca “Man stirbt nur einmal und dann so lange” biçimiyle Wilhelm Busch'a atfedilmişti; Molière'deki dize daha eskidir.
Bu dizeyi söyleyen bir uşaktır. Efendisi onu kavgaya çağırır. Mascarille can derdindedir: Yaşamak ne tatlı.
Sahne komiktir. Gülüş geçince cümle yerinde kalır. Bir kez ölünür. O da ne kadar uzun sürer.
Fena aynı cümleyi tersinden okur: Yaşarken ölen, ölümü önceden yaşamış sayılır.
9.23
هو أن يميتك الحق عنك ويحييك به
Huve en yumîteke'l-Hakku anke ve yuhyîke bih.
Tasavvuf, Hakk'ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.
Cüneyd-i Bağdâdî — Kuşeyrî, er-Risâle, “Tasavvuf” bâbı.
Cüneyd'e tasavvuf sorulur. Cevabı iki fiildir.
Seni senden öldürür. Kendisiyle diriltir.
Öldüren de dirilten de yolcunun kendisi olmaz. Emeğine güvenmeyi burada bırakır.
Fena ve vuslatın bütün haritası bu kısa cevaba sığar.
Çok konuşulan bir yolda kısa cevap yol gösterir. Gerisi yaşanacak iştir.
9.24
يا عبد من دل على الحجاب فقد رفعت له نار الوصول
Yâ abd, men dulle ale'l-hicâb fe-kad rufiat lehû nâru'l-vusûl.
Ey kul, perdeye yol bulan kimse için vuslatın ateşi yakılmıştır.
Niffârî, el-Muhâtabât, Muhâtabe 34.
Metin harekesizdir; okunuş ve çeviri bu kitabın tercihidir.
Önce perdeyi görmek gerekir. Perdeyi görmeyen, arkasında bir şey olduğunu da bilmez.
Niffârî'ye söylenen budur: Perdeye varan için vuslatın ateşi yakılmıştır.
Ney yanar, pervane yanar. Yanan ile yakan bir yerden sonra ayrılmaz.
Kavuşma soğuk bir şey olsaydı kimse ona ateş demezdi.
9.25
İnsana candan, Tanrı'ya da kuldan yakın yoktur.
Hacı Bektaş Velî, Makâlât, haz. Esad Coşan, sad. Hüseyin Özbay, s. 48.
Sadeleştirilmiş metinden, Nesrin Sofuoğlu'nun makalesindeki aktarımla alınmıştır. Makâlât'ın Arapça aslı günümüze ulaşmamıştır.
Can tene yakındır. Daha yakını düşünülemez.
Hacı Bektaş bu yakınlığı örnek alıyor. Tanrı'ya da kuldan yakın bir şey yok.
Yol uzak gösterilmiştir. Dağlar, kapılar, makamlar. Oysa aranan, aradığın yerde oturur.
Kitabın başında bir hazine vardı. Sonunda yerini söylüyor. Her şey içeride başlamış, içeride bitmiştir.
9.26
When you love you should not say, “God is in my heart,” but rather, “I am in the heart of God.”
Sevdiğinde “Tanrı kalbimde” deme; “Ben Tanrı’nın kalbindeyim” de.
Halîl Cibrân, The Prophet, “On Love” (1923).
Cibrân küçük bir yer değişikliği öneriyor. İki kelimenin yerini değiştir.
Tanrı kalbimde, demek kolaydır. İnsan orada hâlâ ev sahibidir.
Ben Tanrı'nın kalbindeyim, deyince ev sahibi değişir. Misafir sen olursun.
Sevmek bu yer değişikliğidir. Kendini merkezden çekmek vuslatın gündelik hâlidir. Başlaması için uzağa gitmek gerekmez.
9.27
κόσμον τόνδε, τὸν αὐτὸν ἁπάντων, οὔτε τις θεῶν οὔτε ἀνθρώπων ἐποίησεν, ἀλλ᾽ ἦν ἀεὶ καὶ ἔστιν καὶ ἔσται πῦρ ἀείζωον ἁπτόμενον μέτρα καὶ ἀποσβεννύμενον μέτρα.
Kosmon tonde, ton auton hapantōn, oute tis theōn oute anthrōpōn epoiēsen, all' ēn aei kai estin kai estai pyr aeizōon, haptomenon metra kai aposbennymenon metra.
Herkes için aynı olan bu düzeni ne bir tanrı yaptı ne bir insan. O hep vardı, var ve var olacak: ölçüyle tutuşan, ölçüyle sönen, hep yaşayan bir ateş.
Herakleitos, DK 22 B30; Clemens, Stromata V.14.104.
Bu dünyayı kimse yapmadı, diyor Herakleitos. Bir ateştir. Ölçüyle tutuşur, ölçüyle söner.
Bu ateş bir madde sayılmaz. Bir harekettir. Yanan dönüşür.
Fena bu ateşin içinden geçmektir.
Mevlânâ'nın neyi, Niffârî'nin perdesi aynı ısıyı başka dilde söyler.
Vuslat, ateşin ölçüsüne razı olmak olabilir.
9.28
لا حول ولا قوة إلا بالله
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
Güç ve kuvvet ancak Allah iledir.
Hz. Peygamber (hadis) — Buhârî, Deavât, no. 6384, 6409.
Güç bende sanılır. Bir ömür bu sanıyla geçer.
Bu cümle o sanıyı bırakma cümlesidir. Kendi gücümü bırakıyorum. Zaten benim değildi.
Hadiste bu söze cennet hazinelerinden bir hazine denir.
Kitap bir hazineyle başlamıştı. Anahtarı en kısa cümlelerden biriymiş.
Dilde bir zikir, kalpte bir teslim.
9.29
The aim of life is to live, and to live means to be aware, joyously, drunkenly, serenely, divinely aware.
Hayatın amacı yaşamaktır; yaşamak ise farkında olmaktır: coşkuyla, sarhoşça, sakince, ilahî bir farkındalıkla.
[KAYNAK GEREKLİ] Henry Miller, The Wisdom of the Heart, “Creative Death” (1941).
Hayatın amacı yaşamakmış. Bu kadar basit görünür.
Sonra cümle açılır: Farkında olmak. Coşkuyla, sarhoşça, sakince.
“Sarhoşça” kelimesi tasavvufun şarap imgesine yaklaşır.
Manastıra çekilmek şart değil. Her nefes bir yerdir.
Vuslat uzakta bir hedef sayılırsa bugün kaçırılır.
Bugün de elimizdeki tek yerdir.
9.30
Var var ey gönül gizli râzımı açar oldum / Aşk geldi başa sabr edemezem nâçâr oldum
Git, git ey gönül; gizli sırrımı açar oldum. Aşk başa geldi, sabredemem, çaresiz kaldım.
Kaygusuz Abdâl, Divân -Seçmeler-, haz. Mustafa Sever, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2014, s. 118-119.
Beyit, Yılmaz Öksüz'ün makalesindeki aktarımdan alınmıştır (İslam Medeniyeti Araştırmaları Dergisi, 9/2, 2024).
Git artık, ey gönül, diyor Kaygusuz. Saklanacak bir şey kalmadı.
Bütün kitap gizli bir hazineyle yürüdü. Burada gizli olan açılıyor.
Kapıyı kapalı tutan çoğu zaman dışarıda durmaz. İnsanın kendi direncidir.
Direnç bitince açan da insan olmaz. Aşk başa gelmiştir. Sabır bitmiştir.
9.31
وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ
Ve's-sâbikûne's-sâbikûn, ülâike'l-mukarrabûn.
Önde olanlar önde olanlardır; işte onlar yakın kılınanlardır.
Kur'ân-ı Kerîm — Kur'ân, Vâkıa 56:10-11.
Öne geçenler kimlerdir? Ayet ad vermiyor. Yalnızca yerlerini söylüyor: yakında.
Yakın kılınmak bir mesafenin kalkmasıdır. O mesafe benlikten ibaretti.
Ayet “yakın kılınanlar” der. Fiil başkasınındır.
İnsan yürür, ama yaklaştıran başkasıdır. Yolcunun payı yola çıkmaktır.
Yolculuk nereye varıyor? Cevap tek kelime: Yakına.
9.32
مرده بدم زنده شدم گریه بدم خنده شدم / دولت عشق آمد و من دولت پاینده شدم
Morde bodem zinde şodem, girye bodem hande şodem / devlet-i aşk âmed u men devlet-i pâyende şodem.
Ölüydüm dirildim, ağlayıştım gülüş oldum; aşkın devleti geldi, ben kalıcı devlet oldum.
Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr, gazel 1393 (Fürûzanfer).
Ölüydüm, dirildim. Ağlayıştım, gülüş oldum.
Bu kitabın her bölümünde bir şey öldü. Aşk'ta eski benlik. Fanilik'te zaman. Hikmet'te bilmek. Sadelik'te karmaşa. Sabır'da direnç. Birlik'te ayrılık. Kalp'te örtü.
Burada her şey öldü. Ve aşkın devleti geldi. Kalıcı olan o.
Ölüm burada son söz olmadı.
9.33
كنت كنزا مخفيا فأحببت أن أعرف
Kuntu kenzen mahfiyyen fe-ahbebtü en u'rafe.
Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim.
Tasavvuf geleneği (hadis-i kudsî olarak aktarılır) — Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, no. 2016; Aliyyülkārî, el-Esrârü'l-merfûa, no. 353; İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye (“kuntu kenzen lem u'raf” lafzıyla).
Tasavvuf geleneğinde hadis-i kudsî olarak aktarılır; hadis kaynaklarında yoktur. İbn Teymiyye mevzû saymıştır. Ali el-Kārî hadis olmadığını, ama anlamının Zâriyât 51/56 ile uyuştuğunu söyler. İbnü'l-Arabî "naklen sabit değil, keşfen sahih" der.
Kitap bu sözle başladı. Bu sözle bitiyor. Gerçek yolculuklar daire çizer.
Hazine hep oradaydı. Bilinmek istedi.
Yarattıkları onu aramaya çıktı. Aradı, buldu, eridi. O erimede hazine kendini yeniden tanıdı.
Yolculuk bitmedi. Bitmez.
Hazine, her yeni bilinçle yeniden bilinmek ister. Ve bu istek her şeyin başıdır.